Aylık arşivler: Temmuz 2011

Bir süre yokum, görüşmek üzere^^



tatil benim için 4’te yatıp 11’de kalkmak sanırım buna karar verdim 🙂 gece uyumamak sabah da erken uyanmamak eşittir huzur yani 🙂 KPSS’den sonra bir hafta dinlenebilme fırsatı buldum, yani birazcık.. gerçi okula gidip mezuniyet belgesi alma çabaları, sonra o belgeyi onaylatma girişimleri, transkript alma uğraşları falan yine beni okuldan ayıramadı.. (bence) dünyanın en yavaş öğrenci işlerine sahip okulum yine beni şaşırtmadı kısacası 🙂 malum dışarısı 50 derece, evden çıkmak ölüm oldu benim için.

bu hafta kardeşimle Yalancı Yarim haftası yaptık. malum bu dizi yayındayken ben ÖSS maratonunda zavallı bir gençtim ve TV izleme fırsatım pek olmuyordu. bu vesileyle tamamını izledim. süper oldu, herkese tavsiye ederim. yalnız Barış gibi gelecek vaad eden, pırıl pırıl, gencecik bir çocuğun şu an yaşamadığını bir kez daha hatırlayıp üzüldüm yine. ve tüm dertlerimin, dert ettiğim aptal şeylerin anlamsızlığını fark ettim. hayat gerçekten çok boş, capcanlı gülen gözler de yok oluyor işte, ağlayan gözler de.. en iyisi bu hayattan mutlu ayrılabilmek, kimseyi kırmadan, üzmeden..

diziyi izlemenin en güzel kısmı da Barış’ın güzel sesinden şarkılar dinleme fırsatı oldu benim için.. Erkin Koray, Teoman, Mor ve Ötesi, Funda Arar.. hepsi bir harikaydı.. buyrun siz de bir nostalji yapın derim, iyi geliyor.. son olarak mekanın cennet olsun Barış, seni hiç unutmayacağız..

birkaç hafta yokum ben.. sıkılırsam daha da erken dönebilirim gerçi. memlekete gidiyorum. ben dönene kadar kendinize iyi bakın. masalevim size emanet 🙂

Reklamlar

Kitap okuma zamanı: Beş Dilim Portakal^^


Kitap okumayı gerçekten çok seviyorum. elimden geldiğince okumaya da çalışıyorum. bu ara kitaplardan biraz uzak kalmış olsam da, daha önce okuduğum hatta iki kez üst üste okuduğum ve çok sevdiğim bir kitaptan bahsetmek istiyorum sizlere bugün. Beş Dilim Portakal.. kitabın yazarı Joanne Harris. hepimiz bu yazarı ünlü kitabı Çikolata ile tanımışızdır. ama bence Beş Dilim Portakal yazarın gelmiş geçmiş en güzel kitabı.. öncelikle kitabın konusundan bahsedeyim.. Framboise Simon yıllar sonra Loire Nehri kıyısındaki çiftliklerine dönmeye karar verir. bu evde iki kardeşi ve annesi ile yaşamışlardır, belki de 40 sene kadar önce.. abisi Cassis, kız kardeşi Reine Claude ve annesi Bayan Dartigen.. Framboise’in annesi harika yemekler, tatlılar, reçeller yapan bir kadındır ve kendine özgü bir tarif kitabı da vardır. ama bu kitap öyle bildiklerimizden değil. kadın bir sır gibi yaşadıklarını not ettiği defterde aralara tarifleri serpiştirmiştir adeta. o tarifleri kesinlikle okumalısınız, hepsi çözülecek bir giz.. çocukların isimleri de birbirinden ilginç.. Cassis Frenk üzümü pastası, Reine Claude Frenk eriği, Framboise de bildiğimiz frambuaz anlamına gelmektedir.

olaylar 2. Dünya Savaşı döneminde geçmektedir. çocukların babası savaşa gitmiş ve dönmemiş, Les Laveuses köyü Alman askerlerin istilası altındadır adeta. bu üç çocuk da, özellikle Framboise Alman askerlerden biriyle yakın arkadaş olur ve her şey bundan sonra başlar. Alman askeri Tomas hem çocuklarla hem de anneleriyle nede ilgilenmektedir? ve çocuklar tek arkadaşlarını kaybetmemek için neler yapacaklardır?

peki portakalın kitapla olan ilgisi nedir? Bayan Dartigen şiddetli bağ ağrılarıyla kıvranan bir kadındır ve bu dünyada onu baş ağrısından öldürebilecek tek şey vardır o da portakal.. üç çocuğuna da meyve ismi veren bu kadın portakalın p’sini bile duymak istememektedir. yalnız annesinin katı, kuralcı ve sinirli yapısı evin küçüğü zeki ve afacan Framboise’in intikam duygularını kabartır ve eve o savaş döneminde oldukça zor bulunan bir meyve getirir.. portakal.. ve o portakalı öyle bir biçimde annesinin hayatına sokar ki okuyanlar eminim hayrete düşecektir. çocuğun zekasına hayran kalmamak elde değil.. portakal kokusundan ötürü anneleri günlerce odasından çıkmayınca bu üç çocuk özgür kalmakta ve istedikleri yerlere gitmektedirler.. ve bu onlar için belki de hiç iyi olmayacaktır..

peki yaşlı bayan Framboise Dartigen neden berbat bir biçimde ayrılmak zorunda kaldıkları hatta kovuldukları köye geri dönmüştür?  cevaplar kitapta elbette.. kadın ilk önce annesinin Cassis’e bıraktığı çiftliği satın alır, sonra da kendisine kalan tarif defterini okumaya başlar.. işte o an annesinin iç dünyasını, aslında nasıl bir kadın olduğunu yavaş yavaş anlamaya, sırlarını çözmeye de başladığını da fark eder .. ve yıllar önce yaşadıkları felaketin iç yüzü de böylece ortaya çıkar..

hani bir kitap okursunuz da “bu kitap film olmalı” dersiniz ya, Beş Dilim Portakal da öyle benim için.. çiftlik, köy, çocuklar ve anneleri o kadar güzel anlatılmış ki her okumamda bir kez daha gözlerimde canlanıyor tüm detaylar.. çekildiği takdirde ortaya çok ama çok kaliteli bir film çıkacağına eminim.. kısaca bu kitap okunmalı diyor ve yazımı bitiriyorum.. fazla detay vermedim, okuyup tadını çıkarın diyorum 🙂

 

En sevdiğim Türk dizileri^^

Hikaru’nun son dönem dizilerini anlattığı yazısını okuduğumda bu ara hiç Türk dizisi izlemediğimi fark ettim. belki de iyi bir dizi ile karşılaşmadığımdan hiç başlamıyorum artık hiçbir diziye. ama eskiden her hafta deli gibi beklediğim, bayıldığım dizilerim vardı, onlardan bahsedeyim biraz, bakalım kaçımız seviyorduk bu dizileri 🙂

1- ÇEMBERİMDE GÜL OYA

bu diziyi sevmeyen kimse görmedim ben.. Mehmet ile Yurdanur’un aşkı herkesi imrendirmiştir kendine bir dönem eminim.. Çemberimde Gül Oya benim herhalde şimdiye kadar en sevdiğim en merakla izlediğim dizilerden. Kanal D zaten dönem dizileri konusunda çok başarılı, ama bu dizi senaryosu, oyuncu kadrosu açısından da bir harikaydı.. dizinin en hoş tarafı Yurdanur ile Mehmet’in yaşadıkları o iki katlı konak ahalisi ve konakta yaşananlardı elbet. bu konağı Yaprak Dökümü dizisinden de hatırlarız ama hiç iyi hatırlayamayız, öyleyse boşverin biz dizimize dönelim 🙂 konağın Suna ablası kadar tatlı bir kadın olamaz, evet biraz çok konuşuyordu, heyecanlı panik bir kadıncağızdı ama dünya tatlısıydı.. yıllar sonra Suna’nın yaşlanmış halini dizide görünce çok sevinmiştim ben.. bu çatlak kadın daha iki günlük evli milletvekili kızını tüp kuyruklarına falan götürüyordu, ona 250 gram kıyma nasıl alınır öğretmeye çalışıyordu 🙂 bir de bu kadıncağızın Almanya’dan gelen kızı ve damadı vardı, onların yolunu beklemişti dört gözle.. sonra torununun sünnet düğününü yapmışlardı, o düğündeki tango sahnesini hiçbirimiz unutmamışızdır eminim.. hatta dans ederken Mehmet’in Zarife’yi Ümit’e paslaması çok hoş bir hareketti, hala aklımda çok gülmüştüm o gün de 🙂 dizinin en güzel kısmı sadece 3 5 karakterden oluşmayıp çok zengin yan karakterleri de içinde bulundurmasıydı.. Canan, Zarife, Suna, Ümit.. hepsinin hayatı farklı güzeldi. ama Zarife’ye çok yazık oldu, bu dizinin bahtsızı da oydu maalesef, kaderi hiç gülmedi 😦 bir de dizinin  geleceği ve geçmişi iç içe göstermesi çok güzeldi. ben Öyle Bir Geçer Zaman Ki’de de bunu beklemiştim, Osman’ın büyük hali de katılmalıydı diziye ama yapmadılar bunu.. bir bölümde hem geçmişte hem gelecekte Büyük Ada’ya gitmişti Yurdanur.. geçmişte Mehmet ile onun yaşadıklarının yanında, gelecekte uyuz kızı Feriha ve Hasan’ın kavgalarına şahit olmuştuk.. iki kuşağın aşk, sevgi, sadakat kavramlarına bakış açılarını görmekte bu sahneler çok iyi olmuştu. siyasi olayların da dizide yansıtılması konusuna gelirsek her zamanki gibi taraflı bir biçimde yansıtılmıştı. zaten bu 70lerdeki üniversite olayları objektif bir biçimde, ne sağ ne sol yanlısı olarak dizilerde filmlerde kullanıldığı zaman belki de bu konuların çözümlerini daha iyi anlayabileceğiz. ama ÖBGZK’ye göre ÇGO oldukça tarafsızdı tabi, ÖBGZK yanlılık konusunda diğerlerini solladı ne diyeyim 🙂 aklımda kalan diğer sahnelerse,  Yurdanur’un annesinin doğum gününde Yurdanur hamile olduğunu söylediğinde hepsinin o şaşkın yüz ifadesiyle fotoğraf çekinmeleriydi. çok tatlılardı 🙂 ve Yurdanur’un 12 Eylül sabahı boş sokaklarda fırın arayışı.. ben bu gidişle dizinin tüm sahnelerini anlatacağım, kısaca iyiydi bu dizi yav 🙂

2- YALANCI YARİM

işte ben romantik komedi diye buna derim.. Türk dizileri içinde gerçekten romantik komedi diyebileceğim tek dizidir Yalancı Yarim.. yanlış anlaşılmalar, trip atmalar, küsmeler barışmalar.. ama bir türlü kavuşamamalar 🙂 alın size harika bir Kore dizisi.. yani olabilir bence.. Koreliler bu diziyi kesinlikle uyarlamalı, ortaya harika bir dizi çıkacağına eminim.. 20 bölümde tadında tuzunda da bitirirler ooh biz de mis gibi izleriz.. Korece öğrenir öğrenmez SBS’ye mail atmalıyım belki de 🙂 bu dizide de uyuzlar kraliçesi Naz ile tatlı, yakışıklı, kaslı şoförümüz Tarık’ın hikayesini izledik.. konuyu hepiniz biliyorsunuzdur eminim, babasını üç buçuk yıl okuyorum diye kandırıp paralarını yiyen ama okula sadece 3,5 gün gün giden İtalya’nın ünlü rallicisi Alfonso, nam-ı diğer Tarık Türkiye’ye geldiğinde babası her şeyi öğrenir ve çocuğa yurt dışına çıkma yasağı getirir. ayrıca iki yıl sigortalı bir işte çalışmak zorundadır. ve zavallıcık Naz’ın şoförü oluverir, kısaca Allah cezasını vermiştir 🙂 bu arada Naz da kaza yaptığı için direksiyona geçememekte maalesef ve şoför istememektedir.. dizi boyunca bu uyuz neler yapmıştı Tarık’a.. yani çocukta herhalde peygamber sabrı var diyordum ben.. ama hoşlandı bi kere ne yapsın.. üç katı maaş tekliflerini falan reddetti yani o kadar 🙂 yukarıda da dediğim gibi bir Kore dizisinde göreceğiniz tüm yanlış anlaşılma, karmaşa var bu dizide.. kişiler karışıyor, Tarık üç kişiyi birden oynuyor falan 🙂 Naz dizide uzunca bir süre Tarık Tekelioğlu’nu görmese de gördüğünü iddia ediyor ve şoför Tarık da çok gülüyor buna elbette 🙂 hatta bir keresinde “Tarık Tekelioğlu öyle yakışıklı ki O tarzansa sen çitasın” diyor Tarık’a 🙂 dizide o kadar çok espri, güzel sahne var ki hangi birini anlatsam bilemedim.. benim daha sonra internetten izlediğim tek Türk dizisidir kendisi. izlemeyenler hemen izlemeli.. tabi Barış Akarsu gibi genç tertemiz bir çocuğun ölmüş olduğunu tekrar tekrar hatırlamak kötü oluyor ama ben onu hep dizideki gülen yüzüyle hatırlamak istiyorum.. bu arada kendisinin ölüm yıldönümü geçti, mekanı cennet olsun inşallah..

3- GÜLBEYAZ

ben ortaokuldaydım Gülbeyaz yayınlandığnda, daha sonra tekrarlarını izledim ve bayıldım.. bu dizi de sevmeyeni olmayan dizilerden eminim, herkes konusu açıldığında sevdiği bir sahneyi anlatmadan geçmez.. bu dizi de dramı abartmayan, romantik komedi olarak bitebilmeyi başaran nadir dizilerdendir. vee Nejat İşler.. aaaah, Allahımm o ne tatlılıktı ne yakışıklılıktı, çocukluk aşkım olmuştu resmen 🙂 her ne kadar Kaybedenler Kulübü sonrası kendisinden bir miktar soğumuş olsam da Kadir favori jönlerimden her zaman 🙂 diziyi uzun süre önce izlemiş olsam da Gülbeyaz ve Kadir’in teknelerinde çalışan çocuğu aramaya gittikleri bölüm hala aklımda. hatta ikili bir bara girmişlerdi ve Gülbeyaz o güzel sesiyle “biiir şarkisun seeen”  şarkısını söylemişti, tabi millet de aynı şiveyle tekrar ediyordu falan 🙂 aynı bölümde Kadir’in caddeye boylu boyunca uzanıp ölmüş numarası yapması ve zavallı Gülbeyaz’ın da bunu yeyip başında ağıtlar yakması çok komikti 🙂  yine aynı bölümde ikilinin aileleri çiftimizi kaçtı sanıyor ve hepsi ayrı birer senaryo uyduruyordu, hepsinin uydurmaları da birbirinden komikti 🙂 bunca komedi unsurunun dışında çok da romantik bir diziydi Gülbeyaz.. Gülbeyaz Kazım ile evlenmeye karar verdiğinde hepimizi sinir etmişti, “Kadir varken bir dur hacı yaa olur mu böyle” diye bağırası geliyordu insanın 🙂 Kazım Koyuncu da harika Karadeniz Türküleriyle tat katmıştı diziye, onsuz Gülbeyaz Gülbeyaz olmazdı eminim.. Kazım Koyuncu’yu da rahmetle anıyorum..

4- YABANCI DAMAT

aah ah bu dizinin  de bir Koreli versiyonunu yapsa ya bizim yapımcılar, mesela Lee Min Ho tatile geliyor Türkiye’ye ve Antalya’da çat diye bir Türk kızını görüyor ve aşık oluyor.. olamaz mıı olabilir 🙂 ama nerde bizim yapımcılarda bu Kore dalgasını keşfedecek öngörü.. neyse, Yabancı Damat’ın ilk 20 bölümünü soluksuz izlemiştim sonra cıvıttı biraz zaten.. ilk bölümleri harikaydı ama ne diyeyim.. Nazlı’nın Niko’yu dedelerine Bosnalı Naki olarak tanıtması dizinin ilk bombasıydı 🙂 zaten Memik dede Niko’da sonra en sevdiğim karakterdi dizide, adamın her repliği ayrı bir bombaydı 🙂 Niko kendisine kan verdiğinde sülük alıp kanını emdirmeye çalışması çok tatlıydı bence.. bu kadar masum bir çözüm daha bulunamaz 🙂 sonraa Yunanlı damadı olduğu için kabuslarında papaz cübbesi giydiğini ve adının “Memikapulos” olduğunu görmesi de çok komikti 🙂 yerde mekik çeken Kadir’e de: ” öyle tepişeceğine git iki rekat namaz kıl” demesi de en güldüğüm repliklerden.. neyse Memik dededen ayrı bir post bile yazabilirim adam harikaydı, gelgelelim diğer karakterlere. Özgür Çevik zaten Akademi Türkiye’de de favorimdi benim, ergenken tabi 🙂 bu yüzden onun oyunculuğunu objektif olarak izlememişimdir eminim, iyiydi diye hatırlıyorum, ilk deneyimine göre bayağı iyiydi.. Nazlı da adı gibi Nazlıydı.. biraz baymıştı beni ama neyse..  kısaca bu dizinin ilk sezonunun ilk bölümleri gerçekten izlemeye değerdi, sonrası ise çok sulandı.. kısa olsaydı daha iyi olurdu. dediğim gibi yine 20 bölümlük mükemmel bir Kore dizisi olur bu diziden de.. yapımcılara bununla ilgili bir mail daha atmalıyım sanırım 🙂

5- HATIRLA SEVGİLİ

bu dizi de benim ÖSS hazırlık dönemime denk gelmişti, fırsat buldukça izlemeye çalışıyordum. son bölümüne kadar da sıkılmadan izledim.. Beren Saat ister Bihter olsun ister Fatmagül, benim aklımda hep masum Yasemin olarak kaldı.. ama Necdet’e ettiklerini hiç unutmadım.. ben acayip Necdet’ciydim o dönemde.. tamam Cansel Elçin’i de çok severim ama Okan Yalabık bu dizide bir harikaydı şimdi ne yalan söyleyeyim 🙂 yine dizinin konusunu anlatmayayım, hepimiz biliyoruz eminim.. Yasemin ve Ahmet yıllarca kavuşamaz, çocukları olur yine kavuşamazlar ve Yasemin zavallı Necdet ile resmen paravan evlilik yapar 😦 tabi sonra dizi uzadıkça Necdet de başka kollarda bulur mutluluğu.. aşkın dışında dizide Menderes dönemine ve o dönemde yapılan idamlara da şahit olduk. bu konuda Hatırla Sevgili’yi kutlamak lazım, olabildiğince objektif bir biçimde yansıttı dönem olaylarını.. tabi yine sadece idam kısmını, üniversite olaylarında yine bir taraf kahraman diğeri tü kaka oldu maalesef.. her neyse, bu dizide de sevdiğim çok kısım var hangisini yazsam 🙂 mesela Yasemin ve Ahmet tam evlenmek için Paris’e gidecekleri gün ihtilal olmuştu ve ayrılmak zorunda kalmışlardı, o sahneler gerçekten çok acıklıydı.. bu arada dizinin tüm müzikleri, şarkıları bir harikaydı.. diziyi dizi yapan müzikleridir derim her zaman.. her sezon yeni güzel müzikler eklendi diziye. yalnız bu dizi de çok uzadı bence, hakkı bir sezondu, zaten 2. sezonda ben de koptum biraz.. her zaman olduğu gibi 🙂

 

6- KAMPÜSİSTAN

Kampüsistan Türk dizileri içinde en çok güldüklerimdendir belki de. tam bir gençlik dizisi işte, Küçük Sırlar gibi saçmalamadan, tadında esprilerle oluyor bu iş demek ki 🙂 tabi bu dizi de fazla uzadı orası kesin ama Türk dizilerinin kaderi bu, yapacak bir şey yok 🙂 bu dizimizde de Anadolu’nun, (abartmayalım kız Bursa’dan gelmişti 🙂 ) bağrından kopup gelen Yeşim taş gibi delikanlı Tolga ile eve çıkar. olay bu aslında, diğerleri de bu tayfanın arkadaşları vs.. Yeşim o çirkinlikle ve uyuzlukla Tolga’yı nasıl kendine aşık etmişti bunu epey düşünmüştüm o günlerde.. başrole bu kızı layık gören cast direktörlerine saygılarımı sunuyorum buradan 🙂 neyse, bu dizide en sevdiğim karakter elbette Oğuzdu. bu kadar tatlı bir çocuk olamaz 🙂 ev arkadaşı inek doktor Selçuk ile birlikte hep açlardı. buzdolabını açıp sadece salçayı görünce “bugün menüde salçalı raf var” diyecek kadar da cooldular ama 🙂 dizinin en sevdiğim kısmı herkesin topluca kampa gittiği kısımdı.. o bölümde güldüğüm kadar hiçbirinde gülmemiştim. gece yağan yağmurla çadırlarını su basması, yollarına çıkan bir delinin tayfaya yol göstermesi ama Arzu’yu kaçırması 🙂 bu arada Arzu kötü kızımız Tuğçe Kazaz. kendisini Yeşim’den çok sevmiştim ya neyse 🙂 amaa daha sonra Yeşim diziden çıktıktan sonra dizi eskisi gibi olmadı bunu da itiraf edeyim, kızda bir şeyler varmış demek ki 🙂 kısaca Kampüsistan gülmek için birebir.. ben bu konuyu mim yapmıyorum, ama yazmak isteyen arkadaşlar olursa seve seve okurum.. hepimizin bir dönem deliler gibi izlediği diziler vardır elbet.. keşke şimdi de olsa diyorum içimden ama maalesef, bu boşluğu Koreli çıtırlarımız dolduruyor yapacak bir şey yok 🙂 yukarıdaki dizilere birkaç tane daha ekleyebilirim aslında ama o da diğer bir yazıda olsun artık.. bu yazı yeterince uzun oldu bence 🙂

49 Days: Sevenim var mı ki benim?

tatil sezonundan herkese selamlar!!! tabii tatil sadece mutlu huzurlu insanlara güzel bu bir gerçek ama yine de temmuz ayı geldi işte değil mi? geçiyor hatta.. geçen cumartesi yaşadığım KPSS faciasından sonra kitaplarla kalemlerle ilişkimi kestim.. tamam bu sınava hazırlanmamış olabilirim ama genel bir bıkkınlık hali oldu doğal olarak.. neyse, finaller biter bitmez başlayıp daha yeni bitirdiğim bir diziyi paylaşacağım bugün size.. 49 Days..

bu diziyi ilk olarak blog buluşmalarımızın birinde duymuştum. La Fea diziyi izlediğinden, çok güzel olduğundan bahsediyordu. ben de uygun bir zamanda izlemeliyim demiştim içimden. şimdi kısaca bahsedeyim diziden izlemeyenler için.. başrol kızımız Shin Ji Hyun nişanından birkaç gün sonra bir trafik kazası geçirir ve komaya girer ama yaşama şansı yoktur. fakat kaderinde o gün ölmek yoktur aslında, o gün intihar eden Song Yi Kyung yüzünden işler karışmış, zincirleme trafik kazası olmuş ve bu kızcağız da genç yaşında ölümle yüzleşmek zorunda kalmıştır. ama kaderinde o gün ölüm olmadığı için Ji Hyun’a bir şans daha verilir ve 49 günlüğüne tekrar yaşama döner. yalnız ortada bir şart vardır, o 49 gün içerisinde kendisi için akan 3 damla saf gözyaşı bulmak zorundadır ve bir faninin bedeninde yaşayacaktır ruhu. bu fani o gün intihara kalkışan Yi Kyung’un ta kendisidir.. daha fazla bir şey anlatmayayım.. buradan itibaren SPOILER vereceğim, diziyi izlemeyenler son paragrafa geçmeliler 🙂

ben bu adamı sevdim 🙂 kendisi başrol oyuncumuz Han Kang.. tuhaf bir tip aslında. karşısındakini çok sevse de seviyorum demiyor hiç. böyle sevdiğini belli etmiyor. mesela Ji Hyun’u ne kadar sevdiğini anlayınca şaşırıyor insan, çünkü kıza bunu hiç ama hiç belli etmemiş o güne kadar.. bir kaç ay Ji Hyun ile aynı lisede okumuşlar, dizi boyunca o anılarını hatırladılar, vay anasını ne iki aymış dedim ha 🙂 çocuk resmen kızı unutmamış yıllarca.. bir de daha sonra adamın en yakın arkadaşı Min Ho ile evleniyor Ji Hyun. adam hala taş gibi! duygularını böyle güzel saklayabilen birini daha görmedim helal olsun 🙂 ama tam bir ajussi kendisi, böyle buylu, poslu, kaslı falan.. gruplardan çıkan yeni yetme başrol oyuncuları gibi değil.. gözümüz adam gördü valla 🙂 yalnız lisedeki hatırlama sahnelerine bu adamı koymasalardı keşke.. ne bileyim olmamış sanki.. lise üniforması çok feci durmuş üstünde. “ben liseli değilim” diye bağırıyor adeta.. sonra Ji Hyun’un da lise kısımlarındaki o aptal peruğu çok kötüydü.. bence ikisinin yerinde de küçük birer çocuk koymaları en mantıklısıydı..

bu Ji Hyun’un lisedeki hali. çok tatlı bir kız, çok da güzel gerçekten. gerçi estetikli olduğu çok belli oluyor, porselen bebek gibi kendisi, ama yine de güzel.. hele ilk bölümde nişandaki hali bir harikaydı. nişanlığına da bayıldım.. bu arada daha dün kendisinin Koreli müzik grubu Seeya’nın üyesi olduğunu öğrendim ve çok şaşırdım. dizide şarkı söylemişti bir kez, sesi de çok güzeldi, anlamıştım şarkıcı olduğunu ama Seeya gibi iyi bir grupta olması şaşırttı beni.. kendisini tebrik ediyorum 🙂

neyse, lise günlerinde kendisinden hoşlanan Han Kang tam tersi kıza kötü davrandığı için Kang’dan pek hoşlanmıyor Ji Hyun. iki yüzlü Min Ho’ya aşık oluyor daha sonra maalesef.. ama herkesin iç yüzünü öğreniyor tabi yavaş yavaş.. Ji Hyun’u dizide sadece hayalet olarak görebildik çünkü insan olarak Yi Kyung’un bedenindeydi hep. o yüzden pek ısınamadım kendisine. hala diğer kız Ji Hyun’muş gibi hissediyorum ben..

bu kızcağız da intihar etmeye kalkıp her şeyi karıştıran Yi Kyung. 5 yıl önce ölen tatlı, yakışıklı, mükemmel sevgilisini unutamamış, psikolojisi falan bozulmuş.. işe gidip uyuyor sadece, yemek falan da yediği yok, hayalet gibi bir şey.. geceleri çalışıyor, gündüzleri Ji Hyun geçiyor onun yerine ve hayattan kopuk yaşayan bu paçoz kızı değiştiriyor bir güzel.. harika elbiseler giyiyor, saçlarını yapıyor her gün.. ki diğer kız sadece eşofman giyen bir kız, saçları falan da felaket.. bu arada o feci gecekonduda o kıyafetleri nasıl buluyor Ji Hyun anlamadım ama neyse 🙂 bu kızın durumu yine Kore dizisi klişesi gibi geldi bana aslında. hangi insan acısını 5 yıl ilk günmüş gibi yaşar ki? sonuçta hepimiz nankör birer insanız maalesef bu bir gerçek.. tamam öyle bir sevgiliyi kaybeden insanın hali içler acısı olur kabul ediyorum ama yine de bana fazla geldi nedense.. bu arada ilk bölümden itibaren kızın peşinden ayrılmayan o psikoloğun olayını tam olarak anlamadım ben. kızın sevgilisinin kazasıyla bir ilgisi var mıydı, ya da Min Ho’nun ofisinde ne arıyordu? Min Ho’nun adamı mı diye bile düşündüm bir an..

ve meşhuuur Ruh Bekçisi.. nam-ı diğer Scheduler.. daha diziyi izlemeden bu çocuğa yapılan yorumlardan epey merak etmiştim kendisini.. tatlı şeymiş gerçekten ne diyeyim Allah sahibine bağışlasın 🙂 ehem ehem nerde kalmıştık, bu şahıs Azrail olmadığını iddia etse de bence görevleri aynı yani 🙂 ölen kişileri yukarıya nakletmek.. elinde tuhaf bir telefon var, oraya her hafta ölenlerin listesi geliyor.. böyle ağustos böceği gibi bir şey kendisi de.. gülüyor eğleniyor kızlarla takılıyor, modern çağ meleği işte neylersiniz 🙂 onun o dünyayı umursamaz halleri gerçekten çok tatlıydı.. Oska havası vardı üzerinde sanki.

sonradan Ji Hyun gerçek kimliğini ortaya çıkarınca ağlak mızmız bir çocuğa dönüştü bekçimiz.. ben bu hallerine pek alışamadım, sanki ağlarken bile “böööö kandırdım siziii” deyip gülecek gibime geldi hep.. tabi böyle bir şeyin olması imkansız, çünkü Yi Kyung ve Yi Soo’nun hikayeleri gerçekten iç parçalayıcı.. hatta dizideki diğer aşktan daha ilginçti bence.. çünkü dizi boyunca Kang gerçeği bilmiyormuş gibi davrandığı için Ji Hyun’un ne elini tutabildi ne de öpüştüler, böyle uzaktan yaşanan bir aşk daha görmedim.. Winter Sonata’da bile Jun Sang kardeşi sandığı Yoo Jin’i dudağından öpmüştü.. bu dizide ise öpüşme eksik kaldı kesinlikle..

ben dizinin başında ruh bekçisinin beş yılını tamamladıktan sonra tamamen dünyaya döneceğini sanmıştım. sonra öyle olmadığını anlayınca hayal kırıklığına uğradım.. sırf sevdiği kızla bir kez buluşabilmek için 5 yıl çalıştı çocuk! aaaaah çok romantik amaaaa 😦 sonra da vedalaşıp ayrıldılar.. bir de kıza mutlu ol diyor ya.. dizinin bu kısımları gerçekten çok güzeldi.. bu arada Scheduler’ın Ruh Bekçisi olarak çevrilmesi çok güzel olmuş.. dizinin başında o tuhaf aksanlarından “schedule” kelimesini anlamıştım ama “yok artık çok kötü bir isim olur bu” demiştim. gerçekten de vere vere bu adı vermişler çocuğa.. Türkçe ismi ne kadar havalı duysa çok severdi bence 🙂

işte dizinin en romantik sahnesi.. burada Ji Hyun, Yi Kyung rolü yaparak Kang’tan kendisinin unutmasını istiyor.. çocuğun surat ifadesine bakın, çok tatlı şaşırıyor amaa 🙂 birbirini bu kadar sevip de bu kadar belli etmeden diziyi bitiren bir çift daha tanımıyorum.. bu arada ben bu ikiliyi çok yakıştırdım, aralarında harika bir uyum var. gerçek iı Hyun ve Kang pek uyumlu bir çift değil bence.. aynı bu şekilde ruh bekçisi ile de bu kız hiç yakışmıyor. ben Ji Hyunla ruh bekçisini yakıştırdım mesela.. kastı tamamen değiştirdim aklımca 🙂 ama Yi Kyung ruh bekçisine göre biraz büyük kaçmış bence, daha ufak bir kız bulunabilirdi. gerçi ben Yi Kyung’u çok sevdim, sorun yok 🙂 bir de dizi boyunca bu ikiliyi görünce insan diğer kızı benimseyemiyor, fantastik dizilerin kaderi bu maalesef 🙂

bu ikili de kızımızın arkasından kuyusunu kazan In Jung ve Min Ho. zor bir hayat geçirdikleri ve fakir bir aileden geldikler için ağzında gümüş kaşıkla doğan Ji Hyun’dan intikam almaya çalışıyorlar. ben onları anladım aslında biraz.. hayatın kanunları gerçekten çok acımasız. kimisi daha doğuştan kazanan olarak geliyor bu dünyaya, kimisi kaybeden.. bazı insanların hayatında tek bir falso yokken bazı insanlar yığınlarca dertle uğraşmak zorunda kalıyor ve bu adaletsizlik yüzünden kıskançlıklar, intikam duyguları ortaya çıkıyor hep.. çok da suçlamadım bu elemanları, onları anlıyorum aslında. tabi o derece kötülük yapmak da anlamsız orası ayrı 🙂 insan isyanını içinde yaşamalı, zararsız olmalı her zaman 🙂

dizinin sonuna gelirseek, aslında bu sefer çok da saçmalamamışlar sonunda bence. çünkü Ji Hyun 49 gün sonunda hayata dönüp uzun yıllar yaşasaydı da Kang’la yaşadıklarını, çocuğun onun için yaptıklarını hatırlamayacaktı zaten. zaten 19. bölümde sinir olmuştum, çocuğa boş boş bakıyordu kız falan. o şekilde bitseydi dizi çok çok kötü olurdu. ama 3 damla gözyaşını elde ettikten sonra kızın 6 gün ömrünün kalması kötünün de kötüsü oldu.. tüm yaptıkları heba oldu, 49 gün bir ödülden çok ceza oldu onun için. bence kız hayata döndükten sonra bir şekilde yaşadıklarını hatırlamalıydı ve öyle bitmeliydi.. dizi fantastik değil mi sonuçta, yapsaydı senaristler bir şeyler işte ne olacak 😦 kötü sonu yakıştıramadım bu diziye ben, ama kızın aşkını hatırlaması adına makul bir son olmuş diyebilirim.. bir de Yi Kyung ile Ji Hyun’un kardeş çıkmaları.. biraz Türk filmi tadında olmuş.. ve de benim aklıma şunlar takıldı: annesi Yi Kyung’u nasıl kaybetti istasyonda? yandaki o kadın mı kaçırdı? kaçırsa da niye Choonchun İstasyonunda terk etti sonra? ve bu kadar zengin bir aile bulamadı mı kızlarını? çok yazık olmuş kıza ya insan düşündükçe sinir oluyor, öyle zengin bir ailesi varken sefilleri oynamış hayatı boyunca.. yine de kardeşlik olayı güzel bağlamış dizinin sonunu.. Ji Hyun’un annesi ve babası en azından bir çocuklarına kavuşmuş oldular.. kızın da bir ailesi oldu falan..

kısaca ben bu diziyi sevdim.. zaten daha ilk bölümde Shining Inheritance kadrosunu karşımda görünce kaliteli bir dizi izleyeceğimi anlamıştım.. entrika, heyecan falan aynı Shining Inheritance’daki gibi insanı kendine bağlıyordu. ve izleyen herkes gibi dizi bitince ben de düşündüm.. ben öldüğümde arkamdan kim saf gözyaşı döker.. ailem hariç tabi.. gerçi bir insanın ailesinden bile saf gözyaşları akıtmayan çıkar elbette, çıkacağına da eminim, sevgi ayrı bir şey, anne baba hariç kan bağına da bakmıyor maalesef. ben gözyaşı dökecek kimse bulamadım, eminim herkes kendince bir şeyler düşünerek ağlayacaktır, sadece sevdiği için ağlayan kimse çıkmaz diye düşünüyorum.. bir gün bu durumu yaşarsam umarım bir ruh bekçisi karşıma geçip “ahaha boşuna yaşamışsın bunca yıl” demez.. bunu kaldıramayabilrim.. bu arada dizinin şarkıları da çok güzeldi.. öyle vurucu bir OST çarpmadı gözüme ama duygusal şarkılar etkileyiciydi. özellikle Yi Soo ve Yi Kyung’un şarkısını çok sevdim. buyrun siz de dinleyin.. son olarak izlemeyenlere tavsiye ediyorum diziyi, ilk 10 bölüm biraz yavaş ilerlese de sonradan rayına oturuyor her şey.. pişman olmazsınız diyorum 🙂

 

 

 

Not: son video Kang’cığımız tarafından söylenmiş.. Hyun Bin gibi sürpriz yapmış o da bize 🙂 sesi de güzelmiş maşallah 🙂

A Tale of Two Sisters: psikolojik gerilim sevenlere..

bol güneşli güzel bir perşembe gününden herkese selamlar.. öncelikle her zamanki gibi kısaca gündemimi paylaşmak istiyorum. sonra esas konuya geçeriz 🙂 geçen cuma itibariyle mezun oldum. tuhaf bir duygu gerçekten, insan okula başlarken hiç bitmeyeceğini düşünüyor. ama öyle değilmiş.. neyse konuyu değiştirelim.. Jang Geun Suk’un yeni filmi “You Are My Pet”in çekimlerine başlandı sonunda. bir ara bu film hiç çekilmeyecek sanmıştım. Jang saçlarını kestirmemiş evet, ama malesef yapacak bir şey yok 😦


sonraa, “You Have Fallen For Me”nin 5. bölümü yayınlandı. konusu gidişatı hakkında pek bir bilgim yok ama biter bitmez izleyeceğim.. “Muscle Girl”ün ise son üç bölümünün çevrilmesini bekliyorum yoksa Japonca izlemek zorunda kalacağım ve kötü olacak 🙂 son olarak Ft Island’ın Japonya konserinin biletleri tam 10 dakikada tükenmiş 😦 Japonlar’ın bu Koreli ünlü takıntısı hiç bitmeyecek sanırım. Hallyu Wave en çok oraya vurmuş. kıskançlığımı daha fazla ortaya çıkarmadan konuyu kapatayım en iyisi 🙂 ama 10 dakika da kısa bir süre gerçekten, helal olsun 🙂 haa unutmadan, Oldboy’un Hollywood yapımının yönetmeninin Spike Lee olacağı söyleniyormuş.. bu filmin çekimi de yılan hikayesine döndü, bitse de görsek nasıl bir şey çıkacak ortaya 🙂

“A Tale of Two Sisters” sık sık adını duyduğum, listemdeki filmlerden biriydi. psikolojik gerilim hastası olduğumu söylemiştim zaten.. forumlarda genellikle “hiçbir şey anlamadım, neler oluyor, nasıl film bu” gibi yorumlarla karşılaşsam da izlemekten vazgeçmedim ve kesinlikle bayıldım.. işte size başı sonu abartılmamış, saçma korku filmi öğeleriyle donatılmamış, Hollywood özentisi olmayan harika bir Güney Kore korku filmi..

 

film adından da belli olduğu gibi iki kız kardeşin öyküsünü anlatıyor aslında. kız kardeşler rollerinde Im Soo Jung ve Moon Geun Young var. abla Su mi (ISJ) bir akıl hastanesinde tedavi gördükten sonra evine döner. evde onu kız kardeşi Su Yeon, babası ve üvey annesi beklemektedir. Küçük kardeş içine kapanık, utangaç bir kız olduğu için ablası onu koruma görevini üstlenmiştir. üvey anne ise kızları pek sevmemekte, hatta Su Yeon’un kollarındaki yaralara bakılırsa dövmeye kalkmaktadır.. ve kadının bu olumsuz tavrı kızları çok kötü etkilemektedir..

 

kadın üstüne üstük kızların babalarına, kızlar eve geldikten sonra tuhaf şeylerin yaşanmaya başladığını söylemektedir. aslında kadın haksız da değildir. kapalı kapılar ardında  varlığı hissedilen bir hayalet evdekileri oldukça rahatsız etmektedir..

daha fazla bir şey anlatmayayım, bu filmi izleyip tadını doya doya çıkarın diyorum sadece.. zaten her şey bu anlattıklarımdan sonra başlıyor. yalnız tavsiyem filmi çok dikkatli izlemelisiniz, her replik ayrı bir anlam taşıyor filme dair.. bu arada filmin yönetmenini de ayrıca tebrik etmek istiyorum, serim düğüm çözüm bölümleri ancak bu kadar yerinde ve sırasıyla verilebilir izleyiciye.. tam kararında şaşırıyorsunuz yani, ne 1 dakika önce ne de 1 dakika sonra..

filmin bir de Hollywood yapımı var: the Uninvited. ben bunu izlemedim, birkaç kötü yorumla karşılaştığım için içimden izlemek gelmedi. My Sassy Girl’ün yeniden yapımını izlemiştim ve tüm komedi unsurlarını nasıl yok ettiklerini görüp üzülmüştüm. yine de merak edenler izlemeli, orijinalini de izlemiş olanlardan yorumları beklerim 🙂

son olarak filmin Japonya’daki tanıtımında Sertap Erener’in Here I Am şarkısı kullanılmış.. tabi yıl 2004.. Eurovision zaferimizden hemen sonra.. yine de çok hoş bir ayrıntı.. uzak doğu milletlerinin bizi biraz olsun tanıyıp sevebilmeleri hepimizin istediği bir şey.. son olarak herkese iyi seyirler diyorum. çok fazla yorum yapamadım, artık yorumları sizden bekliyorum 🙂

3 Temmuz 2011 blog buluşması^^

haftalar sonra bloğuma girebilmenin mutluluğu içerisindeyim. mezuniyet balosu bitti, kep töreni yapıldı.. bi diploma alınamadı daha ama o da olacak inşallah 🙂 taa ada gezisinde ortaya çıkan bir karaoke planımız vardı.. ama herkes tatile gitmek üzere olduğu için sohbet muhabbet olayını tercih ettik ve Kabataş Kahve Dünyası’nda toplandık blogger arkadaşlarımızla.. zaten bu yorucu haftanın ardından şarkı falan söyleyemezdim herhalde.. neyse, Lee ve ben yine erkenciydik, gerçi 12 dakika geç kaldığım için kendisi bir müddet söylendi ama neyse ki çabuk kapattı konuyu 🙂 sonra yavaş yavaş masamız kalabalıklaştı.. bu buluşmada yüz yüze tanışma fırsatı bulamadığım blogger arkadaşlarla tanıştım.. Aslı, Makinosev, Oppamania, Arwen de çetemize katılmış bulundular. artık bırakmayız zaten 🙂 Oppamania rahatsız olduğu için aramıza geç katıldı ama telafi ederiz tabiki hiç sorun değil 🙂 masada neler konuşuldu derseniz tam olarak anlatamam çünkü kalabalık masamızın bir kısmında konuşulanları duyabildim ancak.. amaa.. fallar bakıldı, hem de derinlemesine yani öyle böyle değil 🙂 sonraa arşivler paylaşıldı.. ben HDimi unuttuğum için alışveriş olayına katılamadım, zaten ben de katılsam hayatta o masadan kalkamazdık  🙂  Lee bize bir sürü lakap taktı, yine eğlendi bayağı.. benim bloğuma girmememle, Winpohu’nun çok fazla müzik paylaşımı yapmasıyla, Arwen’in şiir paylaşımlarıyla ilgili espriler yaptı.. kendisinin şu hiti yüksek Gong Yoo postu hakkında da konuşuldu masada bol bol 🙂 Aslı’nın “SNSD”yi “SS501” ile karıştırması da günün esprisi oldu 🙂 hala hatırladıkça gülüyorum.. sevgili Lee şu Kim Hyun Joong nefretini atlatamadı gitti, hayırlısı artık 🙂

Nefertiti maalesef ramen yiyemedi bu buluşmada.. nasıl da canı çekmişti, kızcağız hiçbir şey yemedi ramen yemek için ama bulamadık.. Kabataş Beşiktaş arasını iki kez yürüyerek geçtik ama ramen satabilecek bir yer bulamadık.. Lee bir ara dönerciye soralım falan dedi hatta 🙂 benim de canım ramen çekiyor ne zamandır, evde yiyeceğiz artık^^

buluşmadan aklımda kalan iki şeyden biri tavuk füme sandviç 🙂 , diğeri ise “hayali olan bir iş istiyorum” cümlesi oldu.. masamız gerek çiçeği burnunda mezun, gerekse bir süredir iş arayan gençlerle dolu olduğu için Usa’yı anmak zorunda kaldık bol bol.. biz de hayali olan bir iş istiyoruz be Kei, “Usodatoitteyo Joe!” diye bağırmak geliyor içimizden ama.. bizi bir sen anlarsın herhalde 🙂

işte böyle.. aramıza yeni blogger arkadaşlarımız katıldıkça daha da güzel geçiyor buluşmalarımız.. yeni planımız Kafika ve Karaoke.. heyecanla bekliyorum^^ bu arada tüm blogger arkadaşlarımızın hepsinin kulağını çınlattık dün.. hepinize buradan tekrar selamlarımı gönderiyorum..

 

%d blogcu bunu beğendi: