Aylık arşivler: Nisan 2011

Vizeler, Ales, Filmler, Klipler, “Muscle Girl”… Ohoo:)


ne acayip bir başlık oldu ha 🙂 ama bugün mazur görün beni, 3 saat uykuyla sabahın köründe Ales’e girdim, hem de üç vasıta değiştirerek.. sonra bilmece bulmaca dolu acayip bir sınava girdim ve eve geldiğimden beri uyuyorum 🙂 kafam 1500 kısacası.. olsun, ilk vize haftamı kazasız belasız atlattım en azından, yani öyle umuyorum, geriye kaldı bir hafta.. şu sınav haftaları da olmasa öğrencilik gibisi yok ha 🙂

dün gece biraz kafam dağılsın dedim ve kendime bir komedi filmi seçtim: “Going by the Book”. moduma uygun iyi bir film seçmişim gerçekten. iyice güldüm gece gece.. hoş bir komedi olmuş gerçekten, uzamadan tadında bitti hem de..

– spoiler-

film bir soygun tatbikatından ibaret aslında.. işini fazlasıyla ciddiye alan bir polis memuru bir soygun tatbikatı için soyguncu olma emri alır ve bu işi de en iyi şekilde yapmaya çalışır elbette.. tabi gerisi komedi.. ölü taklidi yapan insanların saatlerce yerde yatması falan acayip komikti 🙂 sonra sözde vurulan adamın “ölmedim ben çelik yelekliydim” demesi üzerine bankadaki bir çocuğun: “başına mı yelek miydin, başından vurulmamış mıydın” demesi de çok iyiydi. ve filmin bomba esprisinde sıra.. çok konuşup sorun çıkaran bir kadının önünde mekik çekmeye başlayan yaratıcı soyguncumuzun tatbikat gereği meğerse mekik çekerek kadına tecavüz etmiş olduğunu öğrendiğimde ise gülme komasına girdim resmen 🙂

– spoiler-

kısacası sevdim bu filmi.. benim gibi bunalıp kafasını boşaltmak isteyenler için birebir 🙂

ve benim yine yoğunluktan yeni öğrendiğim bir hadise daha.. Jang Geun Suk Japonca single çıkarmış! bugüne kadar bu işe el atmadığı için artık kendisinden böyle bir atak beklemiyordum açıkçası. gerçi “Do Re Mi” filmini izlediğimden beri şarkı söylemesi gerektiğini düşünmekteyim. sahneye çok yakışıyor, her şarkı söyleyişinde yılların şarkıcısı havasını bırakıyor arkasında.. bence doğru bir tercih yapmış. şarkıya gelice.. Jang çok yumuşak, tatlı bir sese sahip.. bu şarkıda ise gürültülü enstrümanlar sesini kapatmış bence. slow, romantik bir şarkıyla çıkış yapması daha hoş olabilirdi.. bir de.. o saçlarını kestirse biraz.. gerçekten çok uzamış 🙂

ve günün diğer haberi.. “Muscle Girl”ün ilk bölümü internete düşmüş 🙂 altyazısız olsa da ucundan köşesinden izlemeye çalıştım. konusunu bildiğim için de anladım biraz. öncelikle bir oh çektim, Hong Gi o iğrenç pembemsi balyajlar attırdığı ve tuhaf şekilsiz bir biçimde uzattığı saçlarını kestirmiş ve kahverengiye boyatmış 🙂 çooook tatlı olmuşş! yine bi popstar rolünde, bu sefer tatlı Jeremy gibi sevimlilikler yapmak yerine şovalyelikler yapacak dizide anladığım kadarıyla 🙂 yalnız ilk bölüm 20 dakika falandı, çok az ama 😦 neyse, bir an önce tüm bölümleri bitse de izlesek..

bu resmi de twitter’ında paylaşmış, dizi setinden sanırım.. hımmm, beğendim^^

vee son haber.. sevgili Hikaru yeni hikayesini yazıyor.. güzel haberi aldım bugün, buyrunuz:  Güneş ve ay’ın öyküsü…

daha diğer hikayemiz “My Lovely Roommate“i bitirememiş olsam da, bitirir bitirmez başlayacağım yenisine. blog dünyasına geç adım attığım için yavaş ilerliyorum. daha okuyacak bir sürü şey var.. çok hoş 🙂

işte böyle.. karmakarışık bir yazı oldu.. uyku sersemliğime verin artık 🙂 bir de insan ortamlardan böyle uzak kalınca hemencecik yazmak istiyor olanları 🙂 görüşmek üzere^^

Reklamlar

Hana Yori Dango vs. Kkotboda Namja

Tüm dünyada “Boys Over Flowers” olarak bilinen “Hana Yori Dango” serisi gerçekten üzerinde uzun uzun konuşulmayı hakeden bir seri. dizinin bir çok versiyonu var ama ben sadece Kore ve Japon versiyonlarını izledim. Tayvan versiyonuna göz gezdirdim ama Çinceye fazla tahammülüm olmadığı için Çin versiyonuna bakmadım bile..

ilk olarak dizinin Kore versiyonu “Kkotboda Namja”yı izledim ve herkes gibi bayıldım, bittim yani 🙂 senaryo güzel, oyuncular güzel, mekanlar güzel.. güzel de güzel..  adamlar nasıl dizi yapmış dedim bravo gerçekten.. eleştirilecek noktaları olsa da dizinin güzelliğinden ötürü es geçtim ben onları kısacası. daha sonra da orijinali nasıl acaba diye merak edip Hana Yori Dango’yu izledim. ilk Kore versiyonunu izleyenler pek sevmemişler onu ama ben çok sevdim.. hikayenin gidişatı, kurgusu bakımından belki de Kore versiyonundan bile iyi dedim hatta.. neyse, iki versiyonla ilgili de fikirlerimi şöyle bir listeleyeyim bakalım:

– öncelikle Kkotboda Namja’nın f4ünü tek geçiyorum. böyle tatlı, böyle yakışıklı çocukları nasıl bir araya toplamışlar, daha sonra izlediğim dizilerin castını beğenmez oldum onlar yüzünden 🙂 hele bir Yi Joong var  ki dizide, bildiğiniz doğal afet.. Yoon Ji Hoo desen bambaşka.. Gu Jun Pyo’yu saymıyorum bile, onun şekerliği sempatisi yeter zaten..

– Kore versiyonuna adamlar acayip para yatırmış, o okul, Jun Pyo’nun evi, Yeni Kaledonya adasında çekilen bölümler falan.. her yerden lüks ve gösteriş akıyordu adeta. insan masal gibi izliyor diziyi. ama Japon versiyonu daha gerçekçi. mekanlar falan bu kadar abartılmamış. bazıları buna “ucuz yapım” dese de bence bu sade hava da fena gitmemiş diziye. mesela Hana Yori Dango’daki Etoku Lisesi benim okuduğum liseden farksızdı.. ama Shinhwa uff neydi öyle ya 🙂 Tsukasa Makino’yu sahip olduğu adalara falan da götürmedi.. daha içimizden bir aşk olmuş onlarınki aslında.. bir diğer örnek de, iki dizide de parti var, birinde Makino üçlü kötü kız grubu yüzünden kot tişörtle gidiyor partiye  ve utanıyor.. diğerinde ise Jan di aynı şekilde kandırılarak “Wonder Girl” kostümüyle gidiyor partiye ve büyük rezillik oluyor.. böyle bir masal havası hakimdi işte diziye..

– iki diziyi de iki sezon olarak ele alırsak ben Kkotboda Namja’nın ilk sezonunu Hana Yori Dango’nun ise ikinci sezonunu tek geçiyorum. Kore versiyonunda ikinci sezon aşırı yavaştı, yan karakterlerin hayatları diziyi işgal etti resmen. ana karakterler birbirinin yüzüne bakmadı. Jun Pyo’nun yüzü hiç gülmedi, o şapşal gülüşünü özlemiştim resmen. ama Japon versiyonunda ikinci sezon daha ılımlı, daha romantik geçti. Jun Pyo yumuşayamadı bir türlü ama Tsukasa çok romantik çocuktu, Makino’nun evinden çıkmadı her şeye rağmen yavrum 🙂


– Japon versiyonunun bazı kısımları daha mantıklı geldi bana. mesela Hana Yori Dango’nun ikinci sezonunda Tsukasa’nın Makino’yu unutmasının mantıklı bir sebebinin olduğu görülüyor. intihar eden o adam çocuğu derinden etkilemiş artı uzun bir zaman geçmiş ve çocuk doğal olarak kızdan soğumuş.. Kore versiyonunda o intihar eden adam yok, Jun Pyo annesinin tehdidiyle “sen silmek istediğim bir lekesin” diyor kıza. Türk filmi mod 10 🙂

– Kore versiyonunun ilk sezonu çok samimi ve sıcak geldi bana. Jun Pyo’nun Jan di’nin evine gelip ailesiyle tanışması, kendi evinin banyosu kadar olan o evde kalması.. Jan Di ile mahsur kaldıkları o yerde daha ilk günden “birlikte ilk gecemiz” yazarak kendi kendine gelin güvey olması, f4ün ikiliyi hastanede barıştırdıkları sahne falan.. çok şirindi.

– Kore versiyonunda Yoon Ji Hoo karakteri özellikle ikinci sezonda ana karakteri geçti resmen. her bölüm her bölüm onu görür oldum. o balıksı bakışlarıyla bir türlü gözden kaybolamadı.. kız temizliğe gidiyor karşısında, muayenehaneye gidiyor karşısında.. bi git be çocuk.. ama Rui’cim öyle miydi.. ilk sezon biraz ön planda olsa da ikinci sezon görmedim bile ben çocuğu.. çok cooldu gerçekten. Ji Hoo o cool tavırlara sahip olamadı. Jan Di için ağladı falan.. cık cık.. ben Rui’nin karakterini daha çok sevdim kısacası..


-her iki versiyonda da yarışma var. birinde Makino yarışıyor diğerinde herkesler birden. ben ikisini de sevdim. iki yarışma da birbirinden tamamen farklı olsa da senaryoya güzel gitmiş bence. Kore versiyonunda yine Jan Di- Ji Hoo yakınlığı vurgulanmış, tek fark buydu..

– sanki f4 yetmezmiş gibi bir de Kore versiyonuna Haje  çıtırı geliverdi sonradan. ama ne tatlı çocuktu ya.. o da ayrı bir afetti resmen.. ben zaten onun olduğu bölümleri falan çok seviyorum.. Kore versiyonunda iyi ayarlanmış o kısımlar. gerçi yine Haje’nin popüleritesi bayağı abartılmıştı, Junpei o kadar popüler değildi Japon versiyonunda. yine de çok hoştu o bölümler. ayrıca Hana Yori Dango’da Junpei’nin varlığından Tsukasa’nın haberi bile olmadı.. tatsız geçti o kısımlar.. bir de neydi o Junpei öyle.. çocukta bildiğiniz laz burnu vardı, hiç beğenmemiştim kendisini, Haje’nin yanından geçemedi malesef..

daha sonra Junpei’nin Hana Kimi’deki tatlı Nakatsu olduğunu öğrendim, şoka girdim.. hala inanamıyorum.. nasıl da değişmiş çocuk pess 🙂

yukarıda görülmekte olan şahıs Junpei..


ve bu da aynı şahsın farklı hali olan tatlı Nakatsu.. iki resim arasındaki 7 farkı bulunuz bakalım 🙂

– ve elbette Jan Di vakası.. Kore versiyonunu yazan senaristler o tatlı Makino yerine neden böyle gudubet bir karakter yazmışlar bilemedim. Makino tatlıydı, duygusaldı, romantikti, aşkı için neler yaptı. İkinci sezonda bile Tsukasa’yı arayıp “seni seviyorum” diye ağladı hatta.. ama Jan Di, ruhsuz duygusuz kızın teki çıktı. çocuğun yaptığı hiç bir şeyi takdir etmedi, seni seviyorum bile demedi.. son bölümlerde bi kaçtığı için söylemişti onu saymıyorum bile.. Jun Pyo’nun değerini hiç bilmedi kısacası. en sevmediğim kadın karakterlerden olmayı başardı.. Makino ise her zaman favorim 🙂


– ayrıca Makino o okula burslu olarak bileğinin hakkıyla girmişken Jan Di şans eseri giriyor.. ikisindeki zeka farkı buradan kendini belli ediyor zaten. bir de o salaklıkla doktor oluyor daha sonra.. gerçekten masal oldu dizi işte o anda 🙂

– Hana Yori Dango’nun özellikle ilk sezonunda Tsukasa çok sert geldi bana. tepkileri falan bayağı korkutucuydu. sırf sarıldıkları için Makino ve Rui’yi rezil etmişti okulda.. Jun Pyo’cum ne yapsın? kızı tatile götürdü kız gitti çocuğun kankasıyla öpüştü.. sonra, ilk bölümlerde bir partiye gidiyorlardı, sanırım Rui Makino’ya “çok güzelsin” demişti ve o da onca insanın önünde Rui’ye tokat atmıştı.. Jun Pyo gerçekten yumuşak çocukmuş demiştim kendi kendime.. ama iki karakter de iyi olmuştu bence, bu kısımda bir sorun yok 🙂

– Kkkotboda Namja’nın ilksezonu gerçekten çok güzeldi, çok değişik, romantik sahneler eklenmiş dizinin orijinaline.. mesela Jan Di ailesiyle yol kenarında seyyar satıcılık yaparken Jun Pyo’nun annesinin kızı rezil etmesi, Jun Pyo’nun ise buna rağmen arabadan çıkıp inadına Jan Di’yi öpmesi çok hoş bir sahneydi.. yine Japon versiyonunda eksik olanlardandı..


-Tsukasa’nın New York’a gittiği bölümde Makino’nun onu gitmeden yakalayıp “seni seviyorum” demesi çok güzeldi. Kore versiyonunda o da yok. insan böyle romantik bir sahneyi neden diziden çıkarır anlamadım.. Jan Di ancak uçağa bakabildi uzaktan. o da yine kahramanımız Ji Hoo sayesinde.. olmasa olmazdı zaten 🙂 gerçi Jan Di uçağı yakalasaydı da en fazla “hoşçakal” derdi çocuğa ruhsuz şey..


– Kore versiyonunda Woo Bin karakteri çok arka planda kalmış. çocuk hayalet gibi kaldı dizide, sesi çıkmadı neredeyse. ama Hana Yori Dango’da Akira’nın hayatı daha ön plandaydı, hatta Sojiro’dan bile daha çok yerde gördüm kendisini dizide. Makino’nun patronuyla yaşadıkları da çok sevimliydi.. ama zavallı Woo Bin’i Ji Hoo’nun 10’da biri kadar bile göremedik dizide..


– bir çok kişi bayılıyor Ga Eul- Yi Joong aşkına yani Ga Eul’un tek taraflı aşkına.. bense çok sıkıldım o ikilinin olduğu kısımlarda. ortaya gereksiz yere gereksiz bir aşk koymuşlar . çocuk kızı sevmiyor işte uzatmaya ne gerek var .. zaten yapışık ağlak kızlardan bıkmışım ben 🙂 son bölümde de yalandan buluştular, mutlu falan oldular.. Japon versiyonunda ise böyle bir aşk falan yok. çocuk zaten playboy, yapışkan kızı görünce kaçıyor adeta. kız da kovalıyor onu.. animesine sadık kaldıkları belli, güzel komedi unsurları eklemişler bu bölümlere.. daha iyi olmuş bence.. her daim ağlayan iyi kız yerine sevdiği çocuğu kovalayan çatlak kızı tercih ederim her zaman 🙂

– ve Ji Hoo’nun dedesi. yine Hana Yori Dango’da olmayan gereksiz bir ayrıntı bence. Ji Hoo ile dedesinin dramı beni çok baymıştı izlerken.. ilk sezondaki komedi havası yerine böyle yan karakterlerin falan her daim ağlaması abartı olmuştu bence. hele  dedenin Jan Di’ye bayılması.. nesini sevdiyse acabaa?

– ve annelerin farkı. ilk Kore versiyonunu izlediğim için ben yine lanet bir anne bekledim Hana Yori Dango’da. hiç öyle olmadı. bu kadın o kadından bin kat insaflı çıktı resmen. bir kere diğeri kadar otoriter değildi ve en azından arada bir gülüyordu. ayrıca dizinin sonlarına doğru o da Makino’yu sevmeye başlamıştı. Jun Pyo’nun annesini Misa’da da sevmemiştim bu sefer nefret ettim ıyyk!

– Kore versiyonundaki yüzme olayı diziye çok güzel gitmiş bence. Jan Di’nin  daha sonra yüzememesi Jun Pyo’nun kırılma noktası oldu zaten, cuk oturdu o bölümlere. ya da ayrılarken bir daha boğulma tehlikesi yaşarsa Jan Di’yi kendisinin kurtarabilmesi için korkmasına rağmen yüzme öğrenmesi çok romantikti. hele son sahnede Jan Di’nin Jun Pyo’ya geçmişini hatırlatmak için kendini havuza atması falan da çok etkileyiciydi. Japon versiyonunda bu eksikliği hissettim ben.

– Kore versiyonundaki en büyük saçmalıklardan biri de Jun Pyo’nun son bölümde hastanede tanıştığı o aptal kız Jang Yu Mi ile yurtdışına gitmek istemesiydi. neymiş okuyacaklarmış orada. pes yani.. daha dün tanıştığın kızın tekiyle nereye gidiyorsun sen bir kere? Japon versiyonunda öyle bir şey olmadı Allah’tan, kız kendi kendine tasını tarağını topladı gitti..

– ve OST meselesi. Kkkotboda Namja’yı bu kadar sevmeme neden olan en büyük etmenlerden biri şarkıları. hala böylesine güzel ve çeşitli şarkıları olan bir diziye rastlamadım. diziyi izleyeli yıllar geçmesine rağmen hala dinliyorum tüm şarkılarını. “because I am stupid” başta olmak üzere tüm şarkıları bir harika. Hana Yori Dango’nun müzikleri de güzel, özellikle “love so sweet”i çok sevdim, ama Kore versiyonu bu konuda gerçekten aştı.. Kore dizileri kategorisinde de hala onun kadar güzel müziklere sahip dizi yok..

– ve elbette dizinin sonu. Kore versiyonu o kadar gösterişliydi ki öylesine basit bir sonu bekmememiştim ondan. hayal kırıklığına uğradım. Jun Pyo her sıradan insanın yapabileceği gibi dizlerinin üzerine çöküp bir yüzük verdi kıza o kadar.. ama Hana Yori Dangoda acayip gösterişli bir tören hazırlamış Tsukasa. bir stadyum dolusu insanın önünde Makino’ya evlenme teklifi etti. diziye yakışır bir son olmuştu gerçekten..

ayrıca Jan Di çocuğa evet bile demeden bitti dizi. insan bir sarılır.. oysa Hana Yori Dango’da ne kadar mutluydu çiftimiz son bölümde..

kısaca izlenimlerim bunlar.. iki versiyon da birbirinden güzel. Hana Yori Dango serisi dünyaca ünlü olmayı hakediyor kesinlikle. ama her şeye rağmen benim favorim ilk göz ağrım olan Kkotboda Namja..  özellikle ilk sezonunu birçok diziye değişmem.. hımm yine izleyesim geldi, f4’ü özledim sanırım 🙂

“Coffee Prince” biraz geç oldu ama^^

evet gerçekten biraz geç oldu, sanırım aranızda bu diziyi izlemeyen yoktur.. hele ki blog dünyasında gerçekten çok ünlü Coffee Prince, Koresever bir blogger’ın el kitabında ilk onu izlemek yazıyor denebilir 🙂 bense bu diziyi nedense bir türlü izleyemedim bugüne kadar; Full House, Tree of Heaven gibi gereksiz dizileri izleyerek caanım diziyi atladım malesef.. fakat dün gece son bölümünü izleyerek bu güzel romantik komediyi de izlemiş olma zevkini tattım. gerçek bir romantik komediymiş kendisi, hani iki üç bölüm güldürüp, üç bölüm romantik takılıp sonra entrikalarla dramlarla sonuçlanan dizilerden değilmiş.. son bölümüne kadar romantik komedi olma özelliğini yitirmeyen tek dizi denebilir hatta.. esas kızla esas oğlan birbirini yanlış anlamadı, ayrılıp bölümlerce gereksiz yere dram yaşamadı, kötü anne, baba, dede, nene sendromu yok, “onunla evlenirsen şirketimiz batar” klişesi yok ooo daha ne olsun 🙂 daha önce de söylediğim gibi ben hariç herkesler bu diziyi izlemiş olduğu için konu falan yazmıyorum.. erkek kılığına girmiş kız hadisesi.. ama ne kız.. Kore’deki erkeklerin %80’inin bu kız kadar erkek olabileceğini düşünmüyorum ben. konuşması, oturup kalkması, saçı, başı kıyafetleri.. hepsi ama hepsi erkeksi.. yani kız erkek kılığına girmiyor aslında, onun tarzı bu, insanlar erkek sanıyor malesef, o da buna itiraz etmiyor, ee ne yapsın ekmek parası 🙂

bu konuya benzer iki dizi daha izledim, Hana Kimi ve You are Beautiful.. Hana Kimi’deki Ashiya Mizuki denen hatun kız çıtı pıtı minnacık bir kızdı, o sempatik, nazik tavırlarıyla erkek denmesi imkansız kendisine.. You are Beautifulda’daki Go Mi Nam ise beni dizi boyunca deli etmeyi başaracak kadar başarısızdı bu konuda.. insan bir nebze erkek olmaya çalışır, yokk.. havalı saçları, sevimli kostümleri, narin davranışlarıyla benden daha kızdı kendisi.. ve kimse bunu sorgulamamıştı dizide.. ama Eun Chan -Yoon Eun Hye- hepsine taş çıkardı.. Yoon Eun Hye’yi gerçekten çok sevdim dizi sayesinde..

her şey bir yana bu dizi sayesinde Gong Yoo ile tanışmış oldum sonunda. bugüne kadar filmini dizisini izlemediğim aktör kalmadı sayılır, ama Gong Yoo bu aktörlerin dışında kalmıştı.. çok yazık olmuş.. hele buradaki Han Kyul karakteri ile kendisini öyle bir sevdiriyor ki.. olaylara verdiği tepkiler şahane bir kere, şaşırması korkması falan.. sonra Eun Chan’a sarıldığı zaman yüzünde oluşan o ifade.. acayip bir şey gerçekten 🙂 vee bir de gülüşü.. en sempatik, en karizmatik, en çapkın gülüş sahipleri belliydi bu güne kadar benim için. ama en sıcak gülümseme ödülünü Gong Yoo’ya veriyorum.. gülüşü gerçekten insanın içini ısıtıyor.. diziye gelirsek yine, Han Kyul’un -Gong Yoo- travması ön planda ilk bölümlerde. çocukcağız bu güne kadar hep kızlarla takılmış, bir gün bir oğlan çocuğuna abayı yakıveriyor.. tabi çıldırdığını sanıyor, reddediyor, hatta kıza sarılıp test yapıyor kendince 🙂

buradaki dramatik ifade de testin sonucunun negatif olduğunu gösteriyor malesef.. ama o öyle duygusal öyle romantik bir pıtırcık ki tıpkı Nakatsu gibi “benim aşkım cinsiyet falan tanımıyor” diyor adeta.. “Ne olursan ol artık hiç önemli değil. İster erkek ister uzaylı, seni seviyorum.” diyor çocuğa sarılarak..

işte o sarılma.. ben hayatımda bu kadar sıcak, bu kadar güzel bir bakış görmedim.. neyse sonra gerçekler anlaşılıyor tabi, çocuk yaşadığı travmanın hesabını soruyo kızdan doğal olarak.. falan filan. barışıyorlar sonra, ama çok tatlı bir barışma oluyor. saf Eun Chan çocuğun evinin önüne gelmiş geri dönerken kestanelerini döküveriyor yola.. aynı şekilde Eun Chan’ın evinin önüne gelip geri dönen Han Kyul evinin önünde kestaneleri görüyor gülümseyerek toplamaya başlıyor ve kestaneler ikiliyi buluşturuyor..

Han Kyul pamuk şekeri gibi çocuk gerçekten, hiç kıyamıyor kıza affediveriyor.. tıpkı gerçek hayattaki gibi. insanlar kızar tepki gösterir sonra yumuşarlar. o da yaşıyor bunları teker teker.. zaten bu dizinin en sevdiğim yönü gerçek hayatın ta kendisini yansıtması.. aşkları, gelecek kaygıları hiçbiri abartılmamış, hepsi herkesin yaşadığı şeyler aslında.. soonra bizim Han Kyul evlenmek istiyor erkek fatma Eun Chan’la. hayaller falan kuruyor.. yirim yirim 🙂

Han Kyul’un hayallerine verdiği tepkiler bile şeker ötesi 🙂 kendisi böyle hayaller kuruyor ama bir yandan da Eun Chan’ı süründürmeye çalışıyor..  Eun Chan’ın dizinin ilk bölümlerinde hoşlandığı Han Sung’u hatırlatıp duruyor kendisine.. küçük kardeşiymiş ya da oyuncak bebeğiymiş gibi oynuyor kızla.. zavallı Eun Chan da onu ciddiye alıyor yavrum yazık 🙂

kıza zorla seni seviyorum dedirtip, sonra kızmış gibi telefonu kapatıp da kendinden geçmesi yok mu.. alem çocuk ya 🙂

okyanus sahnesi de kesinlikle favorilerimden.. buralar dizide Han Kyul’un Eun Chan’dan hoşlanmaya başladığı ama bunu kabul etmek istemediği, kendi kendine “yok artık, olamaz” dediği kısımlar. ah zavallı Han Kyul nasıl zor bir durumda, sevgisini çocuğa ancak o uyuyunca gösterebiliyor.. bu süreçte psikolojisi bozulacak diye korktum yani, gerçi psikoloğa da gitti. kahve yaparken çocukcağızı korkutan o tuhaf psikolog 🙂 kuzum ya nasıl çaresizdi o adamdan bile medet umdu 🙂

biraz da dizinin diğer karakterlerinden bahsedeyim. yani kafe çalışanlarından.. bir kafede ancak bu kadar tatlı, sempatik yakışıklı çocuklar olabilir, ah benim okulumun civarındaki kafelerde çalışacak o princeler, çıkar mıyım oradan bee 🙂

Coffee Prince’ın çıtırı, tatlısı Jin Ha Rim -Kim Dong Wook- 🙂 pozitif enerjisi ile diziye tat kattı gerçekten. biraz sapık biraz şıpsevdi olsa da onsuz kafe olmazdı. hem o da yıldızını buldu sonunda “Byul aah Byul” 🙂

artık Kim Jae Wook denince aklıma mutfak gelecek ya önce pastacımdı şimdi wafflecım oldu.. olsun ben onu böyle sevdim. (Marry me Mary’deki Jung In rolünü saymıyorum bile!) Sun Ki karakteriyle yine cool, yine karizmatik.. göz zevki yaşattı yine bana..

Hwang Min Yeop -Lee Eon-.. deli etti beni o Eun Sae cadısının eziyetlerine göz yumarak 17 bölüm boyunca.. kıskandırayım dedi onu da beceremedi.. aah ah nerde böyle fedakar erkek, hatta kurbanlık koyun bile denebilir kendisine.. sadece Kore dizilerinde olan cinslerden 🙂

bu amcamız da kafenin ortağı müdür Hong -Kim Chang Wan-.. yukarıdaki çıtırlar gibi yakışıklı olmasa da kendisi dizinin olmazsa olmazlarındandır.. öncelikle iğrenç ve pis bir insan.. dizi boyunca midemi bulandırdı sağolsun, bu kadarına pes dedirtti.. hele o pis evi.. ıyyk! o güzelim çocuklar o mikrop yuvasında yaşamak zorunda kaldılar. Ha Rim’in geceleri pislikten uyuyamaması çok iyiydi. “mikroptan ölüp gideceğim” diyordu yavrum 🙂 Sun Ki’nin de eve gelip “bütün gün yatmışsın bari evi temizleseydin, her yeri bok götürüyor” diye müdüre laf sokması falan çok komikti. ama Sun Ki akıllı çocuk, kendi odasını temizledi, onun bölgesi fena değildi evde 🙂 Hong ise tüm bunlara hiç aldırış etmedi, pis ama mutlu hayatına devam etti dizi boyunca 🙂

vee kafe dışından iki karakter. Han Kyul’un kuzeni Han Sung ve sevgilisi Yoo ju. adamın ses tonuna bayıldım bir kere harikaa. kesinlikle dublörlük de yapmalı bence, belki de yapıyordur 🙂 kendilerine gıcık 2. kötü kız ve 2. kötü adam olmadıkları için teşekkür ediyorum. süperlerdi, kendi alemlerinde takıldılar.. entrika falan karıştırmadılar diziye.. Coffee Prince’ın en büyük farkı da bu bence..  o bahsettiğim gereksiz karakterlerden yoksun olması..

bu terasa bayıldım. terasta bahçe olayını ilk You are Beautiful’da görmüştüm. burası bahçe sayılmaz ama andırıyor. Koreliler seviyor böyle gökdelende doğal yaşam olayını sanırım. çok tatlı baksanıza.. böyle evim olsa terastan çıkmam..

yazıma Eun Chan’ın sevimli kahveleriyle son vereyim dedim.. hiç bu kadar güzel kahve içmedim şimdiye kadar kıskandım 🙂 her neyse, ben bu diziyi sevdim. doğallığıyla, yapmacıklıktan uzak sade karakterleriyle, Gong Yoo’nun gülüşüyle.. falan filan.. bana kendini sevdirdi.. zor ama hala benden başka izlemeyen varsa kaçırmasın derim.. yalnız tek eleştirim OST konusunda oldu. diziye yakışır güzel şarkılar göremedim dizi boyunca. bir de vurucu şarkısı olsa tadından yenmeyecekti benim için..

en güzel dizi OST’ları^^

Kore dizilerini sevme sebeplerimden en büyüğüdür müzikleri.. insanlar bu dizi işini gerçekten ciddiye alıyorlar, bir dizi için OST albümleri çıkıyor ki her  bir şarkıyı en iyi, en popüler şarkıcılar söylüyor.. ee hal böyle olunca bize de diziler bitse de yıllarca şarkılarını dinlemek kalıyor.. bizim en çok rating alan dizilerimizde bile bir şarkı yok doğru düzgün.. aşk-ı memnu bile iki sezonu şarkısız bitirdi, başkalarının şarkılarından otlandı pess 🙂

her neyse, onca şeyi yazmışken sevdiğim dizi OST’larını da yazayım dedim buraya. belli bir sıraya koymuyorum.. hepsinin yeri ayrı benim için..

SECRET GARDEN- APPEAR

sabahın köründe kalkıp 8.45 dersine yetişmeye çalışırken, üstüne üstük ağzına kadar dolu tramvayda ayakta kalma savaşı verirken bu şarkı imdadıma yetişiyor 🙂 tüm bunlara rağmen beni anında mutlu ediyor, yüzüme kocaman bir gülümseme konduruyor, sonra insanlar delirmişim gibi bana bakıyor 🙂 kısacası Secret Garden işte, şarkısı da kendisi gibi eşsiz, kelimeler yetersiz kalıyor onu anlatmaya..

BOYS OVER FLOWERS- BECAUSE I AM STUPID

boys over flowers diyince benim aklıma bu şarkı geliyor nedense.. bu dizinin tüm şarkıları tartışılmaz bir harika ama bu şarkı diziyle özdeşleşmiş bence.. özellikle ilk 15 bölümde dizinin sonlarında bu şarkının çalması çok hoştu, daha sonra SS501’in başka bir şarkısıyla bitmeye başladı dizi, ben pek alışamamıştım bu duruma.. kısaca, çoğumuz bu şarkıyı romantik kemanıyla gözyaşları döken Yoon Ji Hoo ile özdeşleştiriyorsak da, bence bu şarkı dizinin en güzel şarkılarından..

MY GIRLFRIEND IS A GUMİHO- LOSING MY MIND

hani yukarıda bahsettiğim tramvayda ost dinleyip gülme olayı var ya, işte bu  şarkı da o olaya örnek gösterilebilir diyorum.. çok canlı, çok tatlı, tam diziye yaraşır bir OST olmuş. üstüne üstük bir de Lee Seung Gi tarafından söylenmiş, ee daha ne olsun 🙂

MY GIRL-SANG EO REUL SA RANG HAN IN EO

my girl’ü o komedi havasından sıyıran güzel müziklerden bu da.. never say goodbye gibi şarkıların yanında iyi geliyor insana.. romantizmi hissettiriyor gerçekten..

GOONG- PARROT

bu şarkıyı yüzlerce kez dinledim denebilir. Howl’u zaten çok severim, bence Kore’nin en güzel sesli şarkıcılarından kendisi. adam bir de böyle romantik bir şarkı söyleyince insan mest oluyor.. Goong’un tüm şarkıları güzel olsa da bu şarkı favorim..

YOU ARE BEAUTIFUL- STILL

aslında bir açıklama bile yapmama gerek yok, ortada bir dizi OST’u var ve onu Hong Gi söylemiş, tamam konu kapanmıştır 🙂 şaka şaka bir şeyler söyleyeyim, benim you are beautiful sevgim zaten malum, bu şarkı da diziye gerçekten çok yakışmış, hele 5. bölümde  Anjell’ın sahnede söylemesiyle bu şarkıya hasta olmuştum denebilir. ama Hong Gi başka.. ondan dinlenmeli..

HANA YORİ DANGO- LOVE SO SWEET

çok az Japon dizisi izlemiş olsam da izlediklerimin içinde en güzeli tartışmasız Hana Yori Dango idi. onunla ilgili söyleyeceklerimi ileride yazacağım uzun uzun ama OST’ların içine onun ikinci sezonunun bu güzel şarkısını koymadan edemedim. ilk sezon şarkısı “wish”den daha çok beğendim ben bu şarkıyı.. “this song is so sweet” diyorum o zaman 🙂

A LOVE TO KILL- DREAM

A Love To Kill’i uzun uzun anlatmak isterim aslında, gerçekten harika bir dizi kendisi. dizi bir kenara daha o açılışındaki Bok Gu’nun Eun Suk’un başına silah dayadığı kısım bile çok güzel, ama o sahneyi güzelleştiren en büyük etmen bu güzel şarkı..

BOYS OVER FLOWERS- SOMETHING HAPPENED TO MY HEART

bu dizinin 15. bölümden sonrasını pek sevmem aslında. bence seyri değişip akışı bozulan dizilerden kendisi. ya da diğer bölümleri o kadar güzel ki bana öyle geliyor belki de 🙂 fakat bu şarkı bahsettiğim 15. bölüm sonrasında çalan şarkılar arasında en güzeli şarkı bence. insana diziyi bıraktırmıyor bir türlü. hele Jan Di’nin kendini havuza attığı sahnede çalması bir harika olmuştu..

FULL HOUSE- UN MYUNG

öncelikle belirtmeliyim bu diziyi hiç sevmiyorum. benim ilk Kore dizisi hüsranımdır kendisi. hatta beni bir süre Kore dizilerinden soğutmuştur. tabi Playful Kiss’ten sonra değerini biraz  anlamadım ama her neyse 🙂 ama bu şarkı çok güzel. zaten Full House’u izleten üç sebep: ev+Rain+OST 🙂 bu kadar.. ama ben bu şarkıyı kimin söylediğini bulamadım. Rain söylüyor gibilerinden söylentiler var ama ben pek inanmadım açıkçası..

WINTER SONATA- FROM THE BEGINNING

ilk göz ağrım Winter Sonata’mın OST’u.. insanı kalbini acıtabilecek güze sahip bir şarkı.. dizi bitse de şarkının etkisi asla geçmiyor.. belki de diziden daha ünlüdür bu şarkı, çünkü diziyi her izleyen ilk şarkısından bahsediyor.. Wınter Sonata’nın da tüm şarkıları güzel olsa da bu şarkının yeri apayrı..

I AM SORRY I LOVE YOU- SNOW FLOWER

bunu eklemesem olmazdı tabiki.. bi tanecik misamızın bi tanecik OST’u daha ne diyeyim.. hele son bölümde bu şarkının bir kadın şarkıcı tarafından söylenen versiyonu çalıyor ki uuf bir hafta ağlamaktan yataktan çıkamaz insan.. o kadar diyorum..

PERSONAL TASTE- MY HEART IS TOUCHED

Kore dizilerinin bitişlerde çalan şarkıları hep çok güzel oluyor. bu şarkı da öyle.  Seeya zaten “Crazy Love Song’ ile kalbimi çalmıştı, bu şarkıyla birlikte kendisini daha da sevdim..

MARY STAYED OUT ALL NIGHT- HELLO HELLO

yazık olmuş OSTlardan bu güzel şarkımız da. çünkü kendisi sadece 3 bölüm boyunca çalabildi dizide. o da Moo Kyul bu şarkıyı 14. bölümde tamamladığı için malesef. kendisini dizinin main OSTundan daha çok sevdim, tabi burada Jang Geun Suk faktörünü de görmezden gelmemek lazım 🙂

STAIRWAY TO HEAVEN- BOGOSHIPDA

Korenin en ünlü dizi OST’uymuş bu şarkı. diziyi izledikten sonra öğrendim. tüm şarkıcılar bir kez söylemişler sahnede kendisini. yakışır.. böyle romantik, böyle güzel şarkı söylenmeli zaten.. helal olsun Kim Bum Soo..

SHINING INHERITANCE- LOVE IS PUNISHMENT

zavallı Hwan’cığım o soğuk nevale kız yüzünden sürekli aşk acısı çekmekte ve o sahnelerde de bu romantik şarkı çalmaktaydı.. çok duygusal bir şarkı, diziye iyi gitmiş gerçekten..

I AM SORRY I LOVE YOU- MA JI MAK SUN TAEK

belki tam olarak bir OST değil bu güzel melodi, ama hayatımda duyduğum en acıklı parça.. hala her duyduğumda gözlerim dolar.. hele misanın son bölümünde Moo Hyuk’un çocukluğundan itibaren hayatı gösterilirken çalması ağır darbe olmuştu benim için.. diziyi sevme nedenlerimden biri..

ON AIR- ONE WORD

itiraf ediyorum ben bu diziyi izlemedim 🙂 ama OST’unu çok seviyorum, kendisi bir harika.. acaba neden?? çünkü çok tatlı biri tarafından söylenmiş.. bir dinleyin bakalım 🙂

şu an aklıma gelenler bunlar.. daha belki bir çok OST vardır böyle şu an unutmuş olduğum. olsun onları da yazarım, şimdilik bunları dinleyelim:)

“Hansel and Gretel” fantastik filmin kralı^^

bir dönem Kore korku filmlerine sarmıştım çok fena. hergün en az bir tane izliyordum kesinlikle. çok güzel filmlerle de karşılaştım “yok artık bu kadarı da olmaz” dedirtenlerle de 🙂 her neyse, yine böyle güzel bir korku filmi arayışı içerisindeyken Hansel ve Gretel çıktı karşıma. konusu bana her ne kadar bunun bir korku filmi olmadığını düşündürse de, ilginç hikayesi hoşuma gitti ve izlemeye karar verdim. iyi ki de izlemişim. şu ana kadar izlediğim en hoş, en değişik, görsel açıdan en zengin filmlerden biriymiş kendileri meğerse 🙂 konusuna geçmeden önce filmin afişlerine dikkat çekmek istiyorum, o fantastik masalımsı hava ancak bu kadar güzel yansıtılabilir, her bir afiş filmin gizemini içerisinde saklıyor adeta..

ormanın ortasında duran bu yalnız kapı afiş için ne güzel bir seçim olmuş.. her neyse filmin konusuna gelirsek,  filmin başrol oyuncusu Eun Soo -Cheong Jeong Myeong-  bir gün şehir dışında ormanlık bir yerde kaza yapar ve bayılır. uyandığında, gece olmuştur, yaralıdır,  yardım istemek için kalkıp ormana doğru yürümeye başlar fakat ortada kimseler yoktur. ve birden karşısına küçük bir kız çıkıverir..

filmin afişinde de görüldüğü gibi Eun Soo’nun karşısına çıkan bu küçük kız onu evine götürür. burası adeta bir masal evidir, Eun Soo oldukça şaşırır..

Eun Soo evde kızın abisi, küçük kız kardeşi ve anne-babasıyla tanışır. ev oyuncaklarla dolu, ortam çok tuhaftır. çocuk o gece bu evde kalır ve sabah uyandığında telefonunun çekmediğini görür. evin babadan onu şehre götürmesini istese de adam küçük kızının hasta olduğunu söyler, çocuk kendisi çıkıp şehre giden yolu arasa da bulamaz, adeta ormanın ortasında mahsur kalmıştır.. nereye giderse gitsin tüm yollar o ilginç masal evine çıkmaktadır.. zorunlu eve geri döner.. diğer gün ise onu kötü bir sürpriz belkiyordur, çocukların anne babaları acil bir iş için şehre gitmişlerdir. geride ise onlar dönene kadar çocuklara bakmasını rica eden bir mektup bırakmışlardır sadece..

korkmayın bu anlattıklarım sadece filmin ilk 10 dakikasını içeriyor, esas konu buradan itibaren başlıyor. çok değişik, karmaşık olaylar oluyor filmin devamında, şu an anlatmamak için kendimi zor tutsam da izleyin, bu zevki siz de tadın derim sadece..

yazımın başında da belirttiğim gibi film görsel açıdan çok çok iyi. ev, evin içerisindeki eşyalar, oyuncaklar,  fişe takılmadan çalışan eski kocaman televizyon, televizyondaki tarihi çizgi filmler, çatı katındaki eski eşyalar.. hepsi öyle değişikti ki insan masal ve gerçek arasında kalakalıyor.. çünkü Eun Soo hariç bu evde her şey bir masal dünyasına ait..

bu üç çocuktan en küçükleri olan Jeong Soon’a -Jin Ji Hee- bayıldım. çok tatlı, minicik bir şey.. ablası Yeong Hee -Sim Eun Kyeong- ise daha çok sevgi dolu kişiliği ve güzelliğiyle ön plana çıkıyor. büyük abi Man Bok -Eun Won Jae- ise kardeşlerini koruyabilmek için her şeyi yapabilecek bir karaktere bürünmüş filmde.. üçü de rollerinin hakkını vermiş, helal olsun çocuklara diyor insan filmi izleyince..

Eun Soo’nun bu filmdeki o tatlı, şaşkın halleri ise başlı başına bu filmi izleme nedeni olabilir. hani “temiz yüzlü adam” deriz ya adam öyle işte, çocuklar onu bırakmamakta haklılar, insana huzur, güven veren bir yüzü var gerçekten.. bu film için çok iyi bir seçim olmuş kendisi..

çok fazla bir şey anlatamasam da resimlerle göstermek istedim filmin gizemini, güzelliğini. son olarak izleyin bu filmi kaçırmayın derim. beni gerçekten çok etkilemişti ilk izlediğimde. bloğumun adını masal evi koyma sebebim de belki bu filmin bende kalan etkilerindendir.. Koreliler bu masal işini biliyor, güzel adaptasyonlar çıkarıyorlar, yeni yeni masallarda bulışmak üzere diyelim o zaman 🙂

bir ara izlemiştim bu dizileri^^

Kore dizileri -Japon dizileri de dahil- iyiler hoşlar ama bazıları gerçekten bir yerden sonra gitmiyor, bırakılmak zorunda kalıyorlar.. bense ilk dizi izlediğim dönemlerde “yarıda bırakamama” gibi kötü bir huya sahipken, artık çatt diye bırakıyorum sıkılınca:) tabi kimi diziler de vize final haftalarına denk gelince yarıda kalıp sonra da unutuluveriyorlar malesef. işte bahsettiğim bu diziler:

1) AUTUMN TALE

ilk defa yarıda bıraktığım dizidir kendileri. bu diziye forumlarda bloglarda çok fazla tavsiye edildiği için başlamıştım. canım acayip bir biçimde dram izlemek istiyordu, herkes “çok ağladım, mahvoldum” deyince atladım bende. bir de “endless love” serisinden olduğunu öğrenince kaçırmayayım dedim. ama malesef çok klişe bir diziyle karşı karşıya geldim. zaten dizi 2000 yılına ait olduğu için kıyafetler, kadın oyuncuların makyajları falan aşırı demode. erkek oyuncuların da aynı şekilde kıyafetleri tarzları falan hiç çekici değil. her neyse ben bunları dikkate almadan izledim diziyi 6 bölüm boyunca. ama konu ve gidişat aşırı yavaş geldi bana. olaylar çok ağır ilerliyordu ve beni şaşırtacak hiç bir şeye rastlayamadım bu olayların içerisinde. kız klasik iyi ve her daim ağlayan kız, çocuk iyi çocuk, ikinci adam, ikinci kötü kız falan.. daha sonraki bölümlerde kızın kanser olacağını da öğrenince daha fazla izleyemedim, çünkü bu kanser içerikli diziler konusunda tez yazacak kadar çok dizi film izledim, bence bu kadarı yeterli..

“geri kalan 10 bölümde diziye belki heyecan hareket falan geliyordur, izlese miydim” diye düşünsem de hala öyle bir niyetim yok malesef:)

2)CAIN AND ABEL

bu diziye de So Ji Sub nedeniyle başlayıp 4. bölümden sonra bırakmış ve bir daha da başlamamıştım. sanırım vizelerim başlamıştı ve” sonra devam ederim” fikri vardı aklımda, ama olmadı. içimden gelmedi.. nedeni ise ilk bölümlerden dizinin beni kendine çekememesi oldu. özellikle ilk bir iki bölümde kullanılan tıbbi terimlerin bolluğu, sahnelerin sürekli ameliyathanelerde geçmesi falan beni biraz sıkmıştı. ama diğer blogger arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla sanırım en heyecanlı yerde bırakmışım diziyi -küçük kardeş Lee Cho In -So Ji Sub- çölde yaralanmıştı, hafızasını kaybetmişti bıraktığım yerde-. bu diziyi tamamlamadığıma pişmanım denebilir, bir ara yeniden izlemeyi düşünüyorum.. bu arada söylemeden geçmeyeyim, dizinin müzikleri bir harikaydı, özellikle şu şarkısını çok beğenmiştim:

3) CINDERELLA SISTER

bu dizi de benim ilginç Kore dizisi deneyimlerimden birisidir. geçen yaz başlamıştım bu diziye, başlama sebebim ise tamamen ratinglerinin yüksek olmasıydı. ilk beş bölümü gerçekten bir harikaydı..  zaten masal adaptasyonlarını çok severim, bu dizide de Cinderella masalına bambaşka bir açıdan bakmamız sağlanıyor. Cinderella’nın üvey kardeşi neden kötüydü, o daha önceden neler yaşamıştı, Cinderella ve babası ile tanışmadan önce nasıl bir hayatı vardı? bu gibi bugüne kadar masalı okuyup ta hiç aklımıza gelmemiş olan sorular cevaplandırılıyordu Cinderella Sister’da. üvey kardeş evet kötüydü, aksiydi ama bunlarun hepsinin bir sebebi vardı, hayat onu bu hale getirmişti. diziyi güzelleştiren diğer faktörlerden biri ise başrol oyuncumuz Hong Ki Hoon -Cheon Jeong Myeong- idi.

bu çocuğa “Hansel and Gretel” filminde zaten bayılmıştım, o şaşkın ifadesi, sempatikliği insanı kendine hayran bırakıyordu. bu dizide de aynı tatlılıkla ve masumlulukla karşıma çıktı kendisi. Cinderella’nın üvey kardeşi nam-ı diğer Eun Jo -Moon Geun Young- ne kadar aksi ve suratsızsa bu çocuk da o kadar tatlı ve güleryüzlüydü.. hele İspanyolca bilmediği halde kıza İspanyolca öğretmek zorunda kaldığı sahneler bir harikaydı. çocukcağız ilk ders hazırlığı olarak o kadar çalışıp İspanyolca alfabeyi ezberliyor, Eun Jo ise ders başlangıcında ne dese beğenirsiniz: “ben alfabeyi ezberledim, sonraki konuya geçelim”:) çocuk kalakalıyor tabi.. ve kendisi şaşkınlık mimiklerinin en çok yakıştığı oyunculardan birisi..

diziyi güzelleştiren faktörler demiştim, Ki Hoon’a daldım gittim:) diğer faktör ise tabiki yakışıklı, kaslı, kısaca taş gibi çocuk lakabını hakeden güzel insan Taecyeon..

her diziye böyle bir yakışıklı koyuyorlar, insan bırakamıyor sonra diziyi ya hayret bir şey:) neyse, kendisi burada küçükken Eun Jo’nun ablalık ettiği bir çocuk olan ve  çocukluktan beri Eun Jo’yu seven, Han Jeong Woo karakterini canlandırıyor. dizi içerisinde çok acayip, değişik bir role sahip diyemem ama çekiciliğiyle insanı kendine hayran bırakıyor, insan onun çıktığı sahnelerde çat diye kalakalıyor resmen:)

tamam erkek oyuncularımız iyi hoş ama başrol kızımızın da hakkını yemeyelim şimdi. Moon Geun Young’u her ne kadar sevmesem de bu dizideki, özellikle dizinin başlarındaki oyunculuğu tartışılmaz harikaydı. soğuk ve kötü kızı çok başarılı bir biçimde yansıtabilmişti kendisi. ayrıca upuzun, siyah saçları da kendisine çok yakışmıştı. daha sonraki dizisi “mary stayed out all night”daki paçoz halini görünce bu güzel hallerini anımsar olmuştum.. kısaca tebrikler diyorum kendisine de:)

uff amma anlatmışım diziyi.. peki ben bu diziyi böylesine sevmişken neden yarım bıraktım? aslında tam anlamıyla yarım bıraktım da sayılmaz, 12 bölümünü -artı merak edip son bölümünü- izlemişliğim var.. her neyse, şöyle izah edeyim, en başta da belirttiğim gibi bu dizinin ilk beş bölümü gerçekten bir harika. ama daha sonra dizide yıl atlanıyor ve tüm dizi tamamen değişiyor. o heyecan, romantizm, insanı hem gülümseten hem duygulandıran sahneler bir anda yok oluveriyor. ilk beş bölümünün hatrına 12 bölüm izlemiş olsam da gerçekten çok sıkıldığımı itiraf etmeliyim. bu şekilde bir dizinin seyrinin aniden değişmesi olayını Boys Over Flowers’un 13. bölümünden itibaren yaşamıştım.. ama bu dizinin değişimi daha keskin oldu.  daha sonra dizinin çekimleri sırasında yönetmeninin değişmiş olduğunu öğrendim. dizideki değişimin de bu sebepten kaynaklandığını düşünüyorum ben.

son olarak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. görmüş olduğunuz gibi dizinin afişi bir harika. yanlız dizide afişte görülen sahnelerin hiçbiri yok. bu beni çok şaşırrttı, “herhalde yarım diziyi  bıraktım, o yüzden göremedim bu sahneleri” dedim. ama daha sonra öğrendim ki, dizinin yönetmeni değişince afişteki çekilmiş sahneler diziden çıkarılmış. çok yazık olmuş bence.. afişten anladığım kadarıyla Eun Jo Ki Hoon’un peşinden Seul’e falan gitmiş. çok heyecanlı harika bölümler ortaya çıkabilirdi..

yukarıda görülen sahne de diziye konmayan sahnelerden. burada da tahmin ettiğim kadarıyla Ki Hoon Seul’de, dizinin cinderellası Hyo Sun’u -Seo Woo- ziyaret etmiş..


bu sahne de aynı şekilde çıkarılanlardan.. burada da Eun Jo’nun Seul’e Ki Hoon’un yanına geldiğini düşünmekteyim. doğru mu düşünüyorum bilmiyorum tabi:)

sonuç olarak bu dizi hem çok sevdiğim hem de sevmediğim diziler kategorisine girerek beni şaşırtmayı başardı:)

4) A LITRE OF TEARS

pek fazla Japon dizisi izlediğim söylenemez aslında. Hana Yori Dango serisiyle epey ısınmıştım bu minik sempatik insanlara da:) daha sonra Hana Kimi falan derken takipçileri olmaya başladım. bu diziye de yine blogger arkadaşlarımın tavsiyeleriyle başladım. dramatik dizileri seviyorum, hele ki misadan sonra her yerde güzel dram arayışı içerisindeyim denebilir.. bu şekilde başladım bu diziye de. ama kısaca bana ağır geldi.. bu kadar saf, katışıksız dram beni gerçekten boğdu. çok çok etkilendim diziden. mesela başroldeki kız ellerini hareket ettiremiyor, sanki benim de ellerime bir şeyler oluyor falan.. hatta birkaç kez rüyama bile girdi bu kızcağız, rüyamda o spinocerebellar bilmem ne hastalığına yakalanıyordum falan! (ayy Allah korusun!) yalnız hastalığın adını da kısmen unutmamışım:) her neyse, işte kızın safha safha hastalığının ilerlemesi falan insanı çok sarsıyor, her dakika “iyiki sağlıklıyım” diye dua etmeye başlıyor insan:) hele başroldeki kadar iyi, güzel bir kızın o yaşta böylesine kötü bir hastalıkla boğuşması beni gerçekten sarstı. misada bile arada sırada eğlenceli sahneler, ufak komedi unsurları olurdu. bu dizi daha önce de belirttiğim gibi katışıksız bir trajedi.. ben 5 bölüm izleyebildim. “ben dayanıklıyım izlerim” diyenler izlemeli, ama sonra değişik bir ruh hali içerisine girerseniz korkmayın, sorun sizde değil:)

5) THE SNOW QUEEN

yahu ben Hyun Bin’i bu kadar seveceğimi bilseydim hiç bırakır mıydım bu diziyi aah ah.. yine bir final haftama denk gelmişti hatırladığım kadarıyla, sonra da erteledim durdum devamını izlemeyi.. her neyse, aslında bu diziyi sevmedim diyemem, zaten sadece 4 bölümünü izleyebilmiştim. bu dizide de “Karlar Kraliçesi” masalına atıfta bulunuluyordu, zaten Korelilerin Andersen masallarına olan düşkünlüğü malum:) dizinin ilk bölümü falan gayet güzeldi, karakterlerin hepsi henüz lisedeydi, başrol oyuncumuz Tae-woong -Hyun Bin- dehasıyla herkesin dikkatini çekiyordu. işin aslı daha fazla bir şey hatırlamıyorum:) daha sonra yine yıl atlanıyordu. dizinin hoşlanmadığım bir unsuru başroldeki çocuğun fazla çok fazla iyi olmasıydı. bence tuhaf, hatta bazen kötüleşebilen ana karakterler çok daha ilgi çekici oluyor.. dizide dikkatimi çeken bir bir diğer şey de bana Winter Sonata’yı anımsatmasıydı. şarkılarının tonu, yavaşlığı, sahne geçişleri falan birebir aynıydı. daha sonra yönetmenlerinin de aynı olduğunu öğrenip bu benzerliklerin sebebini anlamıştım:) kısaca bu diziyi de bırakıp tembelliğimden bir daha izlemedim. tamamlamayı düşünüyorum. sebebi de tabiki “HYUN BIN FOREVERR”:)

“Mary stayed out all night” en çok beklenen dizi^^

Jang Geun Suk bebeğimin yeni bir dizi çekeceğini duyduğum günden itibaren adeta günleri saydım denebilir. bunca zamandır hiçbir diziyi bu kadar beklememiştim. büyük bir Jang Geun Suk ve You are Beautiful hayranı olduğum için çok iyi bir haberdi bu benim için.. hele de uzun saçlı, tarz bir rockçı olacağını öğrendiğimde daha da heyecanlandım. eminim yine çok güzel bir dizi olacaktı bu da. ama.. partnerinin Moon GeunYoung olduğunu öğrendiğimde çok da sevindim denemez. bu kızdan pek hoşlanmıyorum, hatta en sevmediğim Koreli aktris denebilir kendisi için. bu antipatimin belirli bir sebebi yok. belki Cindrella Sister dizisinden dolayı soğumuş olabilirim kendisinden.. her neyse, olsun dedim Jang için izlenir, partneri farketmez benim için.. hele bir de ikinci adamın Kim Jae Wook olduğunu öğrendiğimde sevincim katlandı resmen. henüz Antique Bakery filmini yeni izlemiştim ve kendisine bayılmıştım. (şu an da Coffee Prince’ı izliyorum, kendisine hala bayılmaktayım:) ikisi bir arada harika olacak diyordum..

sonunda izledim diziyi.. izlemeyenler için konusundan kısaca bahsedeyim. bir üniversite öğrencisi olan Wi Mae Ri’yi -Moon GeunYoung- babası borçlarının ödenmesi karşılığında eski bir arkadaşının oğlu Byun Jung In -Kim Jae Wook- ile evlendirmek ister ve kağıt üzerinde evlendirir de. fakat tanımadığı biriyle evlenmek istemeyen  Mae Ri babasına bir kaza sonucu tanıştığı rockçı Kang Moo Kyul ile evlendiğini söyler ve sonuç olarak bu iki çocukla da bir süre evliymiş gibi yaşayarak aralarında bir seçim yapmak zorunda kalır..

konu her ne kadar klişe olsa da çok güzel işlenmiş. ben diziyi çok beğendim. Jang Geun Suk faktörü diziyi ne olursa olsun izlenebilir kılmış olsa da dizi de güzeldi gerçekten. dizideki hoşlanmadığım karakterler ise  Mae Ri ve Jung In oldu. bir türlü Mae Ri ve Moo Kyul’un sevgili olduğuna kendimi inandıramadım, ikisini yakıştıramadım hiçbir şekilde. Moo Kyul acayip yakışıklı, havalı, kızlar etrafında pervane falan.. Mae Ri ise silik, hiçbir çekiciliği olmayan adeta bir ortaokul öğrencisi.. 14 yaşından büyük göstermiyor. saçları bir felaket, benim saçlarım ancak banyodan çıkıp saçlarımı kuruttuğumda o hale gelebiliyor, bir kez olsun fön çekmedi saçına. artı kahküllerinin uzunluğundan yüzünü göremedim bir türlü. oysa Cindrella Sister’da kendisini çok beğenmiştim. hele ilk bölümlerdeki uzun saçlı halleri bir harikaydı. kısaca ikisi yanyana hiç ama hiç hoş bir görüntü ortaya koyamadılar. bu yüzden aşklarına da bir türlü inanamadım,  bunun bir dizi olduğu hiç aklımdan çıkamadı izlerken..

Jung In’e gelirsek, ne kadar büyük umutlarım vardı benim dizi başlamadan önce.. Antique Bakery’nin tatlı pastacısı Sun Woo’ma tekrar kavuşacaktım. öyle olmadı. feci bir karakterle karşıma çıktı kendisi. ilk bölümlerde acayip donuktu. hiçbir etkisi yoktu diziye. sonra esas kızdan hoşlanır gibi olsa da yine donukluğunu kaybedemedi ve o şekilde bitirdi diziyi. saçları da hiç hoş değildi, kendisi tam bir uzun saç insanı, saçlarını kestirince bütün havasını kaybetmiş.. malesef..

dizide ilgimi çekmiş olan karakterlerden biri de Mae Ri’nin babası oldu. ilk defa böyle bir Koreli ile karşılaştım. kendisi kesinlikle Türk olarak doğmalıymış, yanlış memlekette yaşıyor bence:) neden mi? ilk bölümde Moo Kyul’u görünce ” bu uzun saçlar da ne, kız mısın erkek misin” dediğinde gülme krizine girmiştim. adam Koreli erkeklerin kız güzelliğinde olmasına, kızlara benzer saçlarının olmasına falan alışamamış hala yazık:) bir bölümde de Moo Kyul’un annesinin kısa eteğine şöyle bir yorum yapmıştı: “şu giydiğin eteğe bak, boyun kadar oğlun var utanmıyor musun?” Kore’deki kadınları yaşlarının olmadığını, her yaşta istedikleri gibi giyinebildiklerini de bilmiyor sanki:) ve üstüne üstük bu adam Kore’deki nadir şişman erkekten birisi.. ee daha ne olsun?:)

dizinin en güzel yanı da bol şarkısının olması ve bu şarkıların çoğunu Jang’ın söylemesi:) başka bir şey istesem olacakmış yani.. bu çocuk her dizisinde filminde şarkıcı olsa, o kadife sesiyle şarkılar söylese heep:) özellikle “hello hello” ya bayıldım. bu şarkının dizinin son bölümlerinde ortaya çıkması ise yazık olmuş. main ost olacak kadar güzel.. yalnız ost konusunda çok ilginç bir şeyle karşılaştım dizide. dizinin “she is mine” adlı şarkısını ben 16 bölüm boyunca Jang söylüyor sandım ama “Sweet Sorrow” adlı bir grup söylüyormuş. özellikle şarkının nakarat kısmını söyleyen çocuğu çok merak ettim, inanılmaz bir şey, iki insanın sesi birbirine ancak bu kadar benzeyebilir.. şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz:

diziyi izledikten sonra bu şarkıyı başkasının söylemiş olduğunu öğrenince şoka girmiştim “hatta olamaz böyle bir şey yanlış yazıyor burada” demiştim:) -ki bahsettiğim yer de youtube:)- ama doğruymuş.. bu grubun birkaç şarkısını daha dinlemeliyim sanırım, ancak öyle ikna olacağım..

yukarıda görmekte olduğunuz kısım ise kesinlikle dizinin en komik sahnesi.. burada Mae Ri ve Moo Kyul zorunlu kelepçeleniyorlar ve Moo Kyul aynı gün bir barda iş bulabilmek için sahnede şarkı söylemek zorunda kalıyor. Mae Ri de bar sahibinin tuhaf bakışları karşısında Moo Kyul’un yanında dansetmek zorunda kalıyor, ama ne dans:) feci komikti kısacası.. kısa süreliğine ısındım kendisine bu sahneden sonra:)

şu gülüşe bakın ya, bir insan ancak bu kadar güzel gülebilir.. her neyse nerde kalmıştım, 14. bölümde Moo Kyul’un sahnede “hello hello”yu canlı olarak söylemesi de bir harikaydı. sanki sahnlerde şarkı söylemek için yaratılmış, bir insana şarkı söylemek bu kadar mı yakışır Allahımmm! hareketleri, kıyafetleri falan yıkılıyordu adeta, 10 numaraydı her zamanki gibi.. işte o performans:

bu diziyi 15. bölüme kadar büyük bir keyifle izledim. çünkü diğer dizilerdeki gibi çok fazla entrika yoktu, tam bir romantik komediydi, aşk dizisiydi kısacası. yanlız 15. bölümde tuhaf bir biçimde ikili ayrıldı ve sebepsiz yere karşı karşıya gelip konuşamadılar bile koca bölüm boyunca. hain senarist Jang’ın gülümseyeceği tek bir sahne bile yazmamış, çocuk adeta beton gibiydi. ama bu süreç yalnızca bir bölüm sürdü çok şükür, son bölümde yine yüzü gülebildi çocukcağızın:)

dizinin finaline gelirsek, sonunu çok fazla beğendiğim söylenemez aslında. en azından evlilikle bitmesini umardım. bu sonuçta bir dizi ve kendisini tamamlayıcı bir sonla bitmesi gerekliydi bence. yıl atladıktan sonra da hala sevgili olmaları ve Mae Ri’nin o yıllar zarfında defalarca ayrılıp barıştıklarını söylemesi olmadı bence. ancak dizilerde var olan böylesine imkansız, masalsı aşklara masalsı sonlar yakışır bence..

bu resmi de koyamadan edemedim. burada Moo Kyul Mae Ri’nin henüz yarısını örebilmiş olduğu eldivenleri takmış kızcağızı düşünmeye başlıyor ilk defa.. neyse, son olarak ben bu diziyi çok beğendim diyebilirim. sorunsuz, entrikasız rahat bir dizi izlemek isteyenler kaçırmamalı. bana da artık Jang’ın bir sonraki dizisini beklemek kaldı. o da ancak seneye dizi çeker sanırım, kendisi oldukça yavaş bu konuda.. neyse, sırada “You are My Pet” var. umarım o filmde de saçını kestirmez. bu kıvır kıvır saçlarını orada da görmek istiyorum ben!

“izlemez olaydım” dediğim filmler..

bugüne kadar sayısız film izledim, son 5 yıldır ise Güney Kore sineması ile oldukça haşır neşir oldum denebilir. izleyip sevdiğim bir diziden sonra, dizinin aktör ve aktrislerinin filmlerini izlemek büyük bir zevk oluyor benim için.. Kore sineması aslında kendini sürekli geliştirmekte, oldukça büyük mesafeler katetmekte denebilir. fakat şunu da söylemeliyim ki Hollywood sineması ile aşık atmak hatta onlardan çok farklı işlere imza atmak için kimi zaman sınırları aşan, “bu kadarı da olmaz” dedirten filmleri de çekmiyorlar değil. dikkat çekmek adına çok fazla şiddet, kan, cinsellik göze çarpabiliyor filmlerde.. bazı filmleri de “gizemli” olmak adına hiçbir şey anlatamadan sonlanabiliyor. insan “sorun bende mi acaba” dese de araştırdıktan sonra görüyor ki o filmi anlayan yokmuş meğerse:)

her neyse, kısacası benim de izledikten sonra pişman olduğum, “izlemez olaydım” dediğim, hatta ilk dakikalarında dayanamayıp bıraktığım filmler oldu. şimdi bunları aşağıda görüldüğü üzere sıralayacağım:

1). I SAW THE DEVIL

bu filmi tek başıma izleseydim eminim ilk dakikalarında bırakırdım ama topluca izleyince insan bırakamıyor istediği zaman malesef. tüm rekorlarımı kırdı denebilir kısacası. Choi Min Sik ve Lee Byung Hun gibi iki büyük oyuncu var diye izlemek istemiştim bu filmi. fakat hayatımda bu kadar kan, şiddet ve cinsellik dolu bir film görmedim. küçük kızları kaçırıp tecavüz ettikten sonra öldüren bir sapığı canlandıran Choi Min Sik adeta tüylerimi diken diken etti. adamın yaptığı her eylem detaylı bir biçimde gösteriliyor filmde. bu psikopat daha sonra bir polis memurunu canlandıran Lee Byung Hun’un kız arkadaşını da kaçırıp öldürüyor, hem de kız hamile olduğunu söylemesine rağmen ve polis katilden intikam almaya yemin ediyor, alıyor da.. hem de ne biçim.. gerçi filmin %80’ine bakamadığım için detayları hatırlayamıyorum ama feci sahneler vardı bakabildiğim kısımlarda. tüm bu vahşeti bir kenara bıraktım, konu daha güzel, daha ilginç bir biçimde sonlanabilirdi. klasik bir intikam filmi oldu sonuçta. ben acaip bir plan beklemiştim polisten. o da olmadı.. üstüne üstük psikolojim de bozuldu.. keşke üzerinde +25 yazsaydılar da almasaydım. kısaca birinciliği bu nadide filme layık gördüm:)

2) THIRST

sinemaya gidip bir türlü izleyemediğim bu filmi en sonunda bilgisayarıma indirip izleme fırsatı bulabilmiştim. fakat  sadece başını izleyebildim. devamını izlemeyi midem kaldıramadı. filmin konusunu hatırlamaya çalışırsam, ölümcül bir hastalığa yakalandıktan sonra vücudunda feci yaralar çıkan bir papaz sonunda ölüyor, daha sonra kendisine kan nakli yapılıyor ve rahip mucizevi bir şekilde yeniden hayata dönüyor. Fakat  bu kan onu bir vampire dönüştürüyor. sonra iyileşen papaz eski bir arkadaşının evinde kalmaya başlıyor ve arkadaşının karısıyla arasında tuhaf bir ilişki başlıyor.. izlediğim kadarıyla bu kadarını anlayabildim filmden . konu fena değil ama adamın hastalığı zarfında insani olmayacak bir biçimde kan kusması, vücudundaki korkunç yaralar, daha sonra arkadaşının karısıyla yaşadığı tuhaf ilişki, üstüne üstük arkadaşıyla karısının daha da iğrenç olan ilişkisi ve tüm bunların aşırıya kaçacak bir detayla gösterilmesi.. aman dedim evlerden uzak, fragmanını bile görmek istemiyorum şu an.. bu arada sevgili Nilü’nün bu filmle ilgili postunu da çok severek okumuştum, hem de tesadüfen  filmi izlemeye çalışmamdan bir gün sonra 🙂 merak edenler buyrunuz:  Thirst ^^ izlemez olaydım!

3). BREATH

yine bir Kim Ki Duk faciası.. çok denedim ama gerçekten olmuyor, ben bu adamın filmlerini izleyemiyorum, belki de sanat filmleri bana göre değil, zorlamamam gerek demek ki:)

yine hiçbir konuşma içermeyen bir film “breath” nam-ı diğer “nefes”. sadece bir iki cümle duyabiliyoruz karakterlerden. hele baş roldeki adam tek kelime etmiyor, kendisi Çinliymiş, sanırım Korece bilmiyor. gerçi bilse de pek konuşmayacaktı muhtemelen.. hatırladığım kadarıyla filmin konusu ise şöyleydi; evli ve bir çocuk sahibi Yeon haberlerde izlediği bir idam mahkumundan çok etkilenir ve onu ziyaret etmeye başlar. bu kadar.. tüm film boyunca kadın adamı ziyaret ediyor, şarkı söylüyorlar, kadın adama bazı aksesuarlar falan getiriyor -yine konuşma yok-. birbirlerinde etkileniyorlar da sanırım, öpüşüyorlar birkaç kez hatırladığım kadarıyla. sonra öyle bitiyor, “ne oldu şimdi” diye kalıyor insan ekran başında. kısacası bu yönetmenin filmleri bana göre değil, bunu bir kez daha anladım. ama “film dediğin anlaşılmaz olacak, daha gizemli olur” falan diyeniniz varsa izleyebilir.

4). I AM A CYBORG BUT THAT IS OK

bu filmi izleyeli yıllar oldu ama hala hatırlarım zaman zaman. tuhaflığıyla insana kendini hatırlatıyor demek ki.. çok çok değişikti, ama yine ne anlatmak istediğini tam olarak kavrayamadığım için sıkıldım, bitsin istedim hemen. filmde kendisini robot sanan bir kızla anti sosyal olduğu iddia edildiği için maskelerle dolaşan bir çocuğun akıl hastanesinde yaşadıkları tuhaf şeyler anlatılıyor. film öylesine çocuksu ki, gerçekle ilgili hiç bir şey yok içerisinde. fakat filmin seveni çok, hatta bu kadar hayranının olduğunu görünce “acaba ben mi anlamadım” dedim bir ara. hele ki yönetmeninin Park Chan Wook olduğunu öğrenince durup bir daha düşündüm. ama yok, ben sevmedim zevk meselesi demek ki.. filmin benim için tek artısı Bi Rain’i tanımış olmamdı. kendisiyle ilk burada tanıştık ve o tuhaf kahkülleriyle bile bana kendini sevdirdi. “vay anasını taş gibi çocuk” demiştim kendisine:) kısaca, yine tuhaf ve anlaşılmaz film sevenler izleyebilir bu filmi..

şu an aklıma gelenler bunlar.. özellikle ilk iki filmden uzak durmanızı önemle tavsiye ediyorum.. boşuna psikolojinizi bozup bir de üzerine hayatınızdan iki saat çalmayın:)

Oh Won Bin Ft Island’ı bırakmış meğerse..

Ft Island severler bilir.  Wonbin’den öncesi farklıdır, sonrası farklı. onun gidişinden sonra grup hiçbir zaman eskisi gibi olamamıştır, olamayacaktır da.. şarkıları ne kadar güzel olursa olsun, o şarkıların bir yanı eksiktir her zaman.. çünkü asıl sahibini yitirmişlerdir..

daha önce de bahsetmiştim, ben Ft Island ile tanıştığımda Wonbin çoktan gitmiş meğerse,  bunu ancak 2 ay sonra öğrenebildim ve gerçekten çok üzüldüm. çünkü o başkaydı. neden derseniz,  grubun vokalisti Hong Gi her zaman neşeli, sevimli, romantik yönünü yansıtır dinleyenlerine. tatlı çocuktur o kısacası. ama Won Bin öyle değildir. o grubun asi çocuğudur. bir şarkıya dahil olduğu an o isyankar yanını belli eder zaten. iste bu yüzden bu ikili ayrılamaz bir bütündür aslında, biri daima aşk acısı çeken romantik çocuk, diğeri ise acı çekse bile belli etmemeye çalışan isyankar çocuk..

Won Bin farklıdır, mesela canı istemezse kimse onu güldüremez, havasında değilse şarkıları berbat söyleyebilir, kimi konserlerde varlığı bile hissedilemez hatta, bir köşede gitar çalar sadece, arada bir de zor duyulan sesiyle şarkılara eşlik eder.. insanlar beni sevsin, beğensin takıntısı yoktur kendisinde, neyse odur kısacası.. ama havasındaysa sesi 180 derece değişir, gürleşir, her daim gülümser, ama yalandan değil, içinden geldiği için.. nereden biliyorsun derseniz, onlarca konserini izledim grubun. artık onları çok ama çok iyi tanıyorum. özellikle Won Bin’i..

yukarıda görülen son şarkısıyla beraber WonBin gruba veda etmiş meğerse.. grup üyeleri ağlamaktan şarkıyı söyleyemiyorlar, ki izlemiş olanlar bilir, buradaki “the one” şarkısı grubun 5 üyesinin de en mutlu olduğu klibin şarkısıdır. sanırım bu yüzden sahnede hepsine ayrı bir dokunmuş bu şarkı..

ikilinin bu resmini çok seviyorum, ne olursa olsun dost oldukları izlenimini veriyor bana. her neyse, Won Bin sonunda geri döndü. geçen Kasım ayının 11’inde “i love you and i love you again” adlı bir solo single çıkardı. bu albüm benim beklentilerimi pek karşılamamış olsa da dönmesinin vermiş olduğu sevinçle “aman döndü ya o yeter” dedim sadece. daha sonra ise yakın zamanda “c’mon girl” adlı Japonca bir single daha çıkardı. şarkı her neyse de, klibi izleyince açıkçası çok şaşırdım. benim cool, karizmatik Won Bin’im etrafı kızlarla sarılı bir biçimde şarkı söylüyor, adeta piyasadaki sıradan popçulardan biri olmuş, o asi ruhundan eder kalmamış. her ne kadar boyuyla, posuyla, kaslarıyla klipte hoş görüntüler sergilemiş olsa da, ben eski Wonbin’imi istiyorum:(

işte bu da bahsettiğim klip;

yazımın bu son kısmında grubun “cling” şarkısını paylaşmak istedim. çünkü Hong Gi- Won Bin ikilisinin en uyumlu olduğu, birbirlerini en güzel tamamladıkları şarkı bu diye düşünüyorum. şarkıyı dinleyenler neden bahsettiğimi anlayacaklardır. işte böyle eski şarkılarla yetineceğim artık, yapacak bir şey yok. bu arada şarkı grubun Tokyo konserinde 2007 yılında söylenmiştir. buyrunuz;

Hong Gi “Snow Flower”ı söylerse..

bu videoyu geçen sene yine tesadüfen bulmuştum. ben ki misayı izledikten sonra snow flower’ı her duyduğumda gözleri dolan biri olarak bu şarkıyı bir de Hong Gi’den dinleyince gözyaşlarımı tutamamıştım.. o büyüleyici sesiyle yine harikalar yaratmış.. aslında her şarkının orijinal versiyonu dışında bir de Hong Gi versiyonu olsa ne güzel olur benim için.. öyle olunca da şarkıların aslını bir kenara atarım ben kesin, kendimden biliyorum:)

%d blogcu bunu beğendi: