Aylık arşivler: Eylül 2011

Jang Geun Suk Filmleri..

Blog yazmaya başladığımdan beri hiç Jang Geun Suk yazısı yazmadığımı fark ettim ve bu eksiği hemen tamamlamalıyım dedim kendi kendime 🙂 Tabi yazıya başlamadan önce yeni dizimiz Singing in the Rain/Love Rides the Rain ya da Love Rain‘in setinden çıkan ilk resmi paylaşayım diyorum 🙂

Sanırım “Öyle Bir Geçer Zaman Ki”nin Kore versiyonu ile karşı karşıyayız. Şu kıyafetlere bir bakın, çok tatlılar ki 🙂 Hele Jang’ın o saçı, gömleği, pantolon askısı.. Yerim ama 🙂 Yalnız çocuk hayatında ilk kez gerçek bir erkek kıyafeti giydi, kendini tuhaf hissetmiştir bir süre, yazık 🙂

Neyse esas konumuz neydi? 🙂 Bol resimli uzuun bir yazı okumaya hazır olun şimdiden.. Öncelikle Jang Geun Suk’u seviyorum, ne yaparsa yapsın ona olan sevgim hiç azalmadı.. İster saçlarını ajummalar gibi yapsın, isterse sırt dekolteli giysiler giysin ya da twitter’da tüm gün kafamı ütülesin yine de seviyorum bu tatlı çocuğu, dizilerini, filmlerini beklerken günleri sayıyorum hatta.. Peki ne zaman tanışmıştım namı diğer Asya Prensi ile diye bir düşündüm, evet Do Re Mi Fa Sol La Si Do filminde görmüştüm kendisini ilk defa, yalnız filmin ismi de ne kadar zormuş 🙂 Bu filmde çok fazla dikkatimi çekti desem yalan söylemiş olurum, esas vurgunu Baby and Me ile yaptı Jang, çok da iyi yaptı 🙂 Neyse esas konuya geçersek izleyenler ya da henüz izlemeyip listesine alanlar için şöyle bir Jang Geun Suk filmlerinden bahsetmek istiyorum izninizle 🙂

1- DO RE Mİ FA SOL LA Sİ DO

Yukarıda da söylediğim gibi Jang Geun Suk ile tanıştığım filmdir bu adı uzun film 🙂 Burada Jang nasıl da kırmızı yanaklı, tatlı, baby face bir çocukmuş böyle diyorum şimdiki hallerini görünce.. Gerçekten çocukmuş kısacası.. Neyse filmimizin konusundan bahsedersek, birbirleriyle komşu olan  Jung Won (Cha Ye Ryeon) ve Eun Kyu (Jang Geun Suk) tesadüfen karşılaşırlar ve bir şekilde birbirlerinden hoşlanmaya başlarlar. Eun Kyu okulda Do Re Mi Fa Sol La Si Do adlı grubun da solistidir. Bir gün Jung Won Eun Kyu’nun grubunda çocukluk arkadaşı Hee Won (Jung Eui Chul) ile karşılaşır. Hee Won yıllar Jung Won’un ailesinin dağılmasına neden olmuş ve bu nedenle kız bu çocuğu asla affetmemiştir.. Hee Won Jung Won’u tekrar kazanmak isteyecek, kız buna karşı ne yapacaktır? Ve tüm bunlar her şeyden habersiz olan Eun Kyu’yu nasıl etkileyecektir..

SPOILER ALERT!!!

Film hakkındaki yorumlarıma gelirsek, işin aslı ben filmin ilk yarısında sıkıldım diyebilirim, çok klasik bir aşk hikayesinden başka bir şey değil gibi görünüyordu film.. Yalnız ikinci kısımda her şey değişti ve filmin gerçekten başarılı olduğu kanaatine vardım, en azından beni etkilemeyi başarmıştı.. Özellikle kızın Eun Kyu’yu terk ettiği sahne ve sonrasında çocuğu iyileştirmek için yapılan ikinci konser bir harikaydı.. Jang daha o günlerde ne kadar başarılı bir aktör olduğunu kanıtlamış herkese, o konserdeki halleri, kulaklarını kapatıp ağlaması, haykırması falan inanılmaz güzeldi.. Ki daha sonra izlememde filmin tamamını severek izledim, Jang yeter kısacası 🙂

Başta da dediğim gibi bu filmde JGS benim fazla dikkatimi çekmemişti, çünkü filmde zaten deli gibi yakışıklı, tatlı, manyak bir çocuk vardı.. Tabiki Jung Eui Chul denen güzel insandan bahsediyorum.. Bu filmin yıldızı O’dur diyorum ben, o psikopat halleri, asabi tavırları ve mükemmel saçlarıyla kalbimi kazanmayı başardı bu filmde, ki Boys Over Flowers’ta da çok sevmiştim kendisini.. İyi bir dizide oynasa da izlesek yav 🙂

Filmin müziklerinden de bahsetmemek olmaz, hepsi tek kelimeyle muhteşem. Filmin başında kıza yazdığı bir şarkıyı söylüyordu Eun Kyu, orada sesi nasıl tatlıydı.. Hala dinliyorum filmin tüm şarkılarını .. Yalnızz, bir konuda itirazım var, Jang’ın o kadife sesi varken filmde niye şarkıları başka bir şarkıcıya söyletme ihtiyacı hissetmişler? Ki Jang filmin sonundaki konserde söylemiş o şarkıları zaten, bence araya başkasını sokmanın hiç gereği yoktu, neyse ben tüm şarkıların aslını atayım şuraya da içim rahat etsin 🙂

2- BABY AND ME

İşte Jang Geun Suk ile aşkımızın başladığı film budur! Bu filmi izleyip de kendisine hayran olmayacak birini tanımıyorum zaten, çocuk harika bir tercih yapmış kısacası, O ve Mason Moon kadar birbirini tamamlayan bir ikili olamaz 🙂

Filmin konusundan bahsedelim önce, Han Joon Su tatlı, serseri, çapkın bir lise öğrencisidir. Onun haytalıklarından bıkan anne babası bir gün bir not bırakıp evi terk eder ve tatile giderler. Tam “Ev bana kaldı ooo gelsin partiler kızlar!” moduna giren Joon Su bir gün alışveriş yaparken sepetine konan bebeği görünce şaşkına döner.. Bebeğin üzerinde ona ait olduğu yazmaktadır, artık tek başına bir çocuğun sorumluluğunu üstlenmek zorundadır..

SPOILER!!!

Bu filmin neresini anlatsam hangi sahnesinden bahsetsem bilemedim şimdi, her karesi ayrı güzeldi.. Öncelikle Joon Su’nun bebeğe mama yedirmeye çalıştığı, altını bezlemek için cebelleştiği sahneler şahaneydi.. Filmde Joon Su’nun sınıfındaki sapığı rolündeki Byeol her ne kadar ona yardım etse de işleri çook zordu 🙂

Bir sahnede de Joon Su bebeği, (bebek demişken onun da bir adı var değil mi ama 🙂 ) efendim bebeğimiz Woo Ram’ı gece kulübündeki kadınlara bırakıp gidiyordu ve döndüğünde kuzucuğun yüzüne makyaj yapılmış bir biçimde yerde salya sümük ağladığını görüyor sonra ona sarılıp: “Baban seni bir daha asla bırakmayacak..” diyordu.. Babaya bakın ya bir damlacık çocuk gören de gerçek bir baba sanacak 🙂 Bir diğer sahnede de Joon Su markete giriyor elinde kalan son parayla sigara alıyordu, tam parayı uzatırken sigarayı geri çevirip bir şişe süt almıştı eline, küçük baba 🙂 Woo Ram da onun bu hareketlerini anlıyor ya böyle yüzü falan değişiyordu, gülümsüyordu çocuğun arkasındaki kangurudan doğru kuzu ya:)

Sonraa, filmin sonlarına doğru anne babasının resmine bakıp ağlama krizine giriyordu Joon Su, tabi babacığı ağlayınca Woo Ram durur mu, o da basmıştı bağırtıyı.. Baba oğul ne tatlı ağlıyorlardı ama, o sahne hiç gözümün önünden gitmez..

Joon Su’nun sarhoş bir adamın cüzdanını çalıp kaçarken durdurduğu taksinin polis arabası çıktığı sahne de en çok güldüğüm sahnelerden olmuştu, çocuğu karakoldan kurtaracak kimse de yoktu yazık ama 🙂 Joon Su’nun karakol maceraları zaten bitmek bilmedi filmde, bizim dalgın oğlan bebeği metroda unutup kısa süreli bir sevinç yaşamıştı, sonra evdeki oyuncaklar, anılar falan derken soluğu karakolda almıştı yirim yirim 🙂

Alışmıştı bebişe kısacası, sojuları alıp kafa bile çekti oğluyla düşünün artık 🙂 Son olarak filmin en komik karakterlerinden biri olan kondom alamadığı için bebek sahibi olmak zorunda kalan ajusshi’yi de unutmamalıyız.. Joon Su ve bu komik ajusshi’nin bebeklerinden kurtulma çabaları görmeye değerdi gerçekten 🙂

Filmin final sahnesi gerçekten filme yakışmıştı, Joon Su’nun hava alanına koşuşu, Woo Ram’ın ardından ağlayıp haykırması falan çok güzeldi, böyle bir komedi filminde böylesine kaliteli bir dram sahnesi görmek beni çok mutlu etti.. Neyse ben bu filmi sevdim kısacası, hatta daha uzun bir post yazabilirim film üzerine ama yazımın konseptini bozmayayım şimdi boş yere 🙂

Sonuç olarak Jang da minik Mason da her daim takibim altındadır bu film itibariyle.. Minik Mason demişken o da büyüdü kocaman çocuk oldu ha.. Yıllar nasıl da hızlı geçiyor diyerek olgun insan tribimi de atıp sıradaki filme geçebilirim 🙂

3- THE CASE OF ITAEWON HOMICIDE


Bu filmi daha yakın zamanda izledim, Jang’ın filmdeki o çikolata renkli tenini ve korkunç örgülü saçlarını gördüğümde içimden izlemek gelmemişti açıkçası ama dayanamayıp izledim sonunda.. İzlediğime de pişman olmadım, değişik, gerçekten ilginç bi film İtaewon Cinayeti..

Filmin konusu şöyle, üniversite öğrencisi Jo Jong Pil bir fast food dükkanının tuvaletinde ölü bulunur, hem de korkunç bir biçimde defalarca bıçaklanarak öldürülmüştür.. Cinayetin zanlısı olarak iki kişi göz altına alınır, Alex ve Pearson, Koreli Amerikan vatandaşı iki genç.. Bu iki gencin tuvalete girmelerinin ardından hemen cinayet işlenmiş ve tüm kanıtlar bu ikisinin ya da ikisinden birinin katil olduğunu göstermektedir. Yalnız zanlılardan ikisi de diğerini suçlamaktadır, acaba cinayeti hangisi işlemiştir?

SPOILER!!!

Öncelikle bu film beni gerçekten çok etkiledi.. Bunun ilk nedeni kurgu değil gerçek olmasıydı. Gerçekten 1997 yılında gencecik bir üniversite öğrencisi Burger King tuvaletinde katledilmişti. İşin daha kötüsü de bu cinayetin cezasız kalması elbette.. Hukuk ve adalet denen şeyin aslında var olmadığını bir kez daha anladım bu filmden sonra.. Bir kere cinayetten hemen önce iki insan tuvalete girmiş yani ikisinden biri ya da her ikisi %100 suçlu.. Ama sonuçta zanlılar serbest bırakılıyor. Ölen zavallı çocuğun ailesi neler hissetmiştir düşünmek bile istemiyorum.. Bu de çocuğu Song Joong Ki oynadı filmde, onun o tatlı yüzü falan aklıma geldikçe kötü oldum ben.. Kısaca bu filmin sonu beni sinir krizine sokmaya yetti, ama bu filmin suçu değil, adaletsizliğin suçu elbette..

Gelelim Jang Geun Suk’a.. Bu filmde bambaşka bir yüzünü gördüm onun, tam anlamıyla psikopat ve soğuk bir caniyi oynadı ve bunun üstesinden başarıyla geldiğini düşünüyorum.. Diğer çocuk Alex sorgu odalarında ecel terleri dökerken Pearson öyle rahat ve soğuktu ki insanın kanını donduruyordu adeta.. Tatlı parlak çocuk rollerinden sıyrıldı böylece, güzel oldu, yüzü kadar yeteneğinin de dikkat çekebileceğini gösterdi bir kez daha..

4- THE HAPPY LIFE

Bu filmi de doğum günümde izlediğim için unutmadım sanırım, izleme sebebim elbette yine Jang’dı.. Ama hayallerim suya düştü maalesef, bu filmin ancak %20’sinde görebildim kendisini, bayağı yan karakterdi çocuk filmde.. Bir de filmin yönetmeni ne demiş bu konuda bir bakın: “Bayan izleyiciler sadece Jang Geun Suk’a odaklanmasınlar diye onun sahne süresini kısalttım!” Aferin iyi yaptın!! Neyse benimle aynı umutlarla filme başlayacak olanınız varsa şimdiden söyleyeyim, maalesef aslında o bu filmde yok gençler 🙂

Filmimiz 4 adet orta yaşlı amcamızın hikayesini anlatıyor aslında.. Bu amcalar üniversite yıllarında Volcano adlı bir grup kurmuşlardır. O günlere dair her şey artık birer anıdır kısacası, hepsi evlenmiş, çocuk sahibi olmuştur.. Grup üyelerinden Sang Woo’nun ölümüyle grubun gitaristi Gi Yeong bu grubu tekrar kurmaya ve gençlik heyecanını ateşlemeye karar verir. Yalnız hiçbir şey eski günlerdeki kadar kolay olmayacaktır elbet.. Üyelerden biri karısından ve çocuklarından çok uzakta araba satıcılığı yapmakta, bir diğeri ise iki işte birden çalışıp çocuklarını geçindirmeye çalışmaktadır.. İşin aslı Jang bu filmde kimdi, neciydi onu bile unuttum, çok alakasız bir karakterdi yani.. Sadece güzel sesiyle Volcano grubunun solisti olmuştu onu hatırlıyorum..

Film güzel, sıkmıyor, zevkle izleniyor, ama işte şu çocukcağıza azıcık daha yer verselerdi filmde o zaman tadından yenmezdi.. Ha bir de Jang bu filmde de şarkı söylüyor, bu şahane işte.. Sırf bu yüzden bile izlenir bu film 🙂

5- CRAZY FOR WAIT / THE LONGEST 24 MONTHS

Bu filmi daha dün gece izledim, taze taze gelecek yorumlarım 🙂 Yine bünyesinde Jang’ı barındırdığı için izledim bu filmi de ama burada neredeyse hiç göremedim kendisini. Filmde 4 çiftin öyküsü anlatılıyor, en az anlatılan bizim oğlanınki maalesef 😦

Filmde 4 çift var ve 4’ünün de erkekleri askere gidiyor ve bundan sonra kızlar neler yapıyor, sevgililerine sadık mı kalıyorlar, yoksa sadakat diye bir şey yok mu bunu anlatıyor film.. Ben 3 çiftin hikayesini sevdim, eğlenceli romantik tiplerdi zaten hepsi.. Aman JGS ve sevgilisi filmin en sıkıcı çiftiydi, zaten sevgilisi dediğim kadın teyzesi gibiydi, bildiğiniz ajummaydı yani.. Neyse Jang’ı göremesem de film fena değildi eğlendim ben, filmdeki tüm çocukların birbirinden yakışıklı olması da onu izlenir kılan en önemli faktördü benim için 🙂

Benden bu kadar.. Ahh keşke “You are My Pet” de elimizde olsaydı da ondan da bahsedebilseydim uzun uzun.. Ama bekliyorum nasılsa gelmesi yakın 🙂 Yalnız filmin fragmanları falan şahane, çok sevdim.. Jang’ın saçı yine ajumma kıvamında olsa da görmezlikten geliyor ve filmin tatlı mı tatlı fragmanıyla yazımı bitiriyorum.. Görüşmek üzere^^

Oh Won Bin’den Japonca Mini Albüm: Good For You^^

Bu sabah internete girer girmez Oh Won Bin’in ilk Japonca single’ını çıkarmış olduğu müjdesiyle karşılaştım. Oysa ki ben daha “Good For You” albümünden bahsetmemiştim bloğumda. Neyse bahsetme zamanı gelmiş demek ki 🙂

“Good For You” 6 şarkılık bir mini albüm.. C’mon Girl faciasından sonra ilaç gibi geldi bana, Ft Island tarzına yakın, sesine giden şarkılar söylemiş Won Bin bu albümde.. Japoncası ve İngilizcesi de çok iyi, önceden de bu konuda grubun en iyisiydi zaten..  En az şarkılar kadar güzel olan şey de elbette albüm resimleri.. Hepsine bittim! İşte Won Bin’in tarzı bu.. Asi, yalnız haller onun halleri, sonunda bunu fark etmiş.. Etrafında kızlarla soyunarak dans etmek hiç ona göre değil bence, cık cık diyorum..

Albüm Şarkıları

1. Good for you
2. Ready to be my…
3. 2go
4. Always
5. Love song
6. Good for you (Instrumental)

Albüm Resimleri

Son olarak albümün en sevdiğim 2 şarkısını da paylaşmadan gitmeyeyim. Always ve Good For You şarkılarını özellikle sevdim, Won Bin’in sesine çok gitmiş bu şarkılar.. Böyle devam et Won Bin, bizi çok bekletmiş olsan da seni yeniden görebilmek çok güzel.. Fighting^^

Always

Good For You

City Hunter: Şehir Avcısı’nın Lee Min Ho hali..

Dün gece itibariyle City Hunter’ı da bitirmiş bulunmaktayım. Uzun zamandır dizi bitirdiğimde pek üzülmüyordum dün bir burkuldum sanki.. Bir de Lee Min Ho’yu bir daha ne zaman böyle bir dizide göreceğim falan, bu diziyi zar zor çekebildi zaten kaç yıldır gün saydırdı bize 🙂

Öncelikle rahatça söyleyebilirim ki dizi gerçekten çok güzeldi. Polisiye olduğu için başta ön yargılı davrandım ben ama umduğumdan çok daha romantik çıktı City Hunter.. Lee Min Ho’yu ilk defa romantik komediden başka türde bir dizide izlemek de başka bir zevk verdi bana.. Çocuğun dövüş sahneleri falan görsel ziyafetti adeta, başa sarıp sarıp izlenecek cinsten 🙂 Oyunculuğu ise tek kelimeyle mükemmeldi, hele sonlarda gerçekten kendini aştı, sinema filmi izler gibi izledim onun sahnelerini.. Neyse tüm bunları detaylı detaylı anlatacağım önce dizinin konusundan bahsedeyim henüz izlemeyenler için..

Lee Yoon Sung (Lee Min Ho) henüz bir aylıkken ölen babasının en yakın arkadaşı tarafından kaçırılır ve babasıyla birlikte ölen 20 askerin intikamını almak için eğitilir.. 17 yaşındayken tüm bunları öğrenir ve bambaşka bir insan olmak üzere kendini geliştirir. Yıllar sonra mükemmel kariyeriyle ile Seul’e dönen Yoon Sung uzman olarak Choong Wa Dae’de çalışmaya başlar fakat asıl görevi çeşitli yasadışı suçlara da bulaşmış olan 5 kişiden babasının ve Nampo Limanı’nda ölen askerlerin intikamını almaktır..

Buradan itibaren SPOILER kısmı başlıyor, bu bir uyarıdır 🙂

Öncelikle dizinin 1. bölümüne bayıldım, askerlerin öldükleri sahne gerçekten çok etkileyiciydi, hele Yoon Sung’un babasının öldüğü sahne dizinin asıl konusu olan intikamın gerekçesini çok güzel anlattı izleyenlere.. Vee yıl atladıktan sonra Lee Min Ho’nun 17 yaşındaki haline cidden bayıldım.. Tatlı, sevimli, her şeyden habersizdi zavallım. O dağınık saçları salaş kıyafetleriyle beni benden aldı, yemek yiyişi, kızlara göz kırpması falan al sık yanaklarımı dedirtti adeta 🙂 Daha sonra dönüşeceği karizmatik, kariyerli, cool ve maalesef hallyu star saçıyla Seul’e dönen Yoon Sung’dan daha çok sevdim hatta çıtır Yoon Sung’u..


Bu kızımız da “Ve Tanrı Lee Min Ho’yu yarattı!” dediğimiz güzel insanın hem gerçek hayatta hem de dizideki sevgilisi Kim Na Na (Park Min Young).. Keşke sevgili olduklarını öğrenmeden önce izleseydim bu diziyi, kızı her gördüğümde “Ayy şurası da çok çirkinmiş, uff neresini sevdi ki bu kızın?” şeklindeki çamur atma faaliyetlerimi bıkmadan usanmadan sürdürdüm maalesef 🙂 Neyse kıskançlığı bir kenara bırakalım, bildiğimiz üzere Nana kızımız başkanın koruması ve Yoon Sung’un Judo hocası.. Bu kadar minyon, mini minnacık bir insanın koruma olabileceğine inanamıyor insan ama gerçek bu.. Çok akıllı, tatlı, duygusal, şahane bir karakter kendisi.. Baştan sona sevmediğim, rahatsız olduğum hiçbir şeyle karşılaşmadım Nana’da.. Diğer dizilerde esas kızların yüzsüzlük edip esas oğlanın peşinden ayrılmamasına sinir olurdum aslında ama bu dizide öyle olmadı. Çünkü biliyordum ki bu ikilinin bir arada olması gerçekten çok zordu ve kız çocuğu çok ama çok seviyordu.. Son bölüme kadar yanlış anlama, bir ayrılıp bir barışma falan olmadan yaşadılar aşklarını, uzaktan da olsa.. İkilinin en sevdiğim sahnesi de judo dersi sahnelerinden biri oldu.. Bu sahnede kız Yoon Sung’un City Hunter olduğunu ve omzunun yaralı olduğunu biliyor ama bunu çaktırmaması, çocuğu yerden yere atması gerekiyordu. İkili böyle hüzünlü hüzünlü bakıştılar, kız yapamadı, ona dokunamadı.. Ne tatlı kız bu Nana yahu 🙂 Amaa.. Beğenmedim ki ben bu kızı, yani daha güzel bir kız olmasını ummuştum LMH’nun sevgilisinin, neyse fazla objektif olamıyorum sanırım, oğlumuz beğenmiş sonuçta Allah ayırmasın 🙂

Dizinin ağır toplarından, Yoon Sung’un üvey babası Lee Jin Pyo, sahte kimliğiyle Steve Lee. Yıllar önce ölen askerlerin içinden bir tek O sağ kurtulmuş. Yaşamasının tek amacı öldürülen arkadaşlarının intikamını almak. Adamda merhamet şefkat gibi duygular kalmamış, dizinin başında Yoon Sung için bacağını feda ediyor ama bunu bile intikam alması için yetiştirdiği çocuğa bir şey olmasın diye yaptığını düşünüyorum ben.. Amaa.. Ben bu adamı çok sevdim, böyle karizmatik roller beni fazlasıyla cezbediyor bunu bir kez daha anladım. Adamın bakışları, alttan alttan gülüşü falan çok çekiciydi.. Dizinin sonunda da “City Hunter benim!” dedi ya, O’ydu gerçekten, intikam savaşcısı şehir avcısı da böyle olur zaten, karıncayı incitmekten korkan çıtırımız Yoon Sung’umuz için bu görev fazla bence..

Bu da Savcı Kim Young Joo (Lee Joon Hyuk).. Dizinin ilk bölümünden itibaren City Hunter’ın ve onun kendisine gönderdiği suçluların gizemini çözmeye çalışıyor.. Ben bu adama çok üzüldüm, 20 bölüm boyunca her şeyi anlıyor, her sırrı çözüyor ama bir türlü kanıtlayamıyor, kendi kendini yiyor sonra.. City Hunter’ın maskesini düşürüp de kimliğini anladığı zaman ona “Git!” demesi çok karizmatikti, kalbimi kazandı işte orada.. City Hunter’ın maskesi meselesi de ayrı bir sorun zaten, abi maske el kadar, adam kabak gibi ortada ve sen adamdan 2 metre ötedesin, bir zahmet tanı yani.. Ayrıca her yerde Lee Min Hoo gibi uzun, kaslı, yapılı, manken gibi çocuk  kaynıyor sanki, insan arkadan görse tanır yav 🙂

Bu da Yoon Sung’un annesi Lee Kyung Hee. Bu kadını ilk Shining Inheritance’da tanımış ve onun nasıl farklı, unutamadığım bir karakterle dizide yer aldığını şu yazımda anlatmıştım.. Burada ise Shining Inheritance’taki rolünün tam aksine ömrü oğlunu görme umuduyla geçmiş zavallı bir kadın Kyung Hee.. Dizinin her bölümünde “Kavuşsunlar artık yeter!” diye bas bas bağırasım geldi ama çok şükür son bölüm gelmeden kavuştular ana oğul.. Bir de en sonda çocuk gerçek babası sandığı adamın da gerçek babası olmadığını öğrendi, kaç babası var bu çocuğun yahu dedim artık, yazık 🙂 Her şeye rağmen annesini suçlamaması çok güzeldi, çocuk aşmış artık, olgunlaşmış yahu 🙂

Min Ho’nun saçı için ayrı bir parantez açmadan geçemeyeceğim.. Hallyu star saçı en çok kime yakışmıyor anketi açılsa herhalde Lee Min Ho derdim! O bebek yüzünü kapatan alnındaki koca tutam saçını elime jöle alıp arkaya doğru yatırasım geldi gerçekten.. Halbuki Personal Taste’de nasıl güzeldi saçları.. Her neyse Min Ho olsun da her hali kabulümüz..

CITY HUNTER

VS.

PERSONAL TASTE

Ayrıca tekrar yazmadan geçmeyeyim, dövüşmek bir insana ancak bu kadar yakışabilir herhalde.. Hele o merdivenlerden inerken uçarak tek bir tekme darbesiyle karşısındakini yere serdiği bir sahne vardı, yine defalarca izlenesi cinstendi.. Neyse iyice fangirl yazısı kıvamına giriyor post, ehem ehem nerede kalmıştık biz? 🙂 Ha, Lee Min Ho dizi boyunca bu kadar dövüştü bir kez burnu bile kanamadı kardeşim! Yüzünde bir çizik bile göremeden bitirdik diziyi, savcının karısı bile iki tokatlandı yüzü mosmor oldu, ama belki de çocuk öyle iyi eğitilmiştir ki artık vücudunda iz kalmıyordur falan ehu ehu 🙂 şaka bir yana Lee Min Ho gerçekten o bebek yüzüyle, uzun, kaslı da olsa narin vücuduyla, şık kıyafetleriyle bir türlü “city hunter” izlenimini veremedi bana, tamam çocuk koskoca Blue House’da çalışıyor, bakımlı olmalı falan ama savaşçı denince azıcık kirli sakallı, yapılı, salaş kıyafetli, yüzünde birkaç çizik olan biri geliyor benim gözümün önüne.. O dar pantolonlarla falan.. Yakıştıramadım sanki ona süper kahramanlığı.. Ama güzel dövüştü şimdi, o konuda hakkı yenemez 🙂

Dizinin bu sahnesini ne zaman görsem gülmekten alamıyorum kendimi çünkü nasıl çekildiğini gördüm TV’de.. Kızın altında sebze kasası gibi bir şey vardı, ancak ulaşabiliyordu Min Ho’nun boyuna 🙂 Gerçekte de kasa gerekebilir gibi saçma sapan düşünceler geldi aklıma kovdum sonra onları, ayakta öpüşmek zorunda değiller ya kardeşim 🙂

Dizide rahatsız olduğum kısımlar var mıydı diye düşünüyorum, yoktu sanırım.. Yalnız mangadan uyarlama olduğu için fazla süper kahraman hikayesi gibi geldi bana City Hunter.. Kötü adamlar (ki bu adamlar çok kötü masallardan fırlamışcasına hem de), iyiler (ki bu iyiler de adalet için, kanunların uygulanabilmesi için canını verecek kadar iyi) bana çizgi roman okuyormuşum hissini verdi. İyi ki dizinin sonunda Başkan suçsuz, sütten çıkmış ak kaşık çıkmadı, politika için pisliğe bulaşmak zorunda kalan sıradan bir insan olduğunu gördük Başkan’ın.. Böylesi çok iyi olmuş.. Buna ilaveten çoğu şey hazır olarak geldi Yoon Sung’un önüne, birçok olayda araştırma yapmasına bile gerek kalmadan tesadüfen işlerin iç yüzünü öğrendi. Bazı şeylerin ortaya çıkması fazla kolay oldu hatta, bu da masalsı geldi bana yine.. Ve son bir soru.. Benim bildiğim kadarıyla mahkeme kararı alınmadan çekilen kayıtlar delil olarak kullanılamıyor. Kore’de böyle değil mi acaba? Merak ettim..

Ve dizinin sonu.. Ucu açık bitirilmiş bildiğimiz gibi.. İyi mi olmuş kötü mü olmuş karar veremedim ben aslında.. Hollywood filmlerinden alışkınım böyle sonlara ama yönetmen sonu bize bırakmasaydı daha iyi olabilirdi.. Daha farklı bir son düşünmek istesem de düşünemiyorum, üvey baba Başkan’ı öldürmeye and içmiş ve Yoon Sung iki babasının da ölmesine razı değil.. En fazla ikisini yalnız bırakıp kozlarını paylaşmalarını bekleyebilirdi ki biliyoruz Yoon Sung böyle biri değil.. Bu yüzden sonun çok da kötü olmadığını düşünüyorum ben, hatta Yoon Sung’un ölmesi, babasıyla ellerinin birleşmesi falan oldukça etkili olmuş, ki ben etkisini hala atamadım üstümden.. Lee Min Ho’nun buradaki performansı gerçekten şahaneydi, gözleri dolu dolu üvey babasına “Öz babamı öldürsem mutlu mu olacaksın? Benim için bacağını kaybetmiş olan babam karşıma geçmiş bana silah çekiyor.. Ne haldeyim biliyor musun? Ben sadece seninle sıradan ve mutlu bir hayat yaşamak istemiştim..” dediği yerde koptum ben zaten..  Ve  son olarak ben Yoon Sung’un öldüğünü düşünüyordum, ama en son sahnede arabasını sürerken gördük kendisini.. Nana’nın gördüğü çok hayali bir Yoon Sung’tu, onun gerçek olduğunu sanmıyorum ama.. Neyse son nasılsa bize bırakılmış ben yine de ölmedi Yoon Sung diyeyim de içim rahat etsin 🙂

EDİT: Yorumlar sayesinde öğrendim ki dizinin yapımcısından açıklama gelmiş, Min Ho’muz ölmemiş, Nana’yla birlikte gitmişler.. Rahatlayabiliriz demek ki 🙂

Bayağı uzun yazdım sanırım, kesin unuttuğum noktalar vardır da artık yorumlarda tartışırız o kısımları.. Son olarak umarım Lee Min Ho kendisini fazla özlettirmeden güzel bir romantik komediyle aramıza döner.. Yazımı dizinin iki mükemmel şarkısıyla bitiriyorum, herkese iyi dinlemeler 🙂

Suddenly

Love

Ft Island 2010 Beautiful Journey Konseri: Sonunda Kavuştuk^^

Gerçekten sevinçten ağlayabilirim! Aylar önce bu konserin fancam görüntülerini izlemiş ve dudaklarımı büküp: “Bu konserin DVD’si çıkar mı ki? Yok yok çıkmaz ya, hem çıkarsa da ne zamana çıkar, internete düşer ohooo 😦 ” diye yakınmıştım. Boru değil 21 şarkılık dev bir konserdi bu, hem de sevdiğim tüm şarkıları söylemişti Hong Gi.. Başka yerde bulunması imkansız, kenarda köşede kalmış muhteşem şarkıları da dahil olmak üzere her şey vardı bu konserde.. Vee diğer birkaç konserle beraber bu konserin de DVD’sinin çıktığını geçen akşam öğrendim. Beni en çok sevindiren Beautiful Journey’in DVD’si oldu elbette, bu konser gerçekten muhteşem, hatta 2007 yılından beri çıktıkları en iyi konser diyebilirim..

Konserden önce üyelerin dedikodusunu yapalım biraz değil mi? 🙂 Öncelikle elbette Hong Gi.. Şükürler olsun seni bir konserde doğru dürüst bir saç ve kıyafetle görebildim! Hatta inanılmaz ama bu konserin yıldızıydın bence 🙂 Abartmıyorum o dağınık, hafif uzamış kahverengi saçları, deri ceketi, her zamanki gibi kuru kafalı atleti ve koyu mavi lensleriyle bu konserin yıldızı olma hakkını kazandı Hong Gi..

Lider Jong Hoon her zamanki gibi çok hoş görünüyordu, bu çocuk işi biliyor kısacası.. Jae Jin ise kısa saçlarıyla fena değildi diyebilirim, yani şu anki o korkunç sarı saçlarına göre mükemmel gerçi ama kendisine uzun kahverengi saçın yakıştığını fark etmeli artık bence.. Min Hwan gri mi desem ne desem bilemediğim o değişik saçlarıyla arada dikkatimi çekmeyi başardı.. Yeni üye ise (yalnız çocuk geleli 3 sene oldu hala yeni üye diyorum ben 🙂 ) fazla gözüme batmadı diyeyim sadece, hala birbirimize alışmaya çalışıyoruz..

Gelelim konserimizee.. Öncelikle bayıldığım, ekran karşısında eridiğim  performanslardan  bahsedeyim, ki tüm performansları o kadar güzeldi ki seçim yapmak çok zor.. Amaa Revolution, Bad Woman, Love Love Love, I Believe Myself, Raining beni benden alanlardı kısacası. Revolution ve Love Love Love‘ı zaten müzik programları haricinde canlı dinleme fırsatı bulamamıştım, burada dinledim ve daha da çok sevdim.. Hong Gi bu seninki nasıl bir sestir böyle, senin sesinle birlikte şarkılar nasıl böyle değişip bambaşka bir havaya bürünebiliyorlar.. Bir gün karşılaşırsak soracağım ama hazırla kendini 🙂

Revolution

Love Love Love

Yukarıda da dediğim gibi bu konserde sadece MP3’ünü dinleyebildiğim birçok şarkının canlı performansını izleyebildim sonunda. Mesela Don Quixote’s Song, Revolution, Love Must Have Come, Calluses Being Stuck ve Brand New Days gibi şarkıların çoğunluğu bu konserde ilk defa canlı söylendi. Zaten her zaman söylerim: Hong Gi canlı dinlenir, kayıtlar onun sesini aktarabilme kapasitesine kesinlikle sahip değil 🙂

Don Quixote’s Song

Brand New Days

Vee kanayan yaramdan da bahsetmeden olmaz şimdi.. Won Bin’siz bir konser daha diyeyim siz anlayın. Hele Won Bin’den dinlediğim ve sevdiğim şarkıların Seung Hyun tarafından söylenmesi çok sinir bozucu oldu benim için. Gerçi hakkını yemeyeyim Seung Hyun kendini çok geliştirmiş, ilk geldiği günlerde sesi bile çıkmıyordu, bu konserde tüm şarkıları hakkıyla söyledi ama.. Amaa.. I am Happy, Primadonna, Lovesick ve Train şarkılarında Seung Hun’un sesini duyunca hala irkiliyorum maalesef, daha alışamadım Won Bin’in eksikliğine.. Neyse yine de indirdim onun bulunduğu performansları da, bu benim için büyük bir ilerleme 🙂 Dediğim gibi bayağı geliştirmiş sesini..

Bu konserde de Jae Jin’in ağırlığını hissettik bol bol.. Her şarkıda kendini gösterdi, ki iyi ki gösterdi diyorum. Mükemmel bir sesi var, hatta bir solo albüm çıkarmalı bence.. Ama ben Hong Gi ile ikisini dinlemeye çok alıştım, tek başına nasıl olur bilemiyorum da 🙂 . Revolution, I Believe Myself, Raining, Brand New Days ve Flower Rock onun şahane sesiyle renklendiği şarkılardı konserde. Jae Jin umarım gelecek albümlerde de böyle aktif olarak katılır şarkılara, gitarı kadar güzel sesi çünkü, hatta çok daha güzel..

Yalnız bu şahane konserde Hello Hello ve So Todayi dinleyememek üzdü beni, malum daha bu albümler çıkmamıştı o günlerde. Neyse bir dahaki konserlerine artık.. Bu iki şarkıyı da canlı dinlemek için sabırsızlanıyorum 🙂

Kısaca anlatacaklarım bunlar.. Hong Gi’yi canlı dinlemek isteyenler için bu konserler mükemmel bir fırsat, onu dinleyin sesini hissedin diyorum sadece.. Ft Island gerçekten müzik yapan gruplardan çünkü.. Sahnede kıçını başını sallayıp dans etmekten başka bir şey yapmayan, kaslı vücutlarıyla şov yapmaktan öteye gidemeyen gruplar gibi değil.. Tek dertleri iyi müzik yapmak ve bunu başarıyorlar da.. Konserin tamamını izlemek isteyenler şu kanaldan izleyebilirler. Yazımı bu konserin en iyi performansı seçtiğim Bad Woman ile bitiriyorum. Herkese iyi dinlemeler 🙂

Stairway To Heaven: Dram sevenlere..

Stairway to Heaven beni ağlatabilen iki Kore dizisinden biridir. Diğer tahmin ettiğiniz gibi Misa.. Kaliteli dram izlemek bana inanılmaz keyif veriyor, bu dizi de en sevdiğim dramlardan ve beni derinden etkileyen ilk Kore dizisi.. Aslında benim  kdrama maceram Winter Sonata (Sonsuz Aşk) ile başlamıştı. Gecenin bir yarısı keşfettiğim bu tatlı mı tatlı diziyle beraber bu çekik gözlü minik adamları hayatımdan çıkarmadım.. Bae Yong Joon ilk oppam ( 🙂 ) Choi Ji Woo ise hasta olduğum ilk Koreli hatun oldu. Daha sonra Choi Ji Woo’nun diğer dizisi Stairway To Heaven’a da şöyle bir göz atayım derken kendimi kaptırdım gitti, ayıla bayıla izledim kısacası.. Ki o zamanlar Türkçe alt yazı bulma, hatta İngilizce alt yazı bulma, kolayca mp4 indirme diye bir şey yoktu, ya online izleyecektin (ki bulabilirsen) ya da torrent’le indirip haftalarca bekledikten sonra alt yazısını da bulup gömecektin falan.. Uzun ve sancılı bir süreçti kdrama izlemek yani 🙂

Öncelikle şunu söylemeliyim ki heyecan ve merak sevenler, romantik dizilerden hoşlananlar ve azıcık da dram olsa iyi gider diyen benim gibi melankolikler için Stairway To Heaven çok iyi bir dizi. Aradan yıllar geçse de onu bu kadar sevmişken de anlatmadan geçemeyeceğim. Zaten Choi Ji Woo gibi dünya tatlısı bir hatun ve gamzeli güzel insan Kwon Sang Woo varken izlenmez mi bu dizi 🙂 Şimdi bir de baba oldu ya daha da mükemmelleşti gözümde, şu fıstıklara bir bakın 🙂

Neyse dizimizin konusundan bir bahsedelim önce, Jung Suh’nun (Choi Ji Woo) annesi ölünce babası başka bir kadınla evlenir. Bu kadının da bir kızı bir oğlu vardır ve aynı evde yaşamaya başlarlar ama üvey anne kötü bir kadındır. O da kızı Yu Ri de Jung Suh’yu kıskanmaktadırlar. Bu arada Jung Suh ile  çocukluk arkadaşı Song Ju birbirlerini sevmektedir ve en büyük hayalleri Amerika’ya gidip birlikte okumaktır ama üvey anne yüzünden Jung Suh gidemez Song Ju tek başına gider. Aradan 5 yıl geçer, Song Ju (Kwon Sang Woo) geri döner, tabi bunu duyan Jung Suh hemen onu karşılamaya gider ama kıskanç Yu Ri onun peşinden gidip kıza arabasıyla çarpar. Kızı o halde bulan üvey erkek kardeşi Tae Hwa onu kendi babasının evine götürür. Ama uyandığında görürler ki kız hafızasını kaybetmiştir. Tae Hwa karşılıksız aşık olduğu Jung Suh’yu geri götürmemeye ve onunla yeni bir hayat kurmaya  karar verir. Herkes Jung Suh’nun öldüğünü zanneder ve aradan bir beş yıl daha geçer…

Buradan sonrasını izlemelisiniz, özet yazdığım kısım ilk iki bölümde olup bitenleri anlatıyor sadece.. Asıl bütün olaylar bunlardan sonra başlıyor zaten. Dizinin konusu her ne kadar dram gibi görünse de heyecan hiç eksik olmuyor, sırlar, yalanlar.. Dizinin en güzel yanı da bu zaten, romantizmin, dramın yanında insanı güldüren, meraklandıran, sinirlendiren, deli eden bir sürü şey var içinde. Tabi birkaç kdrama klişesiyle de karşılaşıyoruz dizide, onlar olmazsa olmazımız.. Ama yıllar önce kdrama klişelerinden bihaber olan bünyem her şeyiyle kabul etti sevdi bu diziyi, ki dizi kendini sevdiriyor insana 😦 Son olarak bu dizinin son 3 bölümünü ardarda izleyin benden söylemesi deyip azıcık detay vermeye başlıyorum şimdi..

Önce biraz karakterlerden bahsedeyim yalnızz SPOILER vereceğim, izlemeyenler okumamalı diyorum 🙂

İlk olarak elbette diziyi izleme sebebim Choi Ji Woo’dan bahsetmesem olmaz, sen nasıl güzel nasıl dünya tatlısı bir insansın öyle ya.. En güzel aktrisler kategorisinde benim için ilk sıralara oynar her zaman. Hele buradaki kısa dalgalı saçlarıyla.. Bir de yıl atlandıktan sonraki Kim Ji Soo karakteriyle birlikte giydiği salaş gömlekler, kargo pantolonlar falan çok yakışıyordu kendisine. Dizinin ilk bölümlerindeki eğlenceli, tatlı halleri ve ilerleyen bölümlerdeki romantik halleri çok sevimliydi, tüm bunların yanında son bölümlerde yaşadığı çaresizliği, mutsuzluğu öyle güzel yansıtıyordu ki izleyenlerine, bir kez daha alkışladım kendisini.. Harikasın Choi Ji Woo 🙂

Ve esas erkeğimiz, şimdilerde evli mutlu çocuklu yaşayan güzel insan Kwon Sang Woo. Daha dizinin ilk bölümlerinde başlayan aşkı hiç son bulmuyor Song Ju’nun. İlk aşkı Jung Suh’ya tıpatıp benzeyen Ji Soo’yu her gördüğünde daha da kahroluyor ama elinden de bir şey gelmiyor.. Romantik jön dendi mi KSW derim ben, More Than Blue’da da gösterdi zaten kendisini.. Üstüne üstük acayip de kaslı ve gamzeli, benden söylemesi 🙂

Vee üvey kardeş Tae Hwa.. Asıl parantez açılması gereken karakter de bu bence.. Jung Suh’yu Ji Soo yaptıktan sonra vicdan azabı hiç bitmiyor bu zavallı çocuğumuzun hani böyle bir aşk olabilir mi diyor izleyenler.. Bir türlü kavuşamıyor Jung Suh’ya ne yaparsa yapsın.. Ben bu karakteri daha çocukluklarında sevmiştim, çocuk Tae Hwa’yı oynayan Lee Wan da çok iyi iş çıkarmıştı gerçekten.. Kısaca dizide en az jön kadar çok sevdim kendisini, hele dizinin sonunda yaptığı o şey.. Ki bence dizinin en ama en anlamlı en güzel sahnesi de Tae Hwa’nın yaptığı fedakarlıktı,  hala Stairway to Heaven denince o sahne gelir aklıma..


Dizimizin kötü kızı Yu Ri’den de bahseden geçmeyeyim. Küçüklüğünü oynayan kız acayip çirkindi, sonra yıllar geçti bir de baktım o çirkin kız Kim Tae Hee oluvermiş!! KTH bana göre Kore’nin en güzel kadınıdır, lakabı boşuna melek değil, melek gibi bir yüzü var.. Zaten bu yüzden de kötü kız rolünü hiç yakıştırmadım kendisine.. Kız resmen nefret edemiyor, o kötü kız enerjisini veremiyor izleyenlerine.. En iyisi yine Love Story in Harvard ya da My Princess gibi dizilerde iyi tatlı kızı oynamaya devam etsin..

Dizinin çocuk oyuncuları da gerçekten çok başarılıydı.. Park Shin Hye’yi ilk burada izledim ben. Şimdi dizilerin aranan başrolü kızımız bu dizide daha 14 yaşında bir çocuğu canlandırıyordu. Bence Choi Ji Woo’nun küçüklüğü olarak PSH çok iyi bir seçim olmuş, bi kere çok güzel bir yüzü var ve saçları falan da birbirlerine benziyordu. Ben PSH’yi çok sevdim bu dizide, ilk iki bölümden sonra yıl atladıklarında üzülmüştüm hatta. Sırf Lee Wan’la ikisini çok yakıştırdığım için “Tree of Heaven”ı da izledim daha sonra ama onu sevmedim açıkçası, konusu çok güzel olsa da dizi kötüydü..

Lee Wan’da üvey kardeşi Tae Hwa’nın küçüklüğünü oynuyordu burada. Kendisini düşünen, paragöz, bencil bir anne ve ayyaş bir babası olduğu için sorunları olan zavallı bir çocuk Tae Hwa. Hayatı boyunca görmediği sevgiyi Jung Suh’dan görüyor, doğum gününde ilk kez Jung Suh ona yosun çorbası yapıyor, ilk kez Jung Suh doğum günü hediyesi veriyor, hem de elleriyle ördüğü bir atkıyı hediye ediyor çocuğa.. O iki bölümde çok sıcak bir ilişki kurabilmeyi başarıyor bu ikili ama zavallı Tae Hwa aşık oluveriyor kızımıza..Kısacası Lee Wan’ın oyunculuğunu ablası KTH’den bile daha çok beğendim yalan söylemeyeyim şimdi 🙂

Şimdi sıra geldi dizide en beğendiğim sahnelere.. Başta da söylediğim gibi baştan sona her karesini çok seviyorum bu dizinin ama bazı sahneleri var ki defalarca izlesem yine yine bıkmam..

– Tabii ki ilk bahsedeceğim sahne Tae Hwa’nın Jung Suh için yaptığı o büyük fedakarlığın yer aldığı intihar sahnesidir. Bu sahne beni öyle çok etkilemişti ki uzun süre Shin Hyun Joon’un resimlerine bile bakamamıştım. Ki bu çocuk Kiss’in “Because I am a Girl” klibinde de oynamıştı ve yine gözlerini vermişti sevdiği kıza. Ah ne güzel bir klipti o öyle, gerçi bizim arabesk camiası bu güzelim klibi de keşfedip katletmeyi başardı ya neyse.. (bakınız: Görmez Olsun) Nerde kalmıştım, bu diziyi belki bugün izlesem Tae Hwa’nın bu fedakarığı yapacağını tahmin ederim ama izlediğim o günlerde doktor “Canlı donörden organ alamayız” dediğinde çocuğun intihar edeceğini hiç ama hiç düşünmemiştim.. Hele Jung Suh bu gerçeği öğrendiğinde hayatının en kötü sürprizlerinen biriyle karşılaşmak zorunda kaldı..

– Bir diğer sevdiğim sahne de kafe sahnesidir. Hiçbir romantik dizide bu sahnedeki kadar nazik, duygusal, birbirini incitmekten korkan bir çift görmedim ben. Jung Suh gözlerini kaybettiği an onu Song Ju bulur ama kim olduğunu kıza söylemez çünkü kız onun bu gerçeği bilmesini istememektedir ve kıza bakabilecek tek insan olan Tae Hwa haksız yere gözaltına alınmıştır. Üstüne üstük Jung Suh, Song Ju ile buluşup ona iyi olduğunu söylemek istemektedir ve bunu yaparken de kör olduğunu saklayabileceğini düşünmektedir. Böylece Jung Suh ve Song Ju yola düşerler, öyle bir dramdır ki bu, kız omzuna yattığı kişinin sevdiği kişi olduğunu bilmeden onunla buluşmaya gitmektedir… Ve kızı kafeye getiren Song Ju ilk kez buluşuyormuş, hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapar.. Evet sanırım biraz karışık anlattım ama bu sahne ancak izlenerek anlaşılabilir. Çocuk ağlamakta, kızsa o bir şey anlamasın diye sahte gülücükler saçmakta, kör olduğunu da gizlemeye çalışmaktadır.. Sonra masadan kalkan Song Ju kafenin dışına çıkar ve olduğu yere çöküp hüngür hüngür ağlamaya başlar ki aynı anda Jung Suh da içeride ağlamaktadır.. Dediğim gibi birbirini bu kadar seven ve incitmekten üzmekten korkan bir çift daha olamaz..

– Tae Hwa’nın hapisten çıktıktan sonra gözlerini kaybetmiş olan Jung Suh’ya baktığı sahneler de çok güzeldi. Kızın sevgilisine olan özlemi öyle büyüktü ki hep onu düşünüyor, ama arayamıyordu bir türlü. Bir sahnede içini çeke çeke “Aaah Song Ju oppa bogoshipda!” demişti, kar yağıyordu o gün de, kız merdivenlerde oturuyordu bunu söylerken..

– Yavaş yavaş görme yetisini kaybeden Jung Suh bunu Song Ju’dan gizlemeye çalışıyordu. Çocuk bir sahnede kıza sürpriz yapıp kahvesine kalp çizdirmişti ama kız kalbi göremeyip karıştırıvermişti kahveyi 🙂 Çocuk ne bozulmuştu ama, tatlı Song Ju 🙂

– Bir sahnede de Song Ju ve şirketinde çalışanlar kutlama yapmaya gitmişlerdi. Tabi o ara Ji Soo kimliğindeki Jung Suh da o şirkette çalıştığı için o da gitmişti. Ve kutlamada şişe çevirmece oyunu oynandı. Her Kore dizisinin olmazsa olmazı bu oyun da 🙂 Jung Suh şişe her kendine döndüğünde ya içki içmek ya da oyundaki partneri Song Ju’yu öpmek zorunda kalacaktı, ki bu kız bir kadehte bayılan cinsten.. Vee şovalye ruhlu jönümüz tüm gece kızın bütün içkilerini kendisi içti.. Nasıl tatlıydı bu sahnede.. Hele sonra sarhoş olup Jung Suh’nun kollarında ağlayarak bayılması ama kızın onu orada bırakıp gitmesi.. Uff uf ne sahnelerdi yaa..

– Bir sahnede de Jung Suh iyiden iyiye görememeye başlıyor ama Song Ju bunu bilmiyordu. Çocuk kıza sürpriz yapıp mobil bir karavan kiralamış  ve çiftimiz Love Story’i izlemişlerdi o romantik atmosferde. Ama Jung Suh bir gün sonra terk edecekti çocuğu ve filmde de aynı onlar gibi hasta kız ve sevgilisini ölüm ayırıyordu. Jung Suh bu filmi izlerken ağlama komasına girmiş, Song Ju neler olduğunu anlamadan şaşkın şaşkın bakmıştı kıza.. Sonra da gülüp sarılmıştı ona her şeyden habersiz bir şekilde.. Yarın öğrenecekti her şeyi maalesef.. En dramatik sahnelerden biriydi bu sahne de..

– Ve Song Ju ve Ji Soo kimliğindeki başrol kızımızın buz pisti sahneleri.. Kız çocuktan hoşlanmaya başlasa da çaktıramıyor, çocuksa onu her gördüğünde Jung Suh’yu hatırlayıp kahrolsa da yanından ayrılamıyor bir türlü.. Bir de gamzeli gamzeli gülüşü yok mu..

– İkilinin her şeye rağmen evlenmesi.. Diziyi izleyenler bu her şeyin neler olduğunu bilir, ah hele düğünleri.. Gelin damat resimleri de nasıl güzeldi..

– Tae Hwa’nın yaptığı son resim: Cennete giden merdiven.. O resmin yapılma amacı falan da düşünülünce iyice değerleniyor insanın gözünde. Hele o cadı üvey annenin yaptıkları.. İnsana saç baş yolduran cinsten bir kadındı o da, pislükkk!!


– Çiftimiz evlendikten sonra eve geldikleri sahne bir de. Ev bomboştu, karısının zorluk çekmemesi için hiçbir eşya almamıştı Song Ju.. Ve ona: “Seninle birlikte döşeyeceğiz bu evi..” diyordu. Kızı öyle çok seviyordu ve düşünüyordu yani..

– Ve elbette son sahne.. Zaten son üç bölümde gittikçe dramlaşan diziyi sona erdiren o son sahne de unutulamayacak cinsten.. İkilinin konuşmaları falan çok çok feciydi..

Daha da çook sahneler vardı aklımda ama diziyi izleyeli gerçekten çok zaman oldu unutmuş da olabilirim.. Bu kadar kaliteli ve samimi bir dram gerçekten göremedim ben (Misa hariç elbette). Ölümcül hastalıklar da, hafıza kayıpları da öyle güzel işlenmiş ki insan tüm karakterlerin acılarını paylaşabiliyor, diziyi izledikten sonra bogoshipda’yı her dinlememde gözlerimin dolması da bu samimiyetin bir göstergesi zaten..

Bogoshipda demişken bu şahane şarkıdan da bahsetmeden geçmeyeyim. Bogoshipda Kore’de belki de tüm şarkıcıların söylediği, her radyo programında, canlı yayında en az bir kez söylenen tek OST sanırım, söylemeyen kimse görmedim ben. Kim Bum Soo gerçekten iyi bir şarkıcı. Ve bu şarkı gelmiş geçmiş en romantik en duygusal OST gerçekten.. Yazımı da bu güzel şarkı ile bitirmiş olayım, herkese iyi dinlemeler 🙂

Yine Yeni Haberler^^

Uzun zamandır güncelleyemiyorum bloğu, hatta dizi bile izleyemiyorum bugünlerde. Sebebi nedir diye düşünüyorum.. Öncelikle tatile gittim, geldim. Sonraa, hikayemi yazıyorum ve hikaye yazmak gerçekten de emek isteyen zor bir işmiş. Bugüne kadar hep kendi hikayelerimi yazıp kendime sakladığım için rahattım ama yayınlamak kasıyor biraz 🙂 Neyse işte iş güç tembellik derken günler çok hızlı geçiyor.. Ben kısa bir özet geçeyim en iyisi. Öncelikle pazartesi günü geleneksel blog buluşmalarımızdan birini daha gerçekleştirdik. Bu defa buluşma yazısı yazma görevini Hayal üstlendiği için detayları ondan alınız 🙂 Yalnızz.. Lee‘nin bir sürprizi oldu bu buluşmada.. Soyut Sevgi hikayesi ile kazanmış olduğu SS501 Destination albümünü bana ve kardeşime hediye etti 🙂 Kendisine tekrar teşekkür ediyorum buradan, kamsahamnida çinguu!! Çok mutlu ettin bizi 🙂

Pekii başka neler oldu? Ft Island’ın Hall Tour ve Beautiful Journey konserlerinin DVD’leri çıktı!!! Aylardır yeni bir konser DVD’si çıksın diye taklalar atan ben rahatladım sonunda, detayları sonra yazacağım 🙂 Sonraa, Güney Kore’de Chuseok Bayramı sona erdi ve Noriko Goes to Seoul dizisi de yayınlandı bayram süresinde. Special drama dendiğinde bu kadar kısa süreceğini düşünmemiştim, 90 dakika biraz fazla special oldu benim için ama neyse.. Minicik dizimizin minicik fragmanı da yayınlandı:

Hong Gi’nin saçlarının önündeki o kocaman kahkülünü pek sevmedim açıkçası ama iyi yine de saçları, yani daha kötülerini de gördüm 🙂 Noriko adlı Japon ablamızsa 1964 doğumlu, bayağı bayağı Hong Gi’nin annesi yaşında.. Kısaca aşk hikayesi izleyemeyeceğimiz bence tescillendi, yani öyledir herhalde değil mi? 🙂

Hong Gi dizide en sevdiğim şarkılarında biri olan  Don Quixote’s Song‘un başından 40 saniyecik bir şey söylemiş. Sesi enstrümansız yine harika elbette..

 

Dizinin alt yazıları henüz yok 😦 Neyse bekleyelim bakalım.. Zaten kısacık bi şey değil mi ama 🙂

Blogger N’lerini Seçiyor!

Bu mim herhalde bloglar arasında en hızlı yayılan mimlerden olacak, öyle eğlenceli ki insan yazmadan duramıyor 🙂 Öncelikle başlık tuhaf geldi bana, ama orijinali böyle olduğu için değiştirmiyorum, kısaca en bloggerları seçiyoruz efendim, buyurunuz 🙂 Yalnız, önce kurallar:

***Kurallar***

Yazının başlığı “Blogger N’lerini seçiyor!” şeklinde olmalı.. Bir bütün halinde ilerlemeliyiz. Her kategori için en fazla 3 kişi yazabilirsiniz.. (Sadece bir kategori için 5 tane yazma hakkınız var. Çoğumuzun blog açmasına sebep olan şey, kendimizi anlatmak.) Ekstradan 1 kategori daha ekleyip, seçiminizi yapabilirsiniz. Kategori açarken tercihinizi mümkünse en zeki, en güzel, en akıllı gibi şeylerden yana kullanmayın. Tamam birbirinizi tanıyor olabilirsiniz. Ama burda genel bir seçimden bahsediyoruz ve birbirimizi sadece yazılarımızdan tanıyoruz.

Yazılardan yola çıkarak sonuca varabileceğimiz kategoriler olmalı. (Kişileri rencide edecek, küçümseyecek türden kategorilere kesinlikle yer vermeyin.) Aynı kişiyi birden fazla kategoriye yazabilirsiniz. Mim yazılarınız kesinlikle okunacaktır. Yazılarınız okunduğuna dair yorum bırakılacaktır. Bir gün içerisinde yazılarınıza yorum gelmezse mail atarak haber verirseniz en doğru sonucu elde etmiş oluruz.

Yazıda adı geçen herkes mimlenmiş oluyor. Mim tarzı olan bu olayın sonunda en’leri seçmiş olacağız. Lütfen yazdığınız yazının linkini burada paylaşmayı veya mail atmayı unutmayın.

En İyi Tasarıma Sahip Blogger: La Fea. Defter yaprağı şeklindeki teması çok güzel, günlük okuyor hissi veriyor insana..

En Güncel Blogger : Hikaruivy. Dizilerin henüz ilk 2 bölümü yayınlanmışken izleyip yorumlar yapıyor, hem de öyle kısa yazılar da olmuyor bu yorumlar.. Bayağı bayağı insan fikir sahibi oluyor okuyunca.. Bu konuda Hikaru’nun hızına yetişmek çok zor 🙂

Metropol Günlüğü. Lee de aynı şekilde bloğunu sık sık güncelleyen, her olaya zamanında hızlı biçimde yorum yapabilen bloggerlardan. Tebrikler efendim 🙂

En Meraklı Blogger : La Fea. Güney Kore’ye dair magazin haberleri kendisinden soruluyor blog aleminde 🙂

Makinosev. Makino sadece merak etmekle kalmıyor tüm sorularının cevaplarını da araştırıp buluyor, bizimle de paylaşıyor. So Ji Sub hakkında ne biliyorsam sayesinde öğrendim, eğlenceli üslubu sayesinde yazılarını okumak da çok zevkli gerçekten 🙂

En Çok Gezen Blogger: Aslı’nın Günlüğü. Twitter’dan takip ettiğim kadarıyla onu hep seyahatte yakalıyorum 🙂 Ve Berre. Bloğunda her zaman değişik yerlerin çok güzel fotoğrafları oluyor..

En Çok Bilgilendiren Blogger : Kore Esintisi. Bugünlerde bloğunu fazla güncelleyemese de izlediğim birçok dizi ve filmi Nilü’nün yazılarıyla birlikte izlemeye karar vermiştim. Eski uzun yazılarından az faydalanmadım inkar etmeyeyim 🙂

Be-pu: Be-pu özellikle Güney Koreli rock grupları üzerine yazdığı yazılarda güzel bilgiler veriyor, birçok grubu sayesinde dinlemeye başladım, dıptıs tekno müzikten ibaret pop grupları dışında kaliteli gruplardan haberdar oluyorum sayesinde 🙂

Tarih84: Gördüğü, sevdiği her şeyi bizlerle paylaşanlardan Tarih, ne de güzel yapıyor 🙂 Sevdiği yiyecekler, içecekler, ilk defa görüp bayıldığı kıyafetler.. Mesela kahveli sodayı ilk kez onun bloğunda görmüş sonrasında hemen tadıp bayılmıştım.. Şahane bir keşif gerçekten 🙂

En Çok Özlenen Blogger : Miss Nefertiti. Umarım anneciği en yakın zamanda şifa bulur ve bizim tatlı Miss Nefertitimiz aramıza döner..

En Çok Eğlendiren Blogger: Hikaruivy. Okurken en çok eğlendiğim yazılar Hikaru’nun yazıları. Her yazısına mizahi unsurlar katma konusunda öyle başarılı ki insan yazılarını okurken bol bol sırıtıyor 🙂 You are Beautiful ve Aramaya İnanmak yazıları hala sık sık açıp okuduğum güldüğüm yazılar.. Hikayelerinden bahsetmiyorum bile, okuyun görün diyorum 🙂

Metropol Günlüğü. Lee de oldukça eğlenceli yazılar yazıyor, dizi film yorumlarında eğlendiği kısımları kendine has yorumlarıyla anlatırken bol bol güldürüyor okurlarını.. Çingu Partisi ve Justin Bieber yazılarını hala hatırladıkça gülüyorum, açıp açıp okuyorum 🙂

Kendisi. Bloğunu bir süre kapatmıştı Kendisi, ama nihayet geri döndü 🙂 Yazılarını büyük bir zevkle okuyorum, özellikle oppa tanıtımları ve o tanıtımlardaki yorumlarını okumak büyük keyif. Jang Geun Suk ve Super Junior üyeleri hakkında yazdıkları yazılar da beni çok ama çok eğlendirmişti.. Bir daha aramızdan ayrılmamasını umuyorum 🙂

En Çok ziyaretçi gönderen: Bugün itibariyle HikaruivyMakinosev veMetropol Günlüğü..

En Çok Yorum Yapan: WP’de yorum istatistiği gibi bir şey bulamadım ben. Ama genel olarak MakinosevHayalmiyim ve Hikaruivy yazılarımı yorumsuz bırakmazlar sağolsunlar 🙂

En çatlak: Mavi. Özellikle twitter’daki çatlak yorumları beni çok eğlendiriyor 🙂

En kaçak: Bir ay önce olsa Kore Esintisi derdim buna ama bugünlerde pek bir çalışkan Nilü, bloğunu sık sık güncelliyor, tebrik ediyorum kendisini. En kaçak blogger olarak Chibi‘yi, Denizin‘i ve Sheyma‘yı seçiyorum, uzun süredir yazmıyorlar 😦 Yeni yazılarını bekliyoruz efendim 🙂

En modacı: Secret ve Kore Esintisi. Secret bloğunda özellikle Güney Kore’nin modasının nabzını tutuyor, en yeni saç modelleri, ayakkabılar.. Hepsini öğreniyorum ondan. Nilü de bloğunda olmasa da tumbler’ında modayı yakından takip ediyor, özellikle seçtiği ayakkabılar ve çantalar bir harika oluyor..

En Oppa’cı: Uff hangimiz oppacı değiliz ki yahu 🙂 Ama bir seçim yapmam gerekirse, Makinosev. Onun kadar koyu bir So Ji Sub hayranı düşünemiyorum..

Tarih84. Jung Woo Sung denince ilk aklıma onun adı geliyor artık 🙂

Hayalmiyim. Lee Min Ho sever çingum bu sevgisini her fırsatta dile getiriyor 🙂

En Egzantrik: Sevgili Günlük. Bu blog dört çingumuz tarafından paylaşıldığı için her gün farklı bambaşka bir yazıyla karşılaşıyorum, çok güzel oluyor. Bir gün kısa mesajlar üzerine eğlenceli bir yazı, diğer gün Yamak Ahmet hakkında güzel bir yazı, başka bir günse Super Junior albüm tanıtım yazısı.. Yazıları çok eğlenceli ve oldukça egzantrik oluyor 🙂

Metropol Günlüğü: Bir gün sevdiği Hintçe şarkılardan birini paylaşırken diğer gün Vietnamca şarkılarla karşımıza çıkıyor Lee. Herkesin takip ettiği şeylerden farklı, gerçekten egzantrik şeylerle ilgilenmeyi seviyor, bakış açımızı genişletiyor sağolsun.. Farklı olmanın cazibesini sevenlerden o da 🙂

En Filmci: Winpohu ve Akiravamosrafa. İki blogta da şahane film yorumlarıyla sık sık karşılaşmak mümkün.. Film izlemeden önce uğranması gereken bloglardan 🙂

En Öğretmen: Mydestiny elbette.. Photoshop derslerini vakit ayarlar ayarlamaz takip edeceğim 🙂

En Taze Filiz: Hayal Defterim..  Misasever bir çingumuz daha.. Ososeyo diyorum kendisine 🙂

Bu da benden;

 En Hayalci: MakinosevWinpohu ve Metropol Günlüğü. “Hayali olan bir iş bulma” hedefimiz hala devam ediyor değil mi gençler? Fighting 🙂

Aklıma gelenler bu kadar.. Ekleyemediğim arkadaşlarım da olmuştur elbet, malum kategoriler sınırlı 🙂 Bu eğlenceli mime burada son veriyor ve yazıda adı geçen bloggerların mimlenmiş olduklarını da hatırlatıyorum tekrar.. Görüşmek üzere^^

Heartstrings: Yong Hwa aşkına^^

“Heartstrings”, “You Have Fallen For Me” ya da “Festival”.. Dizinin o kadar çok adı var ki hangisini yazacağını şaşırıyor insan, ama Heartstrings adını sevdim ben.. Bloğumu takip edenler bilir çok uzun zamandır bekliyordum bu diziyi, Yong Hwa’nın yeni bir dizide oynayacağını duyduğumda gerçekten çok sevinmiştim çünkü kendisi albüm çalışmaları yüzünden aktörlüğe çok sıcak bakamıyor maalesef..

Dizi daha yayınlanmadan afişleri, müzikleri, teaserları ile dikkat çekmeyi başardı zaten. Bir dizinin afişleri ancak bu kadar güzel olabilir, o renkler, mekanlar, kıyafetler, ışık.. Fotoğrafçı kişi harika bir iş çıkarmış kısaca.. Yong Hwa’yı doya doya izleyebilme fırsatı buldum bu dizide sonunda, You Are Beautiful’da onun sahnelerini dört gözle beklemekten bir hal olmuştum çünkü 🙂 Bu açıdan bu dizi şahane bir fırsat oldu benim için, ama.. Ah bu amalar yok mu? Yazacağım çok şey var gerçekten, şöyle bir sıralayayım bakalım neler gözüme çarpmıştı Heartstrings’te:

(SPOILER ALERT!)

– Öncelikle diziyi izletecek o kadar çok etmen var ki insan ne olursa olsun son bölüme kadar bırakamıyor. Çocuklar çok yakışıklı ve tatlı, kızlar güzel, gittikleri okul nasıl bir okuldur öyle cennet gibi bir ormanın içinde, tam aşk yaşanacak mekan yani 🙂 Park Shin Hye’nin o muhteşem saçları, mükemmel kıyafetleri.. The Greatest Love‘daki Go Ae Jung felaketinden sonra bu son moda kıyafetler iyi geldi bana, kızın eteklerine bayıldım 🙂 Shin’in (Jung Yong Hwa) o kırmızı, mavi, sarı kazaklarından, hırkalarından bahsetmiyorum bile.. Ufff diyorum sadece 🙂

– Liseler arası senaryo yarışmasından çıksa ancak bu kadar acemi olabilirdi bir senaryo. Senaryoda neden sonuç ilişkisi diye bir şey yok. Hikaye yazanlar az çok bilirler, ilk bölümdeki olaylar son bölümü etkiler ya da tam tersi son bölümdeki olaylar ilk bölümden ipuçlarıyla sezdirilir okuyucuya. Bu dizide böyle şeylerden eser yoktu, dizide sebepsizce bir olay başlıyor ve aynı anlamsızlıkla diziden çıkıyor. Ne oldu diye kalıyor insan sonra, bu neydi şimdi?

– Mesela Shin’in babası diziye neden girdi, neden çıktı, onun diziye girmesi dizide neyi etkiledi? Shin’i mi, ailesini mi? Hiçbirini.. Havada kalan olaylardan biri oldu bu da.. Ayrıca bu çocuktaki nasıl bir soğukkanlılıktır babasını buldu yıllar sonra ama en ufak bir tepki yok, şaşkınlık, kızgınlık, merhamet, nefret?

– Kore dizilerindeki ikinci kız ve oğlan karakterlerine hep gıcık olurdum ama onlara da gerek varmış kardeşim! Bu dizideki ikinci karakter eksikliği bana bunu gösterdi. Böyle sıkıcı yavan bir ilişkileri oldu Shin ve Kyu Won’un (Park Shin Hye). Ne bileyim şöyle mükemmel bir ikinci adam olur, ya da cadı bir kız, entrika falan giderdi dizi, olmadı anacıım yok 🙂

– Bu Shin Kyu Won’a ne ara aşık oldu bilen var mı? Ya ben kaçırdım o kısmı ya da o süreç yok ortada.. Çocuk kızdan nefret ediyordu, kız kaza geçirdikten sonra onun için endişelenmeye başladı. Tamam! Bunlar kırk yıllık sevgili oldular sonra.. Bir de o ilanı aşk kısmını azıcık gösterir insan, ne konuştular da çıkmaya başladılar belli değil..

– Ve Kyu Won’un o soğuk tavırları beni çıldırttı. Çocuk kıza birden sırılsıklam aşık olunca ilgi gösteriyor, üzerine titriyor falan, ama kız tam bir buzdolabıydı..  Çocuğun hiçbir jestine, sürprizine doğru dürüst bir karşılık vermedi. Fazla yapışkan Go Mi Nam rolünden sonra yine ayarı tutturamadı bu kız 🙂

– O Gi Young kimdi, diziye neden girdi?  Çocuk bayağı yakışıklıydı, ideal bir ikinci çocuktu kısacası ama amaçsız bir karaktere dönüştü nedense.. Ben hep Kyu Won baş rol olacak müzikalde ve bu ikili yakınlaşacak diye düşünmüştüm, olmadı.. Dizinin başında kızın imaları yüzünden bu çocukla Han Hui Joo’nun eski sevgili falan olduğunu düşünmüştüm, o da değilmiş.. Ve bir diğer soru: Çocuğun geçen seneki performansı kaçırmasına neden olan sahne korkusu nasıl hemencecik uçup gidebildi? Bu kadar kolay mıydı? Bir sürü soru var işte böyle..

– Bence diziye verilecek en güzel isim başta konmuş zaten: Festival.. Çünkü dizi baştan sona 100. Yıl Festivali’ni anlatıyor, festival seçmeleri, yaşanan zorluklar falan filan.. Shin – Kyu Won aşkı bu konudan kalan zamanlarda işlenen yan olaylardan biri olmuş adeta.. Bir ara festival kusacaktım, dizinin sonuna kadar sürmedi iyi ki, gerçi daha kötüsü oldu da neyse 🙂

– Kyu Won’un babasıyla Shin’in annesinin ilişkileri meselesi var bir de.. Bu ikili eskiden sevgililermiş, yine bir araya gelecekler sandım ben, hatta böyle bir karmaşa, entrika ortaya çıkacak diye düşünmüştüm ama olmadı bu da.. İkili o kadar ortada göründükten sonra aralarında hiçbir şey olmadı ve bu konu da diziden bağımsız biçimde oldu da bittiye geldi.. Çiftimizin ailesinin geçmişi hakkında bir şeyler göreceğiz sandık 15 bölüm boyunca ama en ufak bir değişiklik olmadı dizinin gidişatında.. Bu da havada kaldı kısacası..

– Ve Kang Min Hyuk.. Diziye renk katan tatlı ötesi insan evladı.. Hani bir insan bu kadar mı şirin olur? Jeremy’i çoktan tahtından etti bence 🙂 Ama  şu cadı kız Hui Joo ile olan ilişkisi de çok havada kaldı bence. Kız bu çocuğu seviyor muydu yine öyle oyalanıyor muydu hala anlamadım ben dizinin sonunda. Bir de dizinin başında Kyu Won’un şu çok sırıtan arkadaşı Bo Un bu çocuğa bayağı yazıyordu değil mi? İnsan bir hoşlanır aşk acısı çeker falan, yok yani her olay gibi o da öylece kesildi.. Tüm bunlar bir yana Min Hyuk şahaneydi diyorum sadece, C.N Blue üyesi olarak da çok seviyordum kendisini zaten, sevgim katmerlendi 🙂 Bu arada dizide söylediği “Star” şarkısı bir harikaydı, çocuğun sesi ne kadar güzel öyle, baterist olması büyük bir kayıp bence..

– The Stupid grubunun elemanlarından birinin Oh Won Bin olduğunu gördüğümde nasıl şaşırdım anlatamam, misafir falan değil bayağı bayağı dizideydi çocuk. Ama maalesef daha sonra repliksiz bir eleman olduğunu anlayınca hayallerim suya düştü. Onun da bir aşk hikayesi falan olasaydı ne güzel olurdu, Muscle Girl‘de bile daha çok izledim kendisini. Neyse en azından dizi sektörüne ufak da olsa bir adım attı, ileride replikli yan rollere hatta esas oğlan rollerine geçmesi dileğiyle diyorum 🙂 Bu arada Hallyu star saçı sana hiç gitmemiş Wonbin, eski uzun saçlı hallerine döner misin hemen 🙂

– Dizinin sonu hakkında yorum bile yapamıyorum, gerçekten çok saçmaydı. Ufacık bir burkulma sonucunda Shin hem ameliyat oldu hem de bir yıl sonra bile bileği acımaya devam ediyordu. Bari çocuk bir trafik kazası falan geçirseydi de daha inandırıcı olsaydı bu gitar çalamama hadisesi. Tabi olayların Kyu Won’dan gizlenmesi gerekti ondan böyle saçma bir ameliyat sebebi koymuş olabilirler diziye. Ve çocuğun tek bir cümlesiyle kızın koşa koşa İngiltere’ye gitmesi.. İnsan bir daha konuşur, gitmez, inanmaz falan.. Diziyi bir an önce bitirebilmek için hızla geçmişler böyle detayları.. Bir yıl sonra da Kyu Won deli gibi meşhur oldu.. Çok hayali, çok masalsı şeyler bunlar.. O kazulet dansıyla kızı havada kaptılar nedense, oysa 100 Yıl Müzikal’inde asıl Hui Joo çabalamıştı, kız neler yaptı, sadece şarkı söyleyemedi.. Şansı fazla açıktı Kyu Won’un kısaca..

Dizide öyle bayıldığım vurucu bir sahne yoktu maalesef 😦 Ama sevdiğim birkaç kısım var, onları da yazmadan geçmeyeyim:

– Müzikalden atıldığı için kayıplara karışıp bir köşede ağlayan Kyu Won’u bula-lamayan Shin’in ona okulda şarkı söylediği sahne.. Şarkıda “Ağlama, her şey geçecek..” tarzında sözler vardı, çok çok güzeldi.. Kız da ağlarken gülümsemeye başladı birden gözyaşları içinde. Mükemmel bir jestti bence, ama kız bu olayı da soğukkanlılıkla karşılamayı başardı, çocuğun boynuna bile sarılmadı.. Uyuzz! Vee.. Shin’in söylediği bu şarkı dizinin OST albümünde yok, diziden alınan kısım elimizde sadece.. Çok yazık ama 😦 işte o mükemmel şarkı;

– 100. Yıl Müzikal’inde sahneye çıkamayan Kyu Won’un sahne arkasında şarkı söylerken ağlaması, sahnede playback yapan Hui Joo’nun da aynı anda ağlaması gerçekten hüzünlü, hoş bir sahne olmuştu. Hele sonra Shin’in “Benim için gerçek başrol sensin..” demesi.. Bu çocuğa bu tatlı aşık rolleri çok yakışıyor yaa 🙂

– Kyu Won ile Shin’in yıl atladıktan sonra ilk kez buluştuğu sahne.. Evet ortada gerçek bir aşk olmadığı için bu sahne de çok etkileyici değildi kabul ediyorum ama Hong Gi’nin o muhteşem sesi etkiledi beni sanırım, “Cross and Change” albümündeki en güzel şarkılardan biri olan “Even It is Not Necessary” şarkısı çalıyordu bu sahnede, çok çok sevdim 🙂

Dizide eksiklikler ve boşluklar çok fazla olsa da ben izlediğime pişman olmadım, hatta bir kez daha bile izleyebilirim 🙂 Heartstrings benim için Yong Hwa’yı doya doya izleyebileceğim bir dizi oldu sadece, ha bir de Min Hyuk var, o da izleme sebebi olabilecek kadar tatlı 🙂 Umarım Yong Hwa dizi faslına yine iki üç yıl ara vermez ve daha iyi yapımlarda yine karşımıza çıkar.. Yine tatlı aşık rolüne girer mi bilmiyorum tabi, iyi bir aktör olması için değişik karakterlere bürünmesi gerekiyor ama ben bu rolü ona çok yakıştırıyorum.. Neyse, yazımı dizinin mükemmel şarkılarından biriyle bitiriyorum, iyi dinlemeler 🙂

Not: Resimler http://www.koreanturk.com ve http://www.soompi.com adreslerinden alınmıştır.

%d blogcu bunu beğendi: