Aylık arşivler: Ekim 2011

Memory in Ft Island ve Heartache Etkisi..

Yurt dışı etkinliklerine biraz olsun ara verip Kore’deki hayranlarının gönlünü almak isteyen grubumuz mini bir albümle dönüş yaptılar sonunda. (Türkiye’deki bu zavallı hayranları da Korece albüm aşıyla yanıp tutuşuyordu ama neyse, benim de gönlümü aldılar işte ben öyle farz ediyorum 🙂 ) Gerçi yıllardır göremediğim için tam albüm özlemiyle gün sayıyordum ama bu da bir şey 🙂 4 ayda bir böyle bir albüm gelsin ben razıyım, halimden memnunum kısacası 🙂

Bu albüm diğerlerinden farklı, sadece cover parçalardan oluşuyor. Ben hep diyordum şarkıların bir de Hong Gi versiyonu olmalı diye sesimi duydular sonunda 🙂 80’lerin, 90’ların şarkıları yeniden yorumlanmış, çok da güzel olmuş, Hong Gi ve Jae Jin harika iş çıkarmışlar yine, tüm şarkıları tükettim şimdiden.. Ama ama.. Bir Heartache var ki of of beni benden aldı kısaca..

1- HEARTACHE

Böyle güzel, böyle duygusal bir parça olamaz, dinlediğim an vuruldum, sadece gitar ve Hong Gi’nin sesi.. Gözlerini kapatıp saatlerce dinleyebilir bu şarkıyı insan.. Bir de şarkının 2. kısmında Hong Gi’nin söylediği kısımları Jae Jin’in söylesi çok güzel olmuş, çocuğun sesi duygusal şarkı söylemeye meyilli zaten, olmuş kısaca bu iş 🙂 Haftalardır defalarca dinleye dinleye şarkıyı tükettim diyebilirim, hikayemin yeni bölümünde de kullandım, daha da çok yerde kullanılır, o potansiyel var bu şarkıda 🙂

Kısaca albümdeki favorim Heartache‘dir.. Bu şarkıyı bize armağan ettiği için bizim minik oğlana teşekkür edip sıradaki şarkıya geçebilirim. Bu arada şarkının aslını da merak ettim ve üşenmeyip buldum.. Aslı da güzelmiş bence, ben sevdim.. Buyrunuz efendim 🙂

Heartache 1995 versiyonu:

 

2- LIKE THE BIRDS

Like the Birds çıkış parçamız. Klibini daha albüm çıkmadan önce çok merak etmiştim. Hani şu klipteki jipin sahibiyle ilgili haberler falan çıkmıştı. Ben klibin senaryosu değişir demiştim ama değişmemiş, yine jip vardı klipte ve yine 5 genç jipin tepesindelerdi. Onları gördükçe gülmekten kendimi alamadım, hala da alamıyorum. Neyse bu kadar dedikodu yeter, klip gayet güzel olmuş, Hong Gi kahküllü saçlarıyla iyiydi, fena değildi yani. (Bu arada hallyu star saçından sonra kahküllü saç modası mı baş gösterdi Kore’de, Jang Geun Suk da benzer saç modeliyle karşıma çıkıyor her yerde. Fena model değil ama bence erkeklere o kadar da gitmiyor..)

Neyse, klibin felaketi ödülünü Jae Jin yine kimseye kaptırmıyor sağ olsun. O saçlar, Rabbim!!! Yorum bile yapamıyorum, yorum sizin sayın okur 🙂

Şarkı da güzel, tam Ft Island tarzı bir cover olmuş, I Hope, Hello Hello tarzına yakın bir şarkıya dönüşmüş Like the Birds. Bu şarkının da orijinali nasıldı efendim çok merak ettim diyeniniz varsa buyrunuz 🙂

Like the Birds 1988 versiyonu:

Diğer 3 şarkı da yavaş şarkılardan oluşuyor, albüm slow ağırlıklı olmuş bu sefer. Ama ben Hong Gi’nin sesini yavaş şarkılarda daha çok sevdiğim için bana göre hiç sorun yok 🙂 Bir de Jae Jin işin içine girince şahane şarkılar çıkmış ortaya, buyrunuz efendim, kulaklarımızın pası silinsin 🙂

3- EVEN YOU TEARS

4- NOT A TRUE GOODBYE

5- THAT PERSON IN SHINSADONG

Not a True Goodbye da favorilerimden.. Memory in Ft Island‘ı dinleyin dinletin diyorum son olarak, hatta sadece ben demiyorum Yong Hwa da öyle diyor, onu kırmak olmaz şimdi değil mi ama 🙂

 

Reklamlar

Emergency: Aranan Kim Bum Filmi..

Kim Bum’u ilk olarak Boys Over Flowers‘da izledim ve tek kelimeyle bayıldım.. Rolü, karakteri öyle ahım şahım bir şey değildi bilirsiniz ama sempatisi, tatlılığı, yakışıklılığı falan acayip göz dolduruyordu, kısaca sevdirdi kendisini. Daha sonra DVD alırken gözüme takılan “Death Bell“i alıp izledim, orada daha çocukmuş Kim Bum, şaşırmıştım onun o çocuksu hallerine 🙂 Daha sonra çocuğun yeni filminin vizyona girdiğini, hem de başrolde olduğunu öğrenince filmi indirmek istemiş ama hiçbir yerde alt yazısını bulamamıştım. Geçen gün sevgili Makino‘nun bloğunda bu filmden bahsettiğini görünce hemen indirip izledim, yoksa aklıma geleceği yoktu demek ki 🙂

Önce filmin konusundan bahsedeyim, Si Bum aktör olma hayaliyle yaşayan, figüranlık yapan bir gençtir. Arkadaşıyla birlikte bir benzincide çalışmaktadırlar. Bu ikilinin bar sahibi bir bir abileri vardır ve arada sırada o barda takılmaktadırlar. Yine oraya gittikleri bir gün Si Bum dans pistinde ağlayan Su Kyoung’u görür ve ona hemen aşık olur, daha sonra da bir şekilde tanışırlar. Fakat Si Bum tanışma pahasına bar sahibinin düşmanlarını kızdırmıştır, bu adamlar başına çok bela olacaktır.. Su Kyoung ise babasından nefret etmektedir, bir gün babasıyla deniz kenarına giderler ve kız kumsalda ağır yaralanmış olarak bulunur Si Bum tarafından. Kızın ameliyat masraflarını ödemek için hırsızlık yapan Si Bum bakalım bu yaptığının cezasını nasıl ödeyecektir ve Su Kyoung’a neler olacaktır?

Spoiler’sız yorumuma gelirsek, film biraz karmaşık. Daha doğrusu sahneler arası geçişler çok çabuk oluyor ve insan “Aaa, burası da neresi? Ee biraz önce kumsalda değil miydi bunlar?” falan diyor.. Kişi o  sahnelerin birbiriyle bağlantısını çözebildiği an filmi de çözdüğünü hissediyor, kısaca izleyicinin anlamasını bekliyor, izleyene bir şeyler sunmuyor filmimiz 🙂 Böyle ortaya ufak ufak ipuçları serpiştirilseydi, flashbackler daha basit bir sıra ile verilseydi sürükleyici bir film bile denebilirdi Emergency için.. Yine de filmi sevdim ben, Makino’nun uyarıları sayesinde dört gözle izlediğim için kaçırdığım nokta pek olmadı sanırım, teşekkürler çingu 🙂

Oyunculuk konusuna gelirsek, Kim Bum 10 numara bir oyunculuk sergiledi filmde. Dövüş sahnelerinde, dramatik sahnelerde ve filmin gidişatında önümüze çıkan her türlü karmaşık sahnede oyunculuğunu konuşturdu, onu bu filmde çok beğendim ben.. Üstüne üstük yaşıtım olsa da onun jigolo olması fikri hoşuma da gitti denebilir, ehe ehe 🙂 Filmde daha sonra Si Bum’un patronu rolündeki Bae Soo Bin de ağır abi rolünün altından kalkmış, o kaslı ve seksi halleriyle filme de renk katmış sağolsun 🙂

Biraz da filmden aklımda kalanlardan bahsedeyim, burada SPOILER vereceğim efendim, bilginize 🙂

Bir sahnede Si Bum yine zengin kadınlardan biriyle takılıyordu, kadının kadehine içki doldurdu, kadın içkiyi çocuğun yüzüne fırlattı, çocuk yine doldurdu, kadın yine fırlattı.. Ben tamam dedim çocuk şişeyi kadının kafasına boşaltacak, ama O tam tersi kadının önünde diz çöküp şişeyi kendi kafasından aşağı boşalttı ve elindeki çakmağı yakıp şöyle dedi:

“Sahip olduğum tek şey kemiklerimi saran bedenim..  Ama.. Korumam gereken biri var.. Onu korumak hayatıma mal olsa bile..”

Daha sonra çakmağı yakılı halde kadının önüne bıraktı.. Burada gözüme öyle tatlı göründü ki, ay senin korumalığını sevsinler demek geldi içimden.. Ama bu sahneden sonra kadın ne dedi neler oldu gösterilmedi, sahnelerin böyle çat diye kesilmesi çok fenaydı.. Neyse, bu arada bu Si Bum’a öylesine para için mi jigololuk yaptırıyorlar yoksa kadınlardan bilgi mi sızdırıyor, sızdırıyorsa ne bilgisi sızdırıyor bu kısmı anlamadım ben. Anlayan varsa sevabına açıklasın 🙂

Bir diğer sahnede de Si Bum hasta kız arkadaşıyla konuşuyordu:

“Su Kyoung.. Seni ilk gördüğümde dans pistinde ağlıyordun. Sanırım bunu görebilen tek kişi bendim. Sebebini biliyor musun? İnsan yalnızsa başkalarındaki yalnızlığı görmesi kolaydır. O kalabalıkta ikimiz de yapayalnızdık. Başlarda seni anlayamadım. Ama seni tanıyınca yaralı biri olduğunu fark ettim. Başından beri aynıydık biz. Korkma.. Hep yanında olacağım.. Bundan sonra hiç yalnız kalmayalım.. Bir daha birbirimizden ayrı kalmayalım.. Sen iyileşene kadar seni bekleyeceğim.. Canım yansa bile seni beklemeye devam edeceğim.. Çünkü seni seviyorum..”

Bu replikleri öyle çok sevdim ki kesmeye kıyamadan üşenmeyip hepsini yazdım.. İki yalnız insanın kalabalıkta birbirini bulması fikri çok hoş, çok romantik değil mi? Sen ağladığında seni sadece tek bir kişinin fark etmesi, acını hissetmesi, paylaşmak istemesi.. Aah iyice duygusala bağladım, neyse Kim Bum bebeğim burada da çok tatlıydın, ne olacak senin bu tatlı romantik çocuk hallerin bilemiyorum artık 🙂

Son olarak Si Bum’un kız arkadaşını her ziyaret ettiğinde ona hayali aktörlük maceralarını anlatması çok hoştu, kurduğu hayal dünyasına kızı da soktu, ona gerçekleri anlatamazdı tabi.. İyi bir aktör olabilirdi oysa ki, filmin sonundaki dövüş sahnesini de göz önünde bulundurursak hele..

Benden bu kadar.. Kim Bum’a dair sevdiğiniz dizi film varsa tavsiye almak isterim.. Filmin güzel mi güzel müziğiyle bitiriyorum yazımı, herkese iyi dinlemeler..

Noriko Goes To Seoul: 90 Dakikalık Mini Drama^^

Yine bir Hong Gi ve mini dizisi yazısı ile karşınızdayım sayın okuyucular 🙂 Dizinin yayınlanacağı haberini şu yazımda haber vermiştim. Choseok Bayramı süresince yayınlandı NGTS. Toplamda 90 dakikacık olduğu için de tarafımdan bir çırpıda izleniverdi 🙂 Minik, sempatik tam Hong Gi’den beklediğim gibi bir dizi olmuş, bir buçuk saat eğlenip Hong Gi’nin çıplak sesinden birkaç şarkı dinlemek için birebir 🙂

Dizimizin konusundan bahsedelim önce, Mori Noriko kocası ve liseye giden kızıyla birlikte yaşayan bir ev kadınıdır. Akciğerinde tümör vardır fakat o bunu ailesinden gizlemektedir. Bunların dışında kendisi ünlü şarkıcı Kim Hyun Jae’nin çok büyük bir hayranıdır. Kızı Miyuki ise okulda yaşadığı sorunlar yüzünden zor günler geçirmekte, annesi bu duruma çok üzülmektedir. Bir gün kızıyla konuşmaya çalışan kadın aldığı cevapla yıkılır: “Ben de senin gibi evde dizi izleyip ünlü şarkıcıları takip edeceğim..” demiştir kız. Noriko kızına aslında öyle bir kadın olmadığını, insanın isterse her şeyi başarabileceğini göstermek için bavulunu toplar ve Kore’ye, müzik yarışması elemelerine doğru yol alır.. Tabi Korecesi çok kötüdür ve sesi de yeterince iyi değildir, fakat kadının azmini gören jüri ona bir şans tanır.. Bir dahaki elemelere kadar çok çalışması gereken Noriko adaylar arasında muhteşem sesi olan küçük bir çocukla tanışır ve ondan kendisine ders vermesini ister. Bakalım Min Ha bu teklifi kabul edecek mi ve Noriko o günden sonra neler yaşayacak?

Bu kadar uzak yorum yeter, şimdi sıra geldi sıcak yorumlarıma 🙂 Dizide gözüme neler takıldı onlardan bahsedeyim, yalnız SPOILER!!! diyorum, uyarmadan geçmiyorum 🙂

!!SPOILER!!

Öncelikle Hong Gi’nin oyunculuğundan bahsedeyim birazcık, Muscle Girl‘de çok saf, iyi bir çocukcağızı oynuyordu, burada ise anne babasını kaybettikten sonra sorunlar yaşayan, hala ergenlikten çıkamamış, umudunu kaybetmek üzere olan bir genci canlandırdı. Ben oyunculuğunu beğendim aslında, tatlı sempatik çocuk yerine farklı kimliklerle kamera karşısına geçmesinden yanayım zaten, bence daha da değişik roller seçmeli kendine bundan sonra da 🙂

Noriko adlı hatun kişi ise gerçekten sempatik bir kadındı, ben kendisini sevdim. Masum yüzü, hüzünlü halleriyle insan kendini sevdiriyordu. Tarzını da çok sevdim, kadın yaşını falan da kesinlikle göstermiyor, aah bu Japon kadınların yaşlanmaması sorunsalı ne acayip şey 🙂

Min Ha ile Noriko arasındaki anne-oğul ilişkisi çok güzeldi. Anne babası olmadığı için çevresi tarafından aşağılanan Min Ha ‘nın koruyucusu oldu Noriko. Bir sahnede, Min Ha ile kavga eden bir çocuk annesini getirmişti şikayete, ay ne güldüm bu sahnede de. Koskoca insan kavga edip de annesini çağırır mi hiç? Ben 5 yaşındayken falan anneme şikayet ederdim “Şu bana vurdu ühühü” diye 🙂 Neyse işte şikayete gelen kadın saydırıyor Min Ha’ya, işte benim oğlum çok değerli de sen kimsin de falan.. Tabi Noriko sonunda dayanamıyor ve patlıyor: “Bizim Min Ha’mız da çok değerli bir evlattır tamam mı???” Min Ha bile kadının böyle çığlıklarla kendisini savunmasına çok şaşırmıştı: “Bu sesini şarkı söylerken de kullansana ya..” demişti gülümseyerek 🙂 Bu günden sonra ikilinin ilişkisi değişik bir sürece giriyor zaten 🙂 Kadının kanser olduğunu öğrendiğinde Min Ha’nın başında ağladığı sahne de çok güzeldi. Kadının Hyun Jae yüzünden Kore’ye geldiğini sandığı için: “Hyun Chan çok mu önemli, evine gidip ameliyat olsana!” diye azarlıyordu onu.. Onun Hyun Chan’ı kıskanması da ayrı bir komediydi zaten 🙂

Son sahnede Hyun Jae’nin jüride olmadığını öğrenip üzülüyordu Noriko, tabi bizim kıskanç Min Ha da bozuluyor buna.

-Hocan burada ya, Kim Hyun Jae’ye ihtiyacın mı var?

-Evet..

-Hey hey! Senin için şarkı yazdım, yorulmak nedir bilmeden sana müzik dersleri verdim, seninle kıyafet almaya gittim, seni hastaneye götürdüm ve sen hala Hyun Jae’yi bana tercih ediyorsun öyle mi?

Bu diyalog çok komikti, ikisi de güldü zaten bu sözlerin üzerine.. Kadın ne yapsın idolünü seviyor işte, Japonya’da bir fan kulüpleri bile var, kadınlar oturup Korece çalışıyorlardı 🙂 Yalnız Noriko Koreli ünlüleri bayağı seviyordu, alışveriş yaparken billboardda Jang Geun Suk’u görüp: “Geun Chaaan!!” diye bağırarak koştuğu sahnede çok gülmüştüm ben 🙂

Bu kadar Noriko yeter, Min Ha’dan bahsedeyim biraz da, bi kere böylesine güzel sesi olan bir çocuğun sırf şarkı sözünü unuttuğu için yarışmadan elenmesi çok saçmaydı, bir anlık unutkanlıkla böyle bir yetenek çöpe atılır mı hiç? Neyse böylesi iyi oldu aslında, böylece bizimki Island (bildiğimiz Ft Island) grubunun solisti oldu, sonunda da albümleri gösterildi teker teker, Beautiful Journey, Return.. Çok güzellerdi 🙂 Tabi her şey Noriko sayesinde oldu, yoksa bizim oğlan fabrikada çalışmaya karar vermişti bile 🙂

Dizinin sonunu sevdim ben, Min Ha’nın havalı leopar idol kıyafetleri içinde Noriko’yu ziyaret etmesi güzeldi, bizimki tamamen Hong Gi olmuştu, tuhaf tarzı, küpeleri falan 🙂 Son sahnedeki diyaloglarını da çok sevdim:

-Daha da yakışıklı olmuşsun hocam, ama hala Hyun Chan kadar değil..

“Hyun Chan? Sen hala Hyun Chan’ı mı sayıklıyorsun? Bugünlerde yükselen trend Min Chan oysa ki 🙂 “

Ve Hong Gi’nin buradaki ifadeleri, oy oy oy 🙂 Sevimli şey 🙂

Yalnızz.. Bir kere sarılırdı insan sonunda yahu.. Bu Uzak doğu insanının uzaklığı çok fena, biz Akdenizliler onları asla anlayamayacağız 🙂

Benden bu kadar.. Son olarak Hong Gi’nin elemelerde gitarıyla söylediği iki minik şarkıyla bitireceğim yazımı.. Biri I am Happy diğeri Don Quixote Song. İnsan biraz daha söylerdi be çocuk, bunlar yetmedi bilesin, diğer dizi ve filmlerde uzuuun uzun OST’lar bekliyoruz senden ona göre 🙂 Haydi herkese iyi dinlemeler 🙂

 

Turn Left Turn Right: Bana bir mucize veremez misin?

Bu filmi La Fea, Astrea, Winpohu gibi birçok arkadaşımın bloglarında okumuş çok merak etmiştim.. Ama uzun zaman izlemedim, malum Kore ve Japon filmleri dışında Uzak doğu filmleri izlemiyorum pek, Çince çok itici geliyor bana.. Ama bu film izlenirmiş gerçekten, her dilde izlemeye değer yani..

Bazı filmler vardır hani dinlendirir insanı, bittiğinde “Aa niye bitti ki şimdi?” der insan dudaklarını büküp.. Turn Left Turn Right da öyle bir film işte.. İzlerken dinlendim resmen, tüm sinirim sıkıntım yok oldu, uçtu gitti 🙂

Filmin konusundan bahsedeyim önce, film karakterlerimizin ismi filmde mevcut değil, yani mevcutsa da ben kaçırmışımdır ama isimlerini hiç duymadım.. Karakterlerimizden biri meslektaşım çevirmen, diğeri de kemancı.. İkisi de yaptıkları işi çok seven ama bir türlü iş bulamayan şanssız kimselerden.. Paralel hayat kavramına inanır mısınız bilmiyorum ama kahramanlarımız da paralel hayatlar yaşıyorlar, yani yaşamlarının tüm seyri aynı çizgide gidiyor, hep aynı şeyleri yaşıyorlar, aynı sokaktan aynı anda geçiyorlar.. Fakat bir türlü karşılaşamıyorlar, çünkü biri sağa gidiyor biri sola 😦

Filmi baştan sona çok sevdim, ana karakterlerin o ağırbaşlı, sakin hallerinin tam tersi ikiliden hoşlanan doktor ve garson karakterlerinin o tuhaf, heyecanlı, komik hareketleri filme ayrı bir hava vermişti. Özellikle garson kızımızın bağıra çağıra Çince konuşması beni benden aldı, başka bir film olsa tahammül edemezdim sanırım 🙂

Şimdi filmden sevdiğim birkaç sahneden bahsetmek istiyorum^^

Spoiler Alert!!!

Öncelikle kemancı başımın tacı sen nasıl tatlı bir insansın ya..Takeshi Kaneshiro’nun  bu kadar yakışıklı olmasının nedeni bir taraftan Japon olmasından kaynaklanıyor sanırım 🙂  (Detaylı bilgi için buyrunuz 🙂 ) Filmdeki sessiz, romantik hallerine bayıldım, kızın kağıtları suya düştüğünde paçalarını kıvırıp hemen suya girmesi falan çok tatlıydı. Bu tatlı halleriyle daha sonra garson kızımızı bile reddedemedi onca zaman, sanatçı ruhlu insan işte 🙂

Çevirmen kızımızın korku romanları çevirdiğinde korkudan ölmesi de komikti, onu anladım.. Ben de tıbbi metinler çevirdiğimde hasta olurum mesela, insan etkileniyor.. Korku romanı çevirsem korkar mıyım merak ettim şimdi 🙂

İkilinin ellerindeki bozulmuş telefon numaralarıyla bile aynı yerleri aramalarına bayıldım, insan “Bu kadar da olmaz” diyor izleyince.. Hele Fast Food 88’i de aynı anda arayıp aynı şeyleri sipariş etmeleri 🙂

Film boyunca birbirlerini okul numaralarıyla anmaları da çok tatlıydı. Böyle isimsiz karakterlerin olduğu filmler bana hep gizemli gelir, mesela My Sassy Girl.. Oradaki kızın ismi neden yok hala anlamış değilim.. Neyse çiftimiz her yanlış numarada “73…. orada mı” diye soruyordu. Gizli ajan gibi aradılar birbirlerini 🙂

Kızın her resminde birkaç adım ötede çocuğun da olması çok ilginçti.. Kızın rastgele çekilen resimlerinde istisnasız bu çocuğun olması filmdeki diğer karakterleri bile korkuttu, insan böyle bir şey olabilir mi diye sormadan duramıyor kendine..

Doktor ve garsonun kendi numaraları diye çiftimize birbirlerinin numaralarını vermeleri de çok acımasızdı.. Hele ikilinin telesekreter kaydını dinlediklerinde sokaklara çıkıp bağıra çağıra birbirlerini aramaları, ağlaya ağlaya.. İnsan kafayı yiyebilir, biri var, hep yanında, belki ruh eşin, ama onunla hiç karşılaşamıyorsun.. Lanet gibi bir şey yani..

Vee filmin sonu.. Bir son ancak bu kadar güzel olabilirdi.. Tam ikilinin bir mucize beklediği o saniyelerde o mucizenin gerçekleşmesi harikaydı.. Öyle ki çiftimizin birbirlerini bulmak adına son umutlarının da sönmekte olduğu dakikalarda şu cümle dökülmüştü çocuğun ağzından: ”Bana bir mucize veremez misin? Ne kadar içten dilemiş kızı bulmayı demek ki..  Ki bu çift de ancak doğaüstü bir nedenden dolayı kavuşabilirlerdi zaten, daha kolayını ummuyordum ben de 🙂

Daha fazla anlatmıyorum, izlemeyenler hemen izlemeli bu filmi.. Tavsiye eden arkadaşlara da buradan teşekkür ediyorum, herkese iyi seyirler^^

%d blogcu bunu beğendi: