Aylık arşivler: Mart 2011

“miracle in the first street” ilk Ha Ji Won hayal kırıklığı

Ha Ji Won’u çok fazla seviyorum denemez aslında.. her ne kadar secret garden sayesinde imajını biraz olsun kurtarmış olsa da kendisi bana  hep itici gelmiştir nedense. belki de izlediğim tüm filmlerinde havalı, uyuz kızı oynadığından dolayı böyle düşünüyorumdur, bilmiyorum.. moon geun young’dan sonra sevmediğim bir diğer aktris kendisi. amaaa… filmleri gerçekten çok başarılı. kız hep başarılı projelerde yer almayı bilmiş gerçekten.

ha ji won’un ilk izlediğim filmi “love so divine” idi, o da o sıralar stairway to heaven’ı izlediğim için sürekli kwon sang woo dizileri ve filmleri izleme isteğimden ötürüydü. filmi çok beğendim. kwon sang woo zaten filmde o kadar tatlı ve sempatik bir karaktere bürünmüştü ki insanın sevmemesine imkan yok. her kilisede böyle bir papaz varsa yaşadı koreli kadınlar diyorum ben sadece:)



izlediğim diğer filmi ise “100 days with mr arrogant” idi. bu filmi de izleyeli çok oldu, açıkçası konusunu bile tam anlamıyla hatırlayamıyorum ama gerçekten çok beğenmiştim. harika bir romantik komedi olduğunu hatırlıyorum sadece.” insan canı sıkkınken terapi niyetine izleyebilir” demiştim izledikten sonra..

“miracle of giving fool” filmini ise  bundan daha 3-4 ay önce izledim ve bu kızın başarılı projelerde yer almakta ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha anladım. bu filmi diğerlerinden farklı olarak dram ağırlıklıydı. filmin yıldızı elbette sempatik deli Sung Ryong -Cha Tae Hyeon-‘du. kendisinin oyunculuğunu  my sassy girl’ü izlediğimden beri zaten çok severim ama burada gerçekten oyunculuğunu konuşturmuş adam.. harika bir drama imza atmış..

ama… son olarak “nasılsa ha ji won filmi güzeldir” diye başlamış olduğum bir filmi resmen zor bitirdim. “miracle in the first street” filmin adı. filmin ne ana konusu tam olarak belli, ne de güzel bir kurgu var ortada. komedi desen değil dram desen hiç olmamış saçma bir şeydi kısacası. konusunu Kemal Sunal’ın oynadığı bir Türk filmine benzetmiş olsam da , o film bundan çok daha güzeldi, en azından insanların bir amacı vardı, evlerini kurtarmaya falan çalışıyorlardı, burada onu da göremedim. aşk da yok. insan kalakalıyor film bitince..

bu film benim ilk ha ji won hayal kırıklığım oldu. kendisini sevmesem de filmlerini çok severdim.. neyse daha çok filmi var onları da izleyeceğim, bence bu kız film işini biliyor, zaten o yüzden dizilerde hiç görünmüyor. bir dizide gördüm kendisini o da olay oldu zaten:) neyse, sıradaki filmlerine bakacağız artık…

“secret garden”ın çıtırı: han tae sun^^

geçen gün secret garden videolarını izlerken buldum bu videoyu. küçük müzik dehası han tae sun ve platonik aşkı oska ile olan tüm sahneleri var neredeyse videoda.. tam benlikmiş.. bu çocuğu dizide epey beğenmiştim. hani her Kore dizisinde bir  tatlı çıtır çocuk kontenjanı vardır ya -ör: boys over flowers: kim bum, you are beautiful: shin woo vb.- bu dizide de tatlı çıtır kontenjanını bu çocuğa ayırmışlar bence. insan bak bak doyamıyor o kadar tatlı bir yüzü var ki.. gerçi daha ilk dizisinde gay rolünü alması biraz tuhaf kaçtı ama.. ben hiç inanmak istememiştim aslında.. hep oska’yı denemek için yalan söylediğini düşünmek istemiştim. ama acı gerçek son bölümde bir tokat gibi yüzüme çarptı. evet o da “antique bakery”deki sun woo gibi kendini kadınlardan mahrum bırakanlardandı.. tam bir insanlık suçu, huh.. neyse, bu tatlı çocuğun da takipçisiyim kısacası.. yeni dizilerini, filmlerini merakla bekliyorum.. Rain ile oynayacağı “the red muffler” filmi ise listemin başlarında. internete düşer düşmez izleyeceğim:)

“Ft Island” Beş Hazine Ada’m..

ft island -daha fazla lee hong gi- sevgim bloğumu açtığım bu ilk günlerde kendini çoktan belli etti sanırım.. bu güzel grupla nasıl tanıştığımı da burada paylaşmak istedim. ben bu grupla aslında çoook önceden tanışmışım da haberim yokmuş meğerse.. sanırım yine misayı izlediğim bir dönemdi, depresif bir biçimde videolarını izliyor şarkılarını dinliyordum.. ve bir videosuyla karşılaştım youtube’da.

Çin’li bir arkadaş atmış videoyu sanırım, hiçbir İngilizce yorum yoktu ötesinde berisinde.. videoya bayıldım, misanın hiç görmediğim resimlerini bulup çok güzel birleştirmişti hazırlayan kimse. videonun arkaplanındaki şarkı ise o kadar duygusaldı ki, misanın ostu bu olmalıydı diye düşündüm bir süre..  aslında öyle başka şarkılarla hazırlanmış dizi videolarını sevmem ama bu şarkıyı çok sevdim.. kalın, tok bir sesi vardı söyleyen çocuğun, kim bum soo gibi şöyle baba bir şarkıcı hayal ettim ben de, nereden bileyim şarkının 17 yaşında bir çocukcağız tarafından  söylendiğini:) daha sonra ne kadar araştırsam da bu bu şarkının meçhul sahibini öğrenemedim, ta ki you are beautiful’u izleyene kadar… bu dizide tanıdığım tatlı jeremy’nin meğerse bir grubu varmış diye duydum ve ufaktan bir araştırmaya koyuldum. ve youtuba’da izlediğim ilk video beni acaip şaşırttı, aylarca araştırdığım şarkının şarkıcısı jeremy imiş meğerse:) benim 40lı yaşlarda diye hayal ettiğim o baba şarkıcı minicik bir çocukmuş.. gözlerime inanamadım..

daha sonra grubun diğer şarkıları, klipleri, konserleri derken ooooo bağlandım kaldım kısacası.. her ne kadar tanışmamdan iki ay sonra grubun en sevdiğim üyesi olan won bin’in -hong gi’yi bu kıyaslamanın dışında tutuyorum:)- çoktaaan gruptan ayrılmış olduğunu öğrenip yıkılsam da, şu an hong gi’nin varlığıyla yetiniyorum, yapacak bir şey yok:) won bin postumu hazırlıyorum şu an, onunla ilgili fikirlerimi de uzun uzun yazacağım:) neyse, kısaca ft island= hong gi şu an benim için.. çünkü bu çocuk normalde ne kadar neşeli, zıpır, eğlenceli olsa da sahneye çıktığı an adeta devleşiyor, yavaş şarkıları söylerken inanılmaz ciddileşiyor, onu kimse, hiçbir şey güldüremiyor, konsantrasyonunu bozamıyor, kısaca onun yerine bambaşka biri geliyor sanki, hele ki duygusal şarkıları söylemiyor adeta yaşıyor; gözyaşlarıyla, hareketleriyle dinleyenlere de yaşatıyor..

şimdilik grubun nisanda çıkacak olan single albümlerini beklemekle yetiniyorum.. single her zamanki gibi Japonca olsa da hong gi iyi bir şeyler çıkarır ortaya ben inanıyorum..

“playful kiss” izlemeyenler için..

başlık neden “izlemeyenler için” diye düşünebilirsiniz yazımı okumadan önce. aman ha sakın yanlış anlaşılmasın, izlemeyenler sakın kaçırmasın anlamında bir başlık değil bu, tam tersi uzak dursunlar yakınından bile geçmesinler anlamında tamamen.. henüz izlemeyenler varsa onlar için bir uyarı yazısı yazmayı kendime bir borç bildim:)

öncelikle bu dizi yıllardır elde ettiğim tüm rekorlarımı kırarak full house, cindrella sister, autumn tale gibi sıkıcılıktan beni boğan dizileri bile geçti. aslında başlangıçta hiçbir şey böyle değildi. kim hyun jung adlı güzel insanın yeni bir dizi çekeceğini, hele de Tayvan’da çok sevilen bir dizinin Kore versiyonunda oynayacağını duyunca ailecek içimizi bir sevinç kapladı, resmen günleri saymaya başladık. ama son= acı hüsran.. dizi o kadar tatsız ve sıkıcıydı ki her bölümde “tamam yarın izlemiyorum” desem de bu güzel çocuk beni engelledi ve 16 bölümünü de bitirdim, hala kendime inanamıyorum.. başrol oyuncusu dahi baek seung ju-kim hyun jung- resmen bir taş, kaya parçası falan olmalı diye düşünüyor insan diziyi izlerken.. çocukta duygudan romantizmden eser yok.. kıza bir kez bile seni seviyorum demedi, demesi bir yana neler yaptı neler.. ve ona sırılsıklam aşık oh ha ni -jung so min-. hayatımda bu kadar gurursuz, yüzsüz bir kız görmedim. insan ne kadar aşık olursa olsun onca hakarete, soğukluğa nasıl katlanabilir aklım almadı..tüm bunlara rağmen  son bölümlere doğru pat diye evlenmeleri ise mantıksızlığın son noktası oldu benim için.. yok artık dedim, bu ikili ve evlilik.. 

bu da dizinin tek akılda kalıcı sahnesi. insan tamam “bu çocukta da duygu falan varmış, o da etten kemikten bir insanmış” diye düşünürken eve gidiyor hooop eski seung ju’ya dönüyor, insanı da bir daha deli ediyor.. aman ha çocuk ilanı aşk ediyor falan diye düşünmeyin sadece kıza sarılıyor, “başkasını seviyorum deme bir daha sakın” diyor. o kadar.. yağmur altındaki bu romantik sahne gerçekten çok daha hoş bir biçimde devam edebilirdi ama o da olmadı ne yazık ki..bana da bu diziyi ancak bu insan izletebilirdi zaten.. hele son bölümlere doğru  öyle tatlılaşıyor ki -yukarıdaki resimde görüldüğü gibi- insan bırakamıyor işte.. yani jung so min’in güzel kıyafetleri ve kim hyun jung dışında hiçbir artısını göremedim dizinin. kim hyun jung da sadece görsel olarak iyi ha yanlış anlaşılmasın, yoksa oyunculuğu bu dizide gerçekten çok kötüydü, tahmin ettiğimden bile hem de..

“shining inheritance” entrika birincisi^^

Okulun, derslerin hiçbir sorumluluğun olmadığı güzel bir yaz gününde başlamıştım bu diziye. hep öyle yaz dizisi olarak kalmış aklımda. izleme sebebim ise ratinglerinin çook yüksek olması sebebiyle merakımı cezbetmesiydi. işin açıkçası sevdim ben bu diziyi. ama garip olan başroldekilerden çok yan rol karakterleri beni çok eğlendirdi. hiç böyle bir dizi izlememiştim daha önce..

öncelikle bu diziden öyle çok fazla aşk, romantizm beklemeyin derim ben. daha çok aile ilişkileri, ihtiras, entrika üzerine kurulu. ama tüm bunlar öyle güzel birbirine bağlanıyor ki insan meraktan 28 bölümlük diziyi bir gecede bitirebilme potansiyelini görebiliyor kendinde:) tek bir romantik sahnesi dışında aşksız nadir dizilerden diyebilirim, tabi tatlı hwan’ımızın -lee seung gi- karşılıksız aşkı dışında.. çocukcağız şu ketum kızdan -namı diğer eun sung (han hyo joo)- bir türlü beklediği ilgiyi sevgiyi göremiyor, uzaktan bakıyor üzülüyor falan. kız ise son derece katı, babasının öldüğünü sanıyor, otistik olan kardeşi eun woo kayıp. hwan’ın babaannesinin hayatını kurtardıktan sonra kadının çorbacı restoranlarından birinde çalışmaya başlıyor. tek amacı kardeşini bulmak ve ayakta durabilmek.. ah o babasıyla eun woo 28 bölüm boyunca insanı verem ediyor adeta.. “allahım çıksınlar artık ortaya ne olur” diye bas bas bağırası geliyor insanın..

neyse, gelelim tatlı, tombiş yanaklı hwanımıza:) o ise dizinin başında tam bir şımarık zengin veledini oynarken birden kendisini babaannesinin çorbacı dükkanında garsonluk yaparken buluveriyor.. tabi bunu kendisine yediremiyor, restoranın müdürünün suratına para falan fırlatıyor ama buna çooook pişman oluyor daha sonra. ve o kadar gururlu ki utacından müşterilere selam bile veremiyor, hayatında eğilmemiş ki çocuk:) hele o terasta utanarak eğilip kendi kendine “ososeyo” demesi, selam provası yapması çok şekerdi.. daha sonra bu çocuğun inanılmaz değişimini görüyoruz. neyse çok fazla detay vermeyeyim, güzel sahne çoook yoksa:)

yukarıdaki resimde görülmekte olan kadın ise kesinlikle inanılmaz biri.. tek kelimeyle hem de.. bu kadar entrikacısını hiçbir dizide görmedim. kendisi başrol kızımızın üvey annesi. kadın resmen entrikalarını düşünmekten 28 bölüm boyunca hiç bir gece uyumadı, gözlerime inanamadım hatta son bölümlere doğru  bu kadını gördükçe gülme krizine falan girdim, bir uyu be kadın, her şey olacağına varır, gözlerine yazık, ölüp gideceksin:) hala anarım kendisini zaman zaman, hiçbir zaman unutamayacaklarımdan..

ve bu ikili kesinlikle dizideki en favori karakterlerim.. resmen böyle dramatik bir diziye komedi unsuru katan iki tatlı insan. sağda gördüğünüz kişi hwan’ın kardeşi jung, soldaki ise annesi -şu an adını unuttum:)-. dizimizin meşhur babaannesi bu iki savurgan, para harcamaktan başka bir şey bilmeyen geliniyle torununa da bir ayar çekmek için onları çok düşük maaşla çalışmak zorunda bırakır. anne evin hizmetçisi olur -ki kendisi pirinç pişirmeyi bile bilmemektedir:)- jung ise platonik olarak aşık olduğu bir  aile yakınlarının yanında garson olur. ikisi adeta bir çantalarının fiyatından bile düşük maaşla tüm gün çalışırlar ve bünyeleri buna hiiiç alışkın değildir. sabah 6’da kalkarlar, otobüse binerler hayatlarında ilk defa falan:) hatta taksiye binebilmek için çantalarını satarlar:) izleyenler de eminim benim gibi onları çok sevecekler..

işte bu da dizinin en güzel ve tek romantik sahnesi.. tatlı hwan en sonunda isyan ediyor. “ben sana inanıyorum, güveniyorum, seni seviyorum” diyor ki diziyi izleyenler bilir bu “inanıyorum” kelimesi hayati bir anlama sahip dizide.. çocuk daha ne yapsın.. ama bu kız hiiç değerini bilmiyor bu güzel sözlerin.. neyse yine de çok hoş bir sahneydi, epey bir zaman geçti izleyeli hala unutmamışım.. ve sevgili eun sung “boys over flowers”taki jan di den bile daha fazla gıcık olduğum bir aktris olarak rekorlarımı kırdı.. çocuğa bir kez bile doğru düzgün gülmedi, sarılmadı, güzel bir söz etmedi.. ne yapalım gönül bu, çocuk sevmiş, yapacak bir şey yok:))

kısacası ben merak, entrika, heyecan severim, arada biraz da romantizm olsun bir de tatlı çocuk olsun derseniz kaçırmayın.. bu dizi gerçekten güzel..

CNBLUE Music Bank’ta oleyyy:)

CNBLUE ilk tam albümünü çıkardı nihayet.. japonca single’lar, mini albümler falan derken bir korece albüm görememiştim.. you are beautiful’da kendisiyle tanıştığım andan beri tatlı shin woo’mun albümünü bekliyordum ve sonunda ortaya çıktılar.. bu arada birkaç ay önce çıkarmış oldukları japonca single’ları “re-maintenance” daki ingilizce şarkıları da çok beğenmiştim ben. “don’t say goodbye”, “try again smile again” ikisi de bir harikaydı. olsun korece albüm en güzeli her zaman:) ve bu da ilk defa performans sergilemiş oldukları music bank sahnesi.. iyi seyirler:)

işte ben bunu istiyorum..

acaip bir Ft Island hayranı olduğumu söylemiştim yine söyleyeyim, evet ben bu çocukları çok seviyorum. lee hong gi denen o şahsın bu dünyadaki en değişik, en güzel sese sahip olduğunu düşünüyorum. ve bu şahıs Türk olmadığı için, şarkılarını tam anlamıyla anlayamadığım için gerçekten üzülüyorum. neyse bu grupla nasıl tanıştığımı daha sonraki bir postumda uzun uzun anlatırım. bugün Güney Kore’ye gitmek dışındaki en büyük hayallerimden birinden bahsedeceğim. yukarıda görmekte olduğunuz o albüme sahip olmak.. Ft Island’ın ilk albümüne “Cheerful Sensibility” ye yani.. beni bu gruba bağlayan tüm şarkılar bu albümde mevcut.. hareketli, neşeli şarkılar, duygusal romantik şarkılar.. ve hepsi honggi’nin sesinden. ayrıca wonbin de şarkılar söylüyor, neredeyse her şarkıda bir repi var.
Allaaaah:)) en önemlisi bi tanecik şarkım “lovesick” de bu albümde.. ve ben grupla çooook geç -yaklaşık bir yıl önce- tanışmış olduğum için bu albümü hiçbir yerde bulamıyorum. online satış sitelerinde de mevcut değil.. ama eylemlerim devam etmekte, ona her an sahip olabilirim..

bu ise grubun ilk ve en ama en güzel konseri olan “Tayland Konseri” nin DVDsi. ve ben aynı sebeplerden bunu da alamadım:( şu küçücük şeylerden benim dolabımda da sıra sıra dizili olsa ne kadar güzel olurdu.. neyse artık gidip kendim alacağım şart oldu yapacak bir şey yok:))

ya şunların güzelliğine bakın ama bu tam bir haksızlık.. ben de istiyorum hem de hepsinden! bunların sahibi kız bir de altına “my treasures” yazmış.. onlar insanlığın ortak hazinesi olmalı ama neden neden??? neyse sakin oluyoruz, bir gün herkes bir Ft Island albümüne sahip olacak:))

bunca yazının üzerine ilk göz ağrım lovesick’imin klibini paylaşmasam olmazdı.. şimdilik buralardan izleyeceğiz napalım:))

neler izledim, neler yaptım?

“Neden Koreliler, ne var bu insanlarda” diye soruyor herkes. şimdi en azından Türkiye’de bir “Kore dalgası” var yayılmakta olan. 3-5 yıl önce herkes hepten uzaylı gibi bakıyordu “ben bayılıyorum onlara” deyince:) neyse ben nasıl başladım peki? çoook önceden Türkiye’de de yayınlanmış olan “winter sonata” dizisiyle başlamış olduğum söylenebilir. onları tanıdım sevdim falan filan işte.. sonra ise yine choi ji woo’nun – ki o var diye izlemiştim- “stairway to heaven” dizisini izledim ve izleme sürecim de epey sancılı olmuştu çünkü o günlerde bu dizileri İngilizce alt yazı ile bulmak bile imkansız gibi bir şeydi. şimdi her yer Türkçe altyazılı dizilerle dolu:) bu diziyi izledikten sonra günlerce etkisinden kurtulamadığımı hatırlarım. herkese de tavsiye ederim. gerçi bilmiyorum şimdi izlesem yine bu kadar severmiyim ama bende etkisi çok fazladır, yeri de çok farklıdır..

daha sonra da onlarca dizi izledim hepsini tek tek saymayayım şimdi, onlara ayrı sayfa açarım. bende en derin etkiyi bırakan, 3 kez izlediğim ve dördüncüyü de izlemeyi düşündüğüm dizi elbette ki misadır yani daha çok bilinen adıyla “i am sorry i love you”. günlerce etkisinden kurtulamamıştım ki hala bende etkileri kalmıştır. ne zaman yol kenarında mendil satan kimsesiz bir çocuk görsem, ne zaman bir hastanede genç bir hasta görsem aklıma hemen moo hyuk gelir.. o bir dizi değil hayatın ta kendisidir belki de..

kısaca ben Koreseverleri ikiye ayırırım, misayı izleyenler ve izlemeyenler.. ve her zaman şunu söylerim: her canlı ölmeden önce bir kez olsun onu izlemelidir…

beni kore dünyasına daha da bağlayan, çok ama çok sevdiğim bir diğer dizi de bof yani biricik f4ümüzü bizlere bağışlayan “boys over flowers” tır. defalarca izledim yine izlerim. gu jun pyo yu bu aralar feci özledim mesela artık çıkıp gelse bir yerlerden fena olmaz değil mi?:) her ne kadar playful kiss teki oyunculuğundan nefret etmiş olsam da kim hyun jung’u ve onun eşsiz gülümsemesini de bu dizide çok sevmiştim ne yalan söyleyeyim. son olarak küçük afet kim bum’da beni bağlamıştı resmen kendine.. aah ah böyle bir f4 göremedim hiç bir okulda malesef, dizilerde kaldı güzelim çocuklar:) bu dizide sevmediğim tek unsur ise itici hareketleri, gıcıklıkları ve hiç bir şeyi beğenmeyen prenses edalarıyla dizideki çocukları parmağında oynatan geum jan di oldu. hana yori dango daki o tatlı makino nun yerine nasıl bu kızı koymuşlar hala anlamadım. kesinlikle dizideki karakteri anlamında yanından bile geçemez bence.. neyse kısaca sevdim ben bu çocuklarııı:))

hmmm, düşünüyorum neler izledim diye çünkü o kadar çok şey vardı ki aklımda yazmadan önce.. buldumm, birçok bloger arkadaşımın kesinlikle sevmediği, benimse çok ama çok sevdiğim, bitince çok üzüldüğüm “bu dizi 20 bölüm olmalıydı” şeklinde isyan ettiğim güzel dizim “you are beautiful” da favoriler listemdedir her zaman.. zaten iflah olmaz bir jang geun suk hayranı olduğum için başlamadan aylarca önce beklemeye başlamıştım bu diziyi. beklediğime de değdi. konu biraz saçma, tutarsızlıklar çok ama karakterler, espriler konu o kadar hoş ki es geçiyor insan tüm olumsuzlukları. dünyanın en sorunlu insanı tae kyung birden sevgilisi olabiliyor insanın.. o ki deniz ürünü alerjisi, klostrofobi, kendisine dokundurmama, simetri takıntısı, gece körlüğü vb. bir sürü tuhaf rahatsızlığa sahip, ama en büyük hastalığı herkesin sadece kendisini sevmesini istemesi.. bunun için de her şeyi yapıyor zaten.. ilginç saç modelleriyle de bu tuhaflıklarına tuhaflık katıyor.. kısaca ben bu dizide harika bir oyunculuk gördüm jang geun suk’ta. mary stayed out all night dizisini de biter bitmez izlemiş olsam da bu dizi you are beautifuldaki güzelliği veremedi bana. olsun ben yine beklerim, ama kendisi çok bekletiyor insanı, yılda bir dizi ancak çekebiliyor ama ne yapalım.. sırada “you are my pet” filmi var. bekleyişe devam:)

bu anlattığım dizilerin arasında da onlarca dizi ve film  izledim ama onları aklıma geldikçe yazacağım. şimdi ise son gözdem “secret garden” dan bahsetmek istiyorum. şimdiden nasıl özledim ya resmen hyun bin de gitti bir tuhaf oldum.. neyse duygusala bağlamadan devam edeyim.. ben bu diziyi çook sevdim. tatlı kim ju won’u, bi tanecik oska’yı, yakışıklı çıtır tae sun’u.. hatta ju won un annesini bile o kadar yani anlayın.. korede insanlar o parlak mavi eşofmanla  geziyorlar şimdi sokaklarda ne güzel, burada da satılsa da alsak.. hatta oska çorapları da satılsa.. neyse imkansız şeyler işte.. bu kadar komik, sıcak, samimi bir dizi ancak 3-5 yılda bir çekilir bence.. ilk bölümlerdeki ruh değişimi sahnelerindeki o komediyi hiç bir yerde görmedim desem yeridir. katıla katıla güldüm yarıldım yıkıldım hatta:) hele ju won’un oska ona dokundukça ciyak ciyak bağırması, ra im yönetmene sorry deyince ju won’un şokla ve o tiz ötesi sesiyle ra im’e çıkışması.. tam bir komediydi.. henüz izlemeyen varsa kesinlikle kaçırmasın derim. son bölümlerdeki o duygusal sahneler ise abartılmadan, dozunda öyle güzel ayarlanmış ki insan tamam işte diyor dizi böyle olmalı.. neyse hyun bin çabuk gelsin de böyle hoş bir dizi daha çeksin diye umuyorum şimdilik..

şimdilik benden bu kadar. daha ilk postumda yoruldum resmen:) anlatacak çook şeyim var.. daha sonra ayrıntılı olarak yazacağım hepsini.. dersler ödevler beni bekliyor.. malesef..

%d blogcu bunu beğendi: