Aylık arşivler: Haziran 2011

iki sınav arası güzel bir mim: sorularla masalevi^^

keşke gerçekten bir masalevim olsa da sessiz sedasız uyusam saatlerce dediğim günlerdeyim sayın okuyucular.. uykusuzluk beni benden aldı resmen.. dün saat 2 buçuk civarında yatıp 6’da kalktıktan ve saatlerce ceza hukuku çalıştıktan sonra insanları çift görmeye ve algıda sorunlar yaşadığımı fark etmeye başladım.. şu kafayla bir şeyler yazmaya çalışmam da ilginç, tuhaf bir mazoşistlik var bende ya hayırlısı 🙂

tamam tamam ben iyiyim.. sessiz sakin evimde uyuyorum şu an aslında.. ( bir üst boyut: şizofreni 🙂 ) evime kahve (özellikle üçü bir arada denilen o sınav kahveleri), okunan her türlü belge, kağıt, not  vs., ve üzerinde fotokopi kokusu bulunan hiçbir madde giremez.. bak o zaman algısal sorunlarım da düzelir eminim 🙂

dertlerimle başınızı şişirdim, bu yazdıklarımı bir ay sonra okuyunca “ay ne sapıtmışım” diyeceğim eminim 🙂 gündem konuları bittiğine göre esas mevzuya geçelim..birkaç hafta önce sevgili Hikaru‘dan yeni bir mim geldi.. yine eğlenceli sorular bizi bekliyor.. hani desti izdivaç programlarında çiftler birbirine soruyor ya o cinsten, benim sevdiklerimden kısacası 🙂 bu arada en sona bir de kendi sorumuzu eklememiz gerekiyormuş, ben ne eklesem acaba 🙂 neyse biz bir başlayalım gerisi gelir;

Takıntınız var mı? Varsa anlatıverin lütfen

takıntısı olmayan insan var mı ki kardeşim ohooo 🙂 elbette bende de vardır ufak çaplı birkaç tane.. meselaa;

yemek yiyeceğim yerlerde kaşık çatal ve bıçakları silmek: evet pek hoş bir takıntı değil gerçekten, diğer insanlara vebalıymış gibi davranmak anlamına gelen bu takıntımdan ben de pek hoşlanmıyorum ve kurtulmaya çalışıyorum, yavaş yavaş bunu başardım da.. azimli kızın hali başka 🙂

sonraa, telefonumun alarmını kurduktan sonra (özellikle kesinlikle erken kalkmam gereken durumlarda)  defalarca kontrol etmem! kendi kendine güvenmeyen septik insan= ben 🙂

evin kapısını çekip kilitledikten sonra tekrar açıp ocağı, kapıları, ütüyü vs. defalarca kontrol etmem..

sıkıldığımda bir şarkıya yüz kez baştan sona mırıldanmam, hem de etrafımda neler konuşuluyor, ne yapılıyor umursamadan, ayrı bir boyutta gezercesine 🙂 ki bu arkadaşlar tarafından en çok dalga geçildiğim noktalardan biridir 🙂

gerginken, sıkıldığımda vs. bacağımı bıkmadan usanmadan sallamaya, titretmeye devam etmem, biri beni “yeterrr!” şeklinde uyarana kadar..

düşünsem daha da bulurum aslında.. oha listeye bir bakın, takıntılar kraliçesi miyim, obsesif kompulsif miyim neyim ben? 🙂

Evde yangın çıksa kurtarılacaklar listenizin ilk 3 sırasında hangi eşyalarınız var?

bilgisayarım

çantam

mezuniyet elbisem (bir daha asla arayamam haayıır 🙂 )

Pizzanızı neli seversiniz?

peynir, salam, yeşil zeytin, mısır, sucuk

En çok hangi tür filmleri seversiniz?

korku gerilim.. özellikle psikolojik gerilim.. öyle kanlı bıçaklı testere tarzı filmler değil. mesela shutter island, mad house, a tale of two sisters, gothika, oldboy.. vs. bu filmlerden her biriyle ilgili yazılar yazma, yapma yorumlar yapma niyetindeyim.. hadi bakalım 🙂

En sevdiğiniz çizgi film kahramanı hangisi?

çok var ya.. ama tabiki ilk aşkım kaptan Tsubasa’mı asla unutamam.. ben ilkokula yeni başlamıştım bir anime yayınlandığında.. Tsubasa aylarca çalıştığı bir maçı haksız biçimde kaybetmişti. saatlerce ağladığımı hatırlarım.. ne tatlı şeydin sen Tsubasa 🙂

sevdiğim diğer kahramanları da yazayım da alınmasınlar sonra 🙂

Terry (Candy’nin uzun saçlı cool sevgilisi)

Fred Çakmaktaş

George Jetson ve oğlu Elroy 🙂

Gözlüklü Şirin 🙂

şimdilik bu kadar..

Lakabınız var mı? Varsa bunu da söyleyiverin lütfen 

öyle üzerime yapışmış bir lakabım yok aslında.. lisede bir ara kelimeleri hafızamda tutabilme becerim yüzünden “redhouse” lakabına maruz kalmıştım 🙂 bu aralar ise pek de uzun olmayan boyum sebebiyle arkadaşlar “bıdık” derler..

Yapmayı çok istediğiniz, hep hayal ettiğiniz bir şey var mı?

olmaz mı olmaz mı.. mesela milletvekili olup yıllarca sadece el kaldırarak babamın maaşının 10 katını kazanmak.. öhö öhö sol tarafımdan geldi bu ses dikkate almayın 🙂 sağ tarafıma döndüm hemmen ve tozpembe hayallerimi açıklıyorum:

yine yine yine Uzakdoğu gezisi diyeceğim. e bir çekikseverden ne beklersiniz.. ama öyle üç beş günlük bir gezi değil, tüm uzakdoğu ülkelerinin sokaklarını tek tek arşınlamak istiyorum.. çok mu şey istiyorum kardeşim 🙂

diğer maddi hayallerim eminim hepinizin hayallerini de süslediğinden yazmama gerek yok 🙂

Zaman makinanız olsa ve tek bir zamana/mekâna gidip gelme seçeneği verilse hangi zamanı seçerdiniz?

29 mayıs 1453.. İstanbul.. gemilerin karadan yürütüldüğü o ana gitmek isterdim.. düşünmesi bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor..

ikinci bir şans daha verilseydi de 12 eylül 1980’e gitmek isterdim.. yer yine İstanbul.. sabah sokaklar bomboş, televizyonda Kenan Evren o meşhur konuşmasını yapıyor.. bu konuda o kadar çok kitap okudum, film belgesel izledim ki gerçekten o günler okuduğum izlediğim gibi mi hep merak etmişimdir.. tarih pek iç açıcı değil farkındayım bu arada 🙂

Dünya üzerinden silmek istediğiniz 3 şey nedir?

aklıma gelen ilk soru 🙂 bu soru üzerine bir sürü kişisel cevap verilebilir aslında.. şu an hangimiz birilerinin bir şeylerin yok olmasını istemiyoruz ki.. ama ben öyle yapmayacağım, tüm insanlığı düşünerek çoğumuzu mutlu edecek cevaplar vereceğim.. kafamın üzerinde bir halka ışıldıyor şu an 🙂

öncelikle Koreli senaristlerin toptan yok olmasını, yerine yeni senaristlerin gelmesini diliyorum.. ya da onlara ikinci bir şans vermem gerekirse yazdıkları dizilerin son bölümleri 10 kişilik bir jüri tarafından denetlenecek ancak 10’u da beğenirse yayınlanabilecek.. (Hong Sisters yok olmasın ama, onlara da son bölüm yazma yasağı getireceğim çözümüm hazır nihaha) kardeşim süper bir dizi de sonunda batırmasın şaşıracağım, isyanımlardayım o kadar yani 🙂

sonraa, şu Amerika denen kıta da yok olsun.. Hikarucum artık kusura bakma 🙂  seni de eşdeğerde daha az emperyalist bir ülkeye naklederiz canım ne olacak.. hayallerimizin de sınırı yok ya 🙂

son cevabım da Nihat Doğan olsun.. onu Dominik Sahillerine göndermek yetmez, direk süblinleşip yok olmalı bence 🙂 neyse daha fazla yorum yapmadan bitireyim bu yazımı 🙂

her ne kadar sürç-ü lisan ettimse affola.. sınavlardan sonra görüşmek üzere.. bu eğlenceli mimi Tarih84‘e ve Deniz‘e paslıyor, hepinize iyi geceler diliyorum^^

 

Reklamlar

En acıklı 5 nostaljik Türk filmi: mim^^

herkese selamlarr^^ iki adet veciz sınav haftasının tam ortasında bulunmakla beraber rüzgarlı ve hafif yağmurlu bir cumartesi günü yine karşınızdayım 🙂 günlerdir yüzüne bakamadığım bloğuma bir uğrayayım dedim ve aklıma sevgili La Fea‘nın haftalar önce bana göndermiş olduğu “en acıklı Türk filmleri” mimi geldi. şu an yazmanın tam vaktidir, kafamızı da bir güzel dağıtalım efendim 🙂

aslında ben ve benim kuşağımdakiler Türk filmlerinde ağlayabilme güzelliğinden bir parça mahrum kalmış insanlarızdır. belki de  o temiz, el değmemiş duyguları şu günkü teknolojik harikalarla dolu yaşantımızda anlamamıza imkan yoktur kim bilir.. mesela annemin hıçkırıklara boğularak izlemiş olduğu bir Türk filmi bana çok anlamsız gelebiliyor.. ama yine de gözlerimi dolduran yüreğimi burkan Türk filmleri de elbette yok değil.. bu filmlere bir göz atalım bakalım..

1) AİLE ŞEREFİ

 

 

Türk filmlerinin iki vazgeçilmezi bir filmde boy gösterir de o film sevilmez mi.. Münir Özkul ve Adile Naşit, anne ve baba deyince benim aklıma gelen iki isimdir, diğer anne babalar asla onlar kadar sevdirememişlerdir bana kendilerini.. her ne kadar bu ikilinin komedilerini daha çok sevsem de bu film kalitesiyle dramın da hakkından gelmiştir gerçekten..

 

 

filmi hala izlememiş olan varsa konusundan biraz bahsetmek gerekir.. maden suyu satarak para kazanan Rıza ve karısı Adile beş çocuğuyla kıt kanaat geçinmeye çalışmaktadırlar. çocuklardan kimi okumakta kimi çalışmaktadır.  bir de kızı evlenip kocasıyla bu aileye içgüveysi gelince ailenin sorunları daha da artar. bir gün zengin veledinin teki evin en küçük oğluna çarpar, çocuk sakat kalır üstüne üstük de ailenin kızına musallat olur. ve artık bu zengin veledi ile oğlu için her şeyi yapmaya hazır babası ailenin başına çok pis bela olacaktır.. ama ailemiz ne kadar fakir olursa olsun gururundan ve şerefinden asla ödün vermeyecektir.. her neyse iyice Türk filmi moduna girdim ben de 🙂 o çocuğun babasının bu insanlara yaptıkları insanı çileden çıkarıyor her izlediğimde.. hele ablaları çocuğunu kaybettiğinde, evleri yandığında falan dayanamayıp koyveriyorum ben artık.. bu film izlenmeye değer diyorum sadece..

2) VARYEMEZ

 

“Varyemez” için pek de nostaljik bir filmdir diyemeyiz, film 1991 yapımı ama gözlerimi dolduran beni etkileyen filmlerden olduğu için onu da yazmak istedim. bir kere başrolde Kemal Sunal var. komedi işinde kendisi zaten bir numara, ama söz konusu dram olduğunda da işinin hakkından öyle güzel geliyor ki şaşıp kalıyor insan. oyuncu olmak için doğmuş kısacası ne diyeyim..  filmin konusundan bahsedersek, Ragıp Elibol çok zengin ama bir o kadar da cimri bir iş adamıdır. ilk karısından ayrılmış, ikinci karısı ve iki çocuğuyla yaşamaktadır. oğlu üniversitede okumakta, kızı da evde koca beklemektedir. bir gün parasızlıktan istedikleri hiçbir şeyi yapamayan dört genç kaçırır Ragıp’ı. bir örgüte mensup olduklarını ve fidye isteyeceklerini söylerler. sonra bir telefon kulübesine giderler ve başlarlar Ragıp’ın yakınlarını aramaya. fakat kimse işi ciddiye almamakta, alsalar bile para konusunda kılını kıpırdatmamaktadır. en sonunda Ragıp eline telefonu alır, milleti kendi aramaya başlar ama sonuç yine de değişmez. adam tanıdığı herkesi arar askerlik arkadaşına kadar.. fakat annesi bile oralı olmaz.. ve Ragıp acı gerçeği anlar.. hiç seveni yoktur ve bugün ölse kimsenin umrunda olmayacaktır.. filmin sonunda da herkese büyük bir ders verir..

filmin ilk yarısında komedi unsurları bol olsa da alt metinde dram daha ağır basmaktadır. hele herkesten umudunu kestiğinde Ragıp’ın yaptığı o konuşma ve dört gencin de gözyaşlarına boğulması insanın tüylerini diken diken eder. ve insan filmin sonunda kendine sorar: ” peki benim başıma böyle bir şey gelse kim benim için fedakarlık yapar? yarın ölsem arkamdan kim üzülür ve en önemlisi neden üzülür?..”

3) GÜNAH BEN DE Mİ?

 

 

bu film de kaç kez rast gelirsem geleyim izleyeceğim filmlerden biri.. konusu gerçekten çok güzel, şu an bu konuda yeni bir uyarlama yapılsa eminim oldukça ilgi çeker.. evet karşımızda yine entrika ve aşk dolu harika bir Kerime Nadir romanı daha! başrollerde Türkan Şoray ve Engin Çağlar!!

hatırladığım kadarıyla konusundan bahsedeyim.. Haluk askeri liseden mezun olduktan sonra halasının kızı Nüvit ile evlenir. daha sonra Balkan Savaşı’na gidip döndüğünde karısını akrabalarından birinden kıskanarak boşar ve Anadolu’ya gider. orada uçağı düşünce esir olan bir Rus askerini serbest bırakır.. buradaki amacını tam olarak anlayamamıştım ama sorgulamıyorum tabi 🙂 daha sonra kendisi de Ruslara esir düşer ve orada tesadüfen karşısına serbest bıraktığı asker Piyer çıkar. tabi çocuk yaşar. artık Rusya kazan Haluk kepçe hayatını yaşamaya başlar. ve bir gün karşısına Rusya’ya sürgün gelmiş Ali Rıza adında bir Türk avukat ve karısı Nüvit çıkar!!! bir de çocukları olmuştur.. tabi Haluk sinirlenir falan.. neyse sonra Haluk Piyer’in babasıyla karşılaşır ki burası filmin en önemli noktasıdır çünkü bu adam Haluk’un geçmişiyle ilgili acayip bir sırrı taşımaktadır.. (anamm ne biçim anlatıyorum öylee 🙂 ) sonra Haluk pişman olur, Nüvit’ten af diler, çocuğun kendinden olduğunu öğrenir.. ama bu geçmişteki sır yüzünden film çok acayip yerlere gidiyor daha sonra anlatmayayım.. sona doğru hepten dramlaşan bu film benim için acıklı Türk filmleri kategorisinde en iyilerden biridir. en önemli kısmını anlatmadım bu arada izlemeyen varsa bir nostalji gecesi yapıp izlesin derim 🙂  müzikleri de çok güzel gerçekten.. hele filmde sık sık  çalan Rus halk şarkısı “polyushka-polye” çok etkileyici kesinlikle..

4) ZÜĞÜRT AĞA

 

işte tek kelimeyle harika bir film.. bu filmi her izlediğimde hem gülmekten hem de ağlamaktan gözümden yaş gelir.. Şener Şen bu filmde gerçekten devleşmiştir, insana söyleyecek söz dahi bırakmaz..

konusunu uzun uzun anlatmama gerek yok sanırım.. bu filmi izlemeyen kalmamıştır diye düşünüyorum.. kısaca Haraptar köyünün ağası Şener Şen’in her an eli kulağında “ben karı istiyem” diyerek gezen 80’lik babası gerdek gecesinde ölür. ağa da kuraklık ve daha birçok sebepten ötürü topraklarını satar ve iki karısı, çocuklar,ı marabaları ve yanaşmalarının kızı Kiraz’la büyük şehre göçer.

 

birçok iş kurma projesi hayal kırıklığıyla sonlanır. açtıkları Haraptar Market kısa zamanda topu atar. market sahneleri bir harika kesinlikle, ağanın peynir tarttığı sahne  insanı gülmekten öldürebilir 🙂 tabi bu arada başından türlü türlü felaketler geçiyordur ağanın öyle böyle değil.. daha sonra domates satmaya karar verirler. ağanın elinde megafon sessiz sessiz “dumatiiiss dumatiis” diye bağırması da bomba sahnelerdendir. marabaların “bağır ağam bağır” demeleriyle bağırmaya çalışsa da olmaz.. o çalışacak adam değildir ne yapsın 🙂

 

böyle bir çok komik sahnenin dışında iç burkan bir sürü şey de yaşanır filmde. örneğin ağanın marabalarına “gidin” diyerek onları azat etmesi çok dramatiktir. Şener Şen yine yapacağını yapar yani.. sonra Kiraz’ın bileziklerini satıp parayı ağaya vermesi ve ağanın ezilip büzülmesi.. ve elbette filmin sonunda ağanın çizmelerini satması ve o plastik terlikler içinde ayaklarını büzüştürerek çiğ köfte satması.. işte burada insan gözyaşlarını tutamaz gerçekten.. bir de filmin en güzel sahnesi elbette ağanın harakiri yapmaya çalıştığı sahnedir, ama büyük şehrin bıçağı buna da izin vermez ve bükülür 🙂 tabi burada ağa isyanın dibine vurur, insan da gülsün mi ağlasın mı bilemez..

züğürt ağa bir klasiktir.. izlemeyen kaldıysa yazık ediyor demektir.. benim bile tekrar izleyesim geldi.. finallerden sonra artık 🙂

 

5) SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM

 

 

bu filmi yazmasam olmazdı şimdi.. her insanı – en taş kalplisinden en duygusalına kadar- etkilemeyi başaran harika bir film “Selvi Boylum Al Yazmalım”. kamyon şoförü İlyas ile al yazmalı Asya’nın aşkını anlatır. herkese her şeye rağmen evlenir bu ikili. Samet adında bir de çocukları olur. fakat İlyas saçma sapan bir meseleyi gururuna yediremediği için karısını aldatır ve Asya’da bunu kaldıramaz, oğlunu da alıp uzaklara gider ve Cemşit ile karşılaşır. oğluyla kendi çocuğuymuş ilgilenen ve kendisini çok seven bu adamla evlenir ve yıllar sonra yine İlyas ile karşılaşır. şimdi ne yapacaktır.. aşk mı önemlidir sadakat mi.. ve Asya kararını verir.. “sevgi emektir” diyerek Cemşit’i seçer. işte bu noktada herkes kendine sorar: “ya ben.. ben neden aşkın peşinde koşuyorum ki benim için emek vermeye hazır bunca insan varken..” kısaca bu filmde herkes kendinden bir şeyler bulabilir.. özellikle aşkta hiiç şansı olmayanlar..

benden bu kadar.. farklı tarzlarda, farklı yönlerden insanı etkileyen, gönül telimizi titreten birkaç filmi elimden geldiğince anlatmaya çalıştım.. Uzak doğu ve Hollywood sinemasına bu kadar düşkünken bazen kendi filmlerimizi çok ihmal ediyoruz. belki de çocuklarımız bu filmlerden habersiz büyüyecekler kim bilir.. böyle olmaması için elimizden geleni yapmalıyız çünkü bu güzelliklerden her nesil pay almalı kesinlikle.. herkese iyi günler diliyor ve gitmeden bu mimi Winpohu‘ya ve Makino‘ya paslıyorum. annyeong^^

 

Myu no Anyo Papa ni Ageru: Myu Babasına Bacaklarını Verecek..

bugün itibariyle final haftasına girmiş bulunmaktayım, vatana millete hayırlı uğurlu olsun 🙂 ödev hazırlamaktan bloğa da uğrayamaz oldum.. neler oluyor bugünlerde peki.. herkes dizi izliyor bir kere.. spoiler tuzağına düşmemek için bloglara, twittera giremez oldum resmen 🙂 gerçi ben zaten bitmeden dizi izleme taraftarı değilim, sonra sinir hastası olup çıkıyorum Allah korusun^^ hepsi bitsin temiz temiz izleriz işte 🙂 ama daha izlemeden Hong Sisters dizisi “the Greatest Love”a garanti verebilirim, bu kadınlar bugüne kadar beni hiç şaşırtmadı.. sonraa.. Muscle Girl’ün 7. bölümü yayınlandı.. aah ah her ne kadar Hong Gi’nin en son twittera attığı resim sonrasında hakkındaki iddialar ayyuka çıkmış olsa da, ben kulaklarımı kapatıyorum ve Han Kyul gibi: “İster ŞEY ol ister uzaylı.. yeter ki çaktırma” diyorum 🙂 vee “You Have Fallen For Me”nin 2 adet teaser’ı gün ışığına çıktı.. Yong Hwa yine formunda Rabbim ne tatlı şey bu çocuk ya 🙂

bu arada geçen gün Arirang TV’de “Love Girl’ün klibini yakaladım gereksiz bir sevinç yaşadım kendi kendime^^ ama klip çok güzel ya oturup defalarca izleyebilirim 🙂 böylece de konuyu iyice dağıtmış oldum ne güzel.. ne anlatacaktım ben? evet, geçen gün Sarangni‘de çok sevdiğim iki oyuncunun bir filmine rastladım ve hemen indirdim, akşamına da izledim.. filmin adı “Myu no Anyo Papa ni Ageru” yani “Myu Babasına Bacaklarını Verecek.”

oyuncular ise Japon starlarımızdan Matsumoto Jun ve karizmatik insan Karina.. ha bir de tatlılar tatlısı minik Hatakeyama Rina.

aslında filmin konusunu okuduğumda pek hoşlandım diyemem çünkü “Bir Litre Gözyaşı”ndan sonra böyle hastalık konulu ve gerçek hayat hikayesinden uyarlama dizi film izlemem demiştim ama Matsumoto için izlenir boşver dedim kendime, iyi ki de demişim.. film gerçekten güzeldi..

filmin konusundan kısaca bahsedersek Yamaguchi Hayato ilk görüşte aşık olduğu Aya ile evlenir ve Myu adında dünya tatlısı bir kızları olur. fakat Myu 4 yaşına geldiğinde Hayato yürürken düşmeye ve ellerini düzgün biçimde kullanamamaya başlar. CIDP hastalığına yakalanmıştır ve hastalık hızla ilerlemektedir. daha sonra hem kendisi hem de kızı ve karısı için büyük bir mücadele başlar.. fazla bir şey söylemeyeyim izleyin görün diyorum..

filme dair birkaç şey söylemem gerekirse, Matsumoto Jun yine farkını ortaya koymuş derim. bu adam her rolün hakkından ne de güzel geliyor. üstüne üstük bir de bildiğiniz yakışıklı yani 🙂 tamam işte ideal oyuncu profili daha ne olsun.. filmdeki rolü de nasıl tatlıydı, pamuk gibi bir kocayı ve babayı canlandırıyordu. düşünsenize bir kocanız var (ya da karınız) sabah kalktığında makyaj kutunuzdan çıkan tıkırtılar onu mutlu ediyor, çamaşır makinasının çıkardığı ses, eşi soğan doğrarken bıçağın çıkardığı ses onu mutlu ediyor, adam bu sesleri duyduğunda gözlerini kapatıp kendinden geçiyor.. her ne kadar hayali bir karakter olsa da izlemesi bile güzeldi..

Karina yine harikaydı, cool kadını oynamak için doğmuş ne diyeyim.. ve Myu… dua ederken “babamı niye iyileştirmiyorsun ha!” diye isyan edişi bile çok tatlıydı.. bu üçü gerçekten harika bir aile olmuş..

bu filmi indirin bir köşede dursun, yorgunsanız, kafam boşalsın diyorsanız o an işinize yarayacak emin olun^^

ilk mim: 13 soruda masalevi^^

iki aylık çiçeği burnunda bloğuma ilk mim Tarih84Winpohu ve Secret‘den geldi, triple mim aldım anlayacağınız 🙂 ben de bekletmeden yazayım dedim.. eğlenceli bir konu seçmişler, hele biz dedikodu sever kızlar için okuması da yazması da çok zevkli.. neyse başlayayım ben..

Hayalindeki meslek nedir?

burada gerçekçi mi olayım yine hayallere mi dalayım bilemedim. ben aslında böyle çok ünlü bir idol grubun solisti olmak isterdim. böyle hayatını sevdiği şarkıları söyleyerek geçiren bir insan olma fikri bana inanılmaz cazip geliyor. ama grubum bir erkek grubu olmalı kız gruplarından hiç haz etmiyorum. bunun için benim de erkek olmam gerekiyor tabi ama sorun değil sonuçta hayal kuruyoruz 🙂 böyle dünya turnesine falan çıkayım zenci, çekik gözlü hayranlarım falan imza günlerime gelsin ayy ne güzel olur 🙂

tabi bu biraz uçuk ve imkansız bir hayal oldu. şu an ne yapmak istersin derseniz bir pastanem olsaydı, her yer kahve çikolata kokularıyla dolsaydı derim. şöyle bir de Le Cordon Bleu mezunu yakışıklı tatlı bir pastacım olsun, bana Fransız tatlılarını yapmayı öğretsin, biz ikimiz yiyelim falan 🙂 ehem ehem tabi patronu olarak tatmak zorundayım onları değil mi 🙂 pastanemde birkaç masa olsun, hergün gelen müşterimle sohbet edeyim, masalarda kitaplar dergiler olsun, güzel müzikler çalsın (Korece şarkılar çalacak tabi 🙂 ) televizyonumuzda KBS World yayınlansın bütün gün 🙂 tabi böyle bir mekana kim gelir bilmiyorum artık 🙂

Yazın sürmeyi en sevdiğin parfüm?

ben avon parfümlerini çok seviyorum özellikle yazın avonun çiçek kokulu parfümleri çok işe yarıyor. bu aralar Bali Bliss kullanıyorum ama çabuk sıkılıyorum kokudan, her an değiştirebilirim 🙂

En önemli makyaj hileniz?

öyle her gün ağır makyaj yapan biri değilim. içimden gelmesi lazım öncelikle. severek yapıldığında güzelleştiriyor makyaj insanı çünkü. bir de gittikçe bozulmaya devam eden gözlerime makyaj pek iyi gelmiyor sanırım, herkesi bulanık görmeye başlıyorum.. makyaj hilem var mı acaba bir düşüneyim.. kesinlikle gözümün içine kalem çekmem gözlerimi çok küçük gösteriyor. göz farımı bütün göz kapağıma uyguladıktan sonra bir ton koyusunu göz kapağımın hemen üzerine uygularım. ve göz farının altına kesinlikle bir kat beyaz far sürerim o keskin rengi yumuşatması için.. ruj sürmeyi pek sevmiyorum onunla ilgili bir şey söyleyemeyeceğim 🙂

Çay mı kahve mi? Şekerli/şekersiz,Sütlü/sütsüz?

sütlü kahveyi de çok severim ama çaysız bir hayat düşünemiyorum. gün içinde içmezsem kesinlikle başım ağrır..  sütsüz limonsuz tek şekerli içerim 🙂

Tam şu anda kucağınıza bir cin düşseydi ve 3 dilek hakkiniz olduğunu söyleseydi, ne olurdu?

varya şu soruya en çok ihtiyacım olan dönemdeyim herhalde şu aralar..

1. güzel bir uzakdoğu turu isterdim. önce Güney Kore sonra Japonya sonra Tayland Vietnam falan böyle sokaklarına karış karış gezeyim. tabi bu hayalimin gerçekleşmesi için dertsiz tasasız paralı bir şahsiyet olmam gerekiyor, para dilemekten kurtuldum yani 🙂

2. süpper bir Ft Island konserine gitmek, onları en önde izlemek, “are you leeeediiyyyyy” diye bağıran Hong Gi’ye “yeeeeeeeeeeees” diye çığlıklarla cevap vermek isterdim. tabi konserde Won Bin de olacak onu söylemiyorum bile.. bunun için de bu tatlı çocuğun gruba dönmüş olması gerekiyor tabi dileğimi gerçekleştiren cin bunu gözden kaçırmaz umarım 🙂

3. şu an vereceğim kararların geleceğim de nasıl sonuçlar doğuracağını görmek isterdim. hatta sonuçları  gördükten sonra her şeyi bana gösteren aynanın geleceğimde  kötü sonuçlar varsa bana ne yapmam gerektiğini söylemesini de isterdim.. ayna da bana “sen bilirsin, senin kararın” derse bilmiyorum artık ne yaparım 🙂 bir sinir krizi ardından da gülme krizi beni bekler herhalde 🙂

Kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği ve tatlı. Bu öğünlerden ömrünüz boyunca yalnızca bir tanesini seçmek zorunda kalsanız,hangisi olurdu?

akşam yemeği derim elbette.. eskiden acayip kahvaltıcıydım ama artık kalkınca canım hiçbir şey istemiyor. öğlen de öyle geçiştiriyorum ama akşam acıkıyorum yani.. biz sağlıksız Türkler akşam yemeğini seviyoruz ya 🙂 ama yemeğin üzerine bir tatlı da olsa fena gitmez bence 🙂

Eğer Hello Kitty olsaydınız, kurdelanız ne renk olurdu?

işte bu renk olsun.. Ahmet’in gözlerinin rengi.. nasıl bir renktir bu ya 🙂

Eğer ömrünüz boyunca yalnızca bir tane takı takma seçeneğiniz olsaydi bu ne olurdu?

herhalde yüzük olurdu, yüzük takmayı çok seviyorum . ama Kore dizilerinden sonra kolye manyağı oldum diyebiliririm. evin heryerinden bir kolye ucu çıkıyor. ama her dizide cool jön, esas kıza şöyle anlamlı bir kolye vermeden dizi bitmiyor. ben her diziden sonra gümüşçüye gidip bir bakıyorum benzer bir şeyler var mı diye 🙂 ama yine de bu soruya cevabım yüzük olacak 🙂

Sahip olmak istediğiniz bir yetenek?

bu soruyu ilk gördüğümde böyle akıl okumak, geleceği görmek gibi fantastik cevaplar geldi aklıma. ama sonra düşündüm de bu yeteneklerim olsa yaşayamam ki.. geleceğimi görsem iyice hiçbir şeye karar veremem ortada kalakalırım kafam karışır aptala dönerim.. akıl okusam da böyle herkesin birbirine yalan söylediği, sahte gülümsediği ve birbirinin arkasından konuştuğu bu dünyada kafayı yerim herhalde. paranoyak manyağın teki olur yalnız başıma kalıveriririm.. Allah bize bu yetenekleri vermediyse elbette bir bildiği vardır diyorum ve daha sanatsal bir yetenek isteyerek soruya keman çalabilmek şeklinde cevap veriyorum. bir anda bir sihirle şahane  keman çalan bir virtüoza dönüşsem, şahane parçalar bestelesem çalsam, konserler versem.. mutlu olurdum sanırım.. ilk önce de şu parçayı çalardım herhalde:

Bitince almaya devam edeceğiniz bir kozmetik ürünü?

flormar kalem eyeliner.. göz üstü makyajı için bir harika.. tabi dudak nemlendiricileri de ömür boyu satın alınan ürünlerden oluyor..

Eğer geleceği görme şansınız olsaydı, görmek ister miydiniz? Evetse tam olarak neyi görmek isterdiniz?

aa biraz önce tesadüfen cevap vermişim bu soruya.. geleceğimi görürsem geri döndüğümde bunun etkisinden kurtulamazdım herhalde. kötü şeyler de görmek var bunun sonunda.. insan umudunu kaybeder hem, bence iyi bir fikir değil..

Gizli ünlü aşkınız kim?

gizli ünlü aşkım var mı ki? Koreli aşklarım pek gizli değil yeri geldikçe yazıyorum.. o zaman en eski ünlü aşkımdan bahsedeyim: Leonardo Di Caprio.. bu adama en az Johnny Depp’e olduğum kadar hayranım, hatta oyunculuğunun ondan çok daha iyi olduğuna da inanıyorum. kendisiyle aşkımız Titanic ile başlamış olsa da Zindan Adası ile perçinlendi, Inception ile katmerlendi diyebilirim.. her filminde beni kendine daha da hayran bırakıyor. umarım kendisini en yakın zamanda bir başka Martin Scorsese filminde daha görebilirim..

Neden blog tutmaya başladınız?

benim blog tutma hikayem biraz uzun ama okumak isterseniz yazabilirim.. tamam tamam yazayım en iyisi.. benim blog tutmaya başlama sebebim Nilü‘dir.. öncelikle belirtmeliyim ben iki üç ay öncesine kadar hiç blog okumazdım, uzun yıllardır Güney Kore ve Japonya’nın her türlü faaliyeti ile iç içe olmama rağmen, merak edip kim ne yazıyor diye hiç düşünmemiştim bile.. interneti araştırma yapmak ve 10 dk facebookta takılmak için kullananlardandım. ama kardeşim bu yaz Nilü’nün bloğunu okumaya başlamış çok sevmiş, bana da her gün anlatıp duruyordu.. bir gün merak edip ben de baktım, yazıları hoşuma gitti.. sonra aradan aylar geçti, sanırım bundan 3 ay önceydi, vizeden çıkıp bitkin bir halde tıka basa dolu bir tramvaya binmiş, sınav soruları aklıma gelmesin diye de son ses müzik açmıştım.. bangır bangır Ft Island- Reo Reo dinliyordum.. yanıbaşımdaki kız koluma dokundu ve: ” ne dinliyorsun merak ettim” dedi. ben de tabi şaşkın: Ft Island dinliyorum” dedim. o da: “hımm tamam, hiç Ft Island dinleyen birini görmemiştim” dedi ve döndü. ben tabi şaşkınlığımı atlatınca bu kızcağızla güzel bir sohbete koyuldum.. 5- 6 durak boyunca neler neler konuştuk, sevdiğimiz diziler, filmler, aktörler.. sonra bana “blog okur musun” diye sordu ben de “pek değil” dedim.. O da “ben yazıyorum” deyince bloğunun adını sordum ve bildiğim tek uzakdoğu bloğu olan Kore Esintisi cevabını alınca “yok artık!” dedim “bu kadar tesadüf olamaz”.. numaralarımızı aldık ve daha sonra buluşup sohbet ettik. yine Nilü vasıtasıyla blogger buluşmalarına katıldım ve herkesin ağzı kulaklarında blığundan bahsettiğini görünce ben de bir deneyeyim bakalım diyerek bir şeyler yazmaya başladım 🙂 iyi ki de başlamışım.. çok eğleniyorum ben yav 🙂 işte masalevinin hikayesi de bu.. blog tesadüfleri sever 🙂

ben de bu mimi Arwen‘e gönderiyorum. umarım daha önce mimlenmemiştir 🙂 sevgiyle kalın^^

Büyük Ada yolcusu kalmasın^^

evet artık Adalar gezimizin yazısını yazma vakti geldi. gerçi ben ancak dinlenebildim, hani böyle bir yorgunluk olmaz diyeyim de siz anlayın.. döndükten sonra duş alırken uyuyakalacaktım neredeyse 🙂 ama gerçekten çok ama çok eğlenceliydi. zor günler geçirdiğim bu dönemde iyi geldi. ben bütün stresimi bıraktım adada diyebilirim..

her neyse yazıma başlayayım artık.. sabah 10.40 vapuruna binmek üzere kardeşimle tramvaya bindik ve 10. 20’de Kabataş İskelesi’ndeydik. bizi iskelede Nefertiti ve Winpohu bekliyordu. Nilü‘nün geç kalacağını Lee‘nin de yolda olduğunu öğrendik ve vapura bindik. böyle bir kalabalık olamaz. vapurun her cm’si doluydu. kuytu bir köşeye sığınıverdik. ve saat 10.39’da vapurun son düdüğü çalmışken Lee yetişti. böylece ada gezimiz başladı. yine kahkahalarla sohbet muhabbetle çabucacık bitti yolculuğumuz. düşünsenize o sallanan vapurda tam 2 saat ayakta gittik. başka zaman olsa hayatta gidemezdim ama oluyor işte.. Nefertiti ile Gong Yoo’dan, Winpohu ile Hong Gi’ciğimizden, Hello Hello’dan bahsettik bol bol.. e bu yolculuk geçmez mi 🙂 yolculuktan aklımda kalanlar neler peki? tabiki jetskili harabaji 🙂 Lee resmini çekmişti ama bende yok malesef. 70 yaşlarında tatlı bir dedecik jetskisiyle hava attı bize resmen 🙂 vapurdakiler alkışladı dedeciği hatta.. adam koca yolu bizimle birlikte bitirdi. helal olsun.. sonraa, yanımızdaki turist ordusu hiç çenesini kapatmadı, bağıra çağıra gülmeye konuşmaya devam ettiler 2 saat. ama biz de onlardan geri kalmadık.. sonraa, Lee’ye en son yazdığı hikayesi “Soyut Sevgi” nedeniyle birkaç trip attım. hadi tamam Kim Hyun Joong’u sevmiyorsun, hatta tiksiniyorsun anladık ama adam böyle de harcanmaz ki yav! seni o oppacı kızların eline veririm, artık sonunu düşün yani ona göre 🙂

sonunda adaya vardık. iskelede önce La Fea ile karşılaştık. sonra gözlerimiz Nilü’yü aradı. bu arada Lee ile iddiaya girdim. o Nilü topuklu ayakkabı giymiştir dedi ben giymemiştir dedim. ben kazanırsam O Misa’nın bir bölümünü izleyecekti, O kazanırsa ben onun çok sevdiği bir mangayı okuyacaktım (adını unuttum şu an :)) ve O kazandı.. bir ara şu manganın linkini atmalısın Lee, okumaya başlayayım 🙂 bu arada Nilü’nün sınıf arkadaşı Fatma da bize katılmıştı.. hep birlikte başladık Ada keşfine 🙂

sonra hep birlikte piknik alanını aramaya başladık. birilerine sorduk ama herkes “dooğru gidin” diyordu ve biz hep dooğru gittik 🙂 ama yollar bitmedi.. böyle bir yürümek olamaz, öğlen güneşi altında 1 saat falan yürüdük sanırım. arada durup fotoğraf çektik, bi köşeye çöktük falan.. faytonlar feci kokularıyla yürüyüşümüze renk kattı 🙂 bu arada Lee bol bol Kim Hyun Joong’a saydırdı yine yol boyunca, hatta ben kızınca “tabi triple s’sin ya, trip atıyorsun” diye espriler falan yaptı 🙂 neyse piknik alanını bulduk ama ortada bir bakkal yoktu ve susuzluktan kavrulmak üzereydik.. Lee, Nilü ve ben geri dönüp bakkaldan içecek aldık!! adaya gidecek olan dostlarım piknik yolu üzerindeki Nizam Bakkaliyesinden kolanızı suyunuzu almayı unutmayın aman ha 🙂

sonra oturduk yemek yemeye… her şey vardı masamızda tatlı tuzlu aklınıza ne gelirse.. Tabi Lee burada da boş durmadı bizim özene bezene aldığımız paykekimize takılmaya başladı.. “ama o havuçlu tarçınlı” dediysek de kekimizle ilgili en az 100 tane espri yaptı.. kendisi elleriyle börek ve patates salatası yaptığı için konuştu tabi bol bol 🙂 neyse güzel yapmıştı ama hakkını yemeyeyim 🙂 bu arada yemek boyunca the Greatest Love’dan bahsetme teşebbüslerine giren Lee’yi, Nefertiti ve ben kulaklarımızı kapatıp şarkı söyleyerek susturmaya çalıştık.. bir ara Lee’ye Winpohu da katıldı ama biz protestomuza devam ettik 🙂 spoiler’a haayır! spoiler’a haayır 🙂

yemekten sonra şişe çevirmece oynadık. herkes birbirinin ağzından bir şeyler koparmaya çalıştı 🙂 sonra yine fotoğraf çekmeye başladık. vermediğim poz kalmadı, bugün resimlere baktım da rekor kırmışım gerçekten. Yeşilçam pozları verdik, oradan oraya zıpladık.. yere oturup “İsveç Norveç Danimarkaaa” diye oynanan el oyunundan bile oynadık 🙂 tabi üstüm başım saçım battı! eve gidene kadar pantolonumu tişörtümü saçımı silkelemekten bi hal oldum. evde bile dökülmeye devam ediyordu otlar 🙂 sonra  Winpohu’nun getirdiği halatla ip atladık. Lee ipe bin kez tersten girerek ve hiçbirinde takılmayarak şaşırttı bizi.. ben 3 kez takıldım itiraf ediyorum 🙂 neredeyse hepimiz ip atladık.. ama zor işmiş bir daha anladım, eskiden saatlerce atlardım, üç kez zıpladım tıkandım resmen.. benden geçmiş 🙂

sonra bir baktık saat geçmiş gidiyor. bir ada turu yapalım dedik.. başladık yine yürümeye. akşam güneşiyle birlikte ada bir harikaydı.. özellikle Nilü ve Fatma harika manzara resimleri çekmişler bayıldım.. bu arada Hatırla Sevgili dizisindeki Ahmet’in adadaki evi tadilattaydı. ben ne severdim o diziyi ya.. dönüş yolumuz daha rahattı, şarkılar söyleye söyleye bitirdik yolu.. iskeleye vardığımızda dondurma yemeye karar verdik ama bir de baktık ki vapuru kaçırmışız 8 vapuruna kalmışız! tabi motora binmeye karar verdik daha çabuk gidebilmek için..  La Fea evine yakın olduğu için vapura binmeye karar verdi. bu arada da oturup bir çay içtik. herkes balık gibi yorgun baygın bakıyordu birbirine.. beni biraz daha bıraksalar uyurdum orada hatta 🙂

sonra motora bindik.. dönüş yolculuğumuz bir harikaydı.. sabahki o keşmekeşten eser yoktu. yolda Lee’nin böreklerinden yedik yine 🙂 hatta martılara da attık. hepsini kaptı martılar ya çok tatlılardı.. jetskili dede olmasa da martılarla yolculuk ettik bu sefer.. ha bir de tuhaf şarkılar söyleyen Alman turistler vardı yine yanıbaşımızda 🙂 kafaları bayağı bir iyiydi bunların ama öyle böyle değil 🙂 tabi yine çok güzel resimler çektik.. Lee komik çıkan resimlerimize bakıp gülme krizine girerek bizi deli etti yine 🙂 tamam siliyorum dese de biz yemedik tabi 🙂 neyse olsun, ben bütün resimlerimizi çok sevdim 🙂

bir gezimiz daha böyle sonlanmış oldu.. zaten biz bir araya gelince zaman su gibi akıp geçiyor koca gün nasıl bitti anlamadım. çok yoruldum ama çok da eğlendim, tüm yorgunluğuma değdi.. tüm çekiksever arkadaşlarıma buradan sevgilerimi yolluyorum.. bir dahaki gezi yazıma kadar sağlıcakla kalın..

Ft Island: Hello Hello – Merhaba Merhaba^^

 

 

MERHABA MERHABA

 

Sana merhaba merhaba demek isterken

Elveda elveda diyorum şimdi

Oysa tek sevdiğim sensin demek istedim

Seni unutamadım demek istedim

Bana geri dön demek istedim

Hayır, bana dönmesen bile

Ben seni gerçekten çok sevdim

Duy sözlerimi

Kimse kimse kimse senin gibi olmadı

Belki 10 yıl sonra bile hala senin gibisi olmayacak

Yalnızca seni seven bir aptalım demek istedim

Bugün, bunları yüzüne haykırmak istiyorum

 

Sana merhaba merhaba demek isterken

Şimdi elveda elveda diyorum

Seni unutmaya çalışırken, olmuyor

Ben sana merhaba merhaba demek isterken

Sen elveda elveda diyorsun şimdi

Oysa ben ‘şimdiye dek sadece seni sevdim’ demek istedim

Seni özledim demek istedim

Seni bırakamam demek istedim

Lütfen gitme demek istedim

Seni hala seviyorum

Duy sözlerimi

 

Elveda demek için geldim

Seni seviyorum demek aptallıkmış meğerse

Ama yaşadıklarımızı hiç unutamıyorum

Gidiyorum bu yüzden

Sen benim tek sevdiğim değilmişsin

Bana veda eden biriymişsin sadece

Yüzüme bak ve bir yalan söyle

Beni terk et ve git demek istedim sadece

 

Sana merhaba merhaba demek isterken

Elveda elveda diyorum şimdi

Seni unutmaya çalışıyorum, olmuyor

Ben sana merhaba merhaba demek isterken

Sen elveda elveda diyorsun şimdi

Oysa ben ‘şimdiye dek sadece seni sevdim’ demek istedim

Bak herkes lalala diyor

Hahaha diyor

Tatata diyor

Herkes birbirine merhaba merhaba diyor

 

Ben sana merhaba demek isterken

Sen bana elveda diyorsun şimdi

Farklı, mutsuz selamlaşıyoruz bugün

Seni sevdiğim için merhaba merhaba demek istiyorum

Elveda elveda diyemem

Uzaklara da gitsen hala aşkımsın benim

Ben sana merhaba merhaba demek isterken

Sen bana elveda elveda diyorsun

Ağlıyorum şimdi

Bana elveda dediğin için ağlıyorum

Sana merhaba merhaba demek isterken

Elveda elveda diyorum şimdi

Oysa ben şimdiye dek sadece seni sevdim demek istedim…

 

Almanca ödevini yapmayan ben bugün oturup bu şarkıyı çevirdim, adam olmaz benden.. ama şarkıyı çok sevdiğim için sözlerini okumak istedim sonra da çevirmek geldi içimden.. yine klasik bir Ft Island şarkısı. arabeskvari sözleri var.. yine tek suçlu Hong Gi’yi terkeden kızcağız gibi görünüyor 🙂 bir “nappun yoca” vakası daha yani 🙂 olsun her türlüsü kabulüm, farketmez.. bir de Won Bin olsaydı.. işte o zaman kusursuz olacaktı şarkı da klip de..

klibe bir göz atarsak bu klibin yıldızını Hong Gi seçiyorum. bir yıldır rezil renklere boyatttığı, korkunç modellerde kestiği saçları adama dönmüş sonunda.. standart bir genç olmuş çok şükür.. (gerçi an itibariyle yine kestirmiş saçlarını uffs!)  klibin sonundaki o gülüşü yok mu! gif yapıp sabahtan akşama izleyesim var o kadar 🙂 dudağını büküp de yanan binaya bakışı falan çok tatlı.. iyi iş çıkarmış..

ve klibin felaketi.. Jae Jin! böylesine tatlı bir çocuk nasıl da kendini mahvetmeyi başarabiliyor pes.. o sarı peruğumsu saç da ne öyle? feci bir şey.. yapacak yorum bulamadım..

ve klibin yakışıklısı.. Jong Hoon.. saçlarını uzatmış toplamış süper olmuş, zaten yüzü güzel, çok tatlı olmuş.. ama klipte hiç görünmedi yani, arada zor yakaladım kendisini. ( malesef JH da kestirmiş klipten sonra saçını.. tarzdan hiç anlamıyor bu çocuklar!)

bir klip analizi burada sona erdi.. sağlıcakla kalın.. gitmeden bir de şarkının canlısını dinleyin.. dinlemeye değer gerçekten 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

%d blogcu bunu beğendi: