Kategori arşivi: film

Mim: Tuhaf Sorular.. (Gerçekten Tuhaf Ama:)

Selamlar^^ Evet hala yaşıyorum, tabi buna yaşamak denirse diyerek arabesk bi havaya sokabilirim her an bloğu ama neyse kendimi tutayım 🙂 Evet bi kabusun içindeyim, hala uyanamadım, sadece uyanacağım günü bekliyorum.. Neyse tatsız sorunlarımla sizi de sıkmayayım şimdi, secret felsefesine inanalım her şey güzel olacak^^

Mime başlamadan önce kısa bi sohbet yapabiliriz ama.. KPSS denen lanet sınava girdim ben:/ Hatta birkaç gün sonra sonuçlar açıklanacak ve ben yüreğim ağzımda bekliyorum. Yaz tatili için planladığım hiçbir şeyi yapamadım bu sene, dizilerim, filmlerim, gezi planlarım hep yalan oldu 😦 Love Rain, Big, Ghost.. Listemde bekliyor kuzular.. Spoiler yememek için twittera bile giremiyorum anlayın artık 🙂

Neyse gelelim yazının esas amacınaa.. Sevgili Hayal sağolsun yokluğuma rağmen beni de unutmamış ve mimlemiş 🙂 Konumuz tuhaf sorular ve benim onlara vereceğim tuhaf cevaplar 🙂 Buyrun başlayalım 🙂

Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılınızda ne yapardınız?

Zor soru.. İstediğim her şeyi yapabilmem için paraya ihtiyacım olacak ve ben KPSS mağduru bi öğrenci olarak kredi bile çekebilecek potansiyele sahip değilim henüz 🙂 Neyse şaka bir yana önce gidip kalbini kırdığım herkesten özür dilerdim teker teker. Aslında onlar benim kalbimi kırmıştı ama değil mi? Neyse yine de dilerdim ben.. Ve sonra mümkünse hemen aşık olurdum. Evet bi yıl sonra öleceğim ve evet böyle atraksiyonlara hiç gerek yok ama ben yine de şöyle Kore dizilerinde gördüğümüz türden bi aşk yaşamadan ölmek istemezdim. Bir balık burcuna yakışır bi cevap oldu bu sanırım 🙂

Fobileriniz, takıntılarınız var mı, varsa nelerdir?

17 Ağustos depreminden bu yana karanlıktan korkardım, bi süre öncesine kadar gece lambası olmadan uyuyamazdım ama artık bu korkum geçti sanırım. Ama böyle hayalet, cin peri hikayeleri beni gerçekten korkutuyor:/ O yüzden Musallat, Paranormal Activity gibi korku filmlerini izledikten sonra bi süre uyuma problemi çekebilirim 🙂 Hoşlanmıyorum kardeşim 🙂

Takıntılarımı da daha önce yazdığım bi mimde anlatmışım, aynen kopyalıyorum 🙂

Takıntısı olmayan insan var mı ki kardeşim ohooo 🙂 Elbette bende de vardır ufak çaplı birkaç tane.. Meselaa;

Yemek yiyeceğim yerlerde kaşık çatal ve bıçakları silmek: Evet pek hoş bir takıntı değil gerçekten, diğer insanlara vebalıymış gibi davranmak anlamına gelen bu takıntımdan ben de pek hoşlanmıyorum ve kurtulmaya çalışıyorum, yavaş yavaş bunu başardım da.. Azimli kızın hali başka 🙂

Sonraa, telefonumun alarmını kurduktan sonra (özellikle kesinlikle erken kalkmam gereken durumlarda) defalarca kontrol etmem! Kendi kendine güvenmeyen septik insan= ben 🙂

Evin kapısını çekip kilitledikten sonra tekrar açıp ocağı, kapıları, ütüyü vs. defalarca kontrol etmem..

Sıkıldığımda bir şarkıya yüz kez baştan sona mırıldanmam, hem de etrafımda neler konuşuluyor, ne yapılıyor umursamadan, ayrı bir boyutta gezercesine 🙂 Ki bu arkadaşlar tarafından en çok dalga geçildiğim noktalardan biridir 🙂

Gerginken, sıkıldığımda vs. bacağımı bıkmadan usanmadan sallamaya, titretmeye devam etmem, biri beni “yeterrr!” şeklinde uyarana kadar..

Düşünsem daha da bulurum aslında.. Oha listeye bir bakın, takıntılar kraliçesi miyim, obsesif kompulsif miyim neyim ben? 🙂

Bir sabah kalktınız ve dünya da hiçbir insanın kalmadığını öğrendiniz. Ne yapardınız?

Ne mutlu olurdum sormayın!! Son zamanlarda bi gün olsun yalnız kalamadım, bi gün olsun kafamı dinlesem diye hayaller kurduğum günlerdeyim 😦 Özellikle çocuk tayfasından hiçbir canlı mümkünse yaklaşmasın bana, görmek bile istemiyorum://

Dünyada kimse kalmasa Büyük Ada’ya gider (Tabi kimse kalmayınca ne ile nasıl gideceğim orası meçhul ama 🙂 ) sahilde tüm gün sessizce güneşlenirdim. Ayy ne güzel..

Dünyayı dolaşmak isteseydiniz, ilk hangi ülkeden başlardınız? Ve neden?

Londra’dan başlardım. Birçok yabancı dil öğrencisinin de benim gibi düşündüğüne eminim, hele lisede ne hayaller kurardık 🙂 Sisli, bulutlu bir gökyüzü, Ortaçağ’dan kalma gotik binalarıyla İngiltere gerçekten ilgimi çekiyor..

İtiraf edin, prens /prensese dönüşür tesellisiyle, kaç kurbağayı öptünüz?

Yok artık:/ Bu soruyu yazan kişi ne içtiyse ben de ondan istiyorum 🙂 Kurbağa öpülür mü bee 🙂

En son yaşadığınız küçük düşürücü, unutamadığınız bir olay?

Bi düşüneyim.. Öyle çok utanç verici bi şey yaşamadım ama dersanemizin en taş çocuğunun arkasından “Oyy ne çocuk yaa üff!!” falan diye konuşurken çocuğun arkamızdan çıkıvermesi beni epey utandırmıştı. O da güldü neyse ki 🙂 Sonra bi takıldık baya baya salakmış ya bu çocuk, tüm hayranlığımız boşaymış resmen 🙂 Allahımm oppalarımız da böyle değildir değil miii:/ Düşünsenize Kore’ye gidiyorsun, bi dizi çekimine denk geldin, Lee Min Ho ile tanıştın ve çocuk yukarıda bahsettiğim oğlan gibi her şeye gülen şebek bi tipmiş falan.. Ayy yok artık beee 🙂

Asla yanınızdan ayırmadığınız 3 şey?

Cep telefonum, cüzdanım, akbilim 🙂 (öğrenciyiz abla napalım 🙂 )

Hayatınızın bir kitap/film olmasını isteseydiniz, hangi kitap/film olurdunuz?

Kitap olarak Jane Austin’in Pride and Prejudice‘ini (Aşk ve Gurur) seçerdim. Hayat onlara güzel her gün bi balo bi davet, kızlar zengin bi koca bulmaktan başka bir şey düşünmüyorlar. Özeniyorum bu aralar valla 🙂

Film olaraksa, My Sassy Girl‘ü seçerdim. Her nazıma katlanan, ne yaparsam yapayım benden vazgeçmeyen ve beni anlayan bi sevgili.. Biraz şapşal ama olur o kadar 🙂 Rüya gibi yani..

En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak, kendi gezegenine götüreceğini öğrendiğinizde ne yapardınız?

Ay ne kadar mutlu olurdum anlatamam 🙂 Bu aralar bu gezegeni terk etme itiyacım hat safhada, o arkadaş ilaç gibi gelecek bana 🙂

İsviçre’li bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı deneyen ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra ilk yapacağınız şey nedir?
Dünyayı dolaşırdım herhalde.. Nasılsa görünmezim yol masrafı yok yemek masrafı yok ekmek elden su gölden hayatımı yaşarım anasını satim 🙂

Bir mim yazısının da böylece sonuna geldik sayın okurlar.. Yakında, bloğuma daha sık uğrayabileceğim günlerde yine görüşmek üzere.. Esen kalın, mutlu kalın.. Mutlu olmak için öyle büyüüük sebepler aramayın. Kendi yatağınızda uyumanız, kendi dolabınızı açmanız bile sizi mutlu etmeye yeter inanın bana..

Reklamlar

Can You Hear My Heart: Kalbiyle Duyanların Hikayesi..

Yine bir dizi yazısı ile karşınızdayım sayın okurlar. Hem de bu dizimiz tam 30 bölüm, ama bu sizi hiç korkutmasın çünkü ben tamamını bi haftada bitirdim, öyle merak uyandırıcı ve sürükleyici..

Can You Hear My Heart’ın konusu hakkında detaylı bilgi almak isteyenleri sevgili mydestiny’nin yazısına davet ediyorum. Ben sadece ufak bir karakter haritası vereceğim; çünkü kişiler, olaylar o kadar karmaşık ki her şeyi anlatmam saatler sürebilir 🙂 Spoiler kısmına geçmeden de diziyi şiddetle tavsiye ettiğimi söyleyeyim, izleyin izletin sayın okurlar, özellikle Dong Joo kuzusu için.. Oyy yerim 🙂 Tüm bölümleri şu linkten indirebilirsiniz..

 

SPOILERR!!

Öncelikle minik kuzum, bademli keşkülüm Cha Dong Joo’dan bahsedeyim. Küçükken geçirdiği bi kaza yüzünden sağır oluyor ve şirketlerinin varisi olduğu için bunu kimseye belli etmeden yaşamak zorunda kalıyor. Etmiyor da, o söylemese daha kimse onun işitme engelli olduğunu anlamazdı. Bir de öyle masum, öyle temiz bir yüzü var ki Allah gerçekten özenmiş de yaratmış sanki.. Ben bu çocuğu çok sevdim, diziyi izleme sebebim büyük ölçüde odur yani..

Küçüklüğü de pek bi tatlıydı, daha o yaşlarda ne kadar merhametli, alçakgönüllüydü. İçinde gram hırs yok, kötülük yok.. Bu entrika dolu dizide böyle masum bi karakter nasıl başrolde karşımıza çıkmış ilginç.. Ben Dong Joo’nun büyüdüğünde bi piyano virtüozu olacağını düşünmüştüm, tabii sağırlığı bu hobisine engel oldu. Ya da en azından başka bi sanat dalıyla uğraşan, her şeyden uzak bi adam olmalıydı o. Bu karmakarışık ailede böyle bir şey mümkün değildi elbette..

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, ben bu çocuğun gülüşünü çok feci şekilde Bae Yong Joon’a benzettim (ve tabii doğal olarak Kim Hyun Joong’a), o güldükçe Bae’cim gülüyor gibi hissettim, aynı sımsıcak gülüş.. İkisinin de lakabı “killer smile” imiş sonradan öğrendim, bu ikisini karşına alıp güldüreceksin oy oyy 🙂

Bu beyefendi de nam-ı değer Bong Ma Ru ya da diğer adıyla Jang Jun Ha. Kim olduğu konusu ise o kadar karmaşık ki of off 🙂 Kısaca Dong Joo’nun manevi abisi, üvey kardeşi.. Bu çocuk daha küçüklüğünden belli olduğu gibi soğuk, hırsı biri oldu. Tam da olmasını beklediğimiz gibi biri olarak karşımıza çıktı Ma ru. Tabii bu kadar yakışıklı olmasını beklememiştim, o siyah saçları, asi havasıyla esti geçti valla 🙂 Ama.. Karakteri konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Dizi boyunca en çok söylendiğim kişi oldu Ma Ru. Karaktersiz mi desem ne desem bilemedim. İnsan ne olursa olsun hiç ailesini bırakır mı ardında. Şiddet görse, ona kötü davranılsa falan tamam, ama sadece fakirler diye, hele de babası özürlü olduğu için ondan utanıp kaçması çok kötüydü. Bi de Dong Joo ve annesini öz ailesi gibi sevdi. Tamam Dong Joo sevilir ona bi lafım yok ama insan ailesini başkaları için nasıl 2. plana atar hala anlamıyorum..

Yine de gerçek ailesinin ondan vazgeçmemesi hoştu, onu 16 yıl boyunca beklediler, hiç usanmadan bıkmadan.. Ma Ru’nun nasıl biri olduğunu son bölüme kadar bir türlü anlayamasam da Dong Joo’ya karşı çok iyi bir abi olması ve Woo Ri’yi sahiplenip ailesine geri dönmesiyle kalbimi azıcık kazanmayı başardı.. Gerçek annesini affetmedi bir tek, o konudada  bir şey diyemem en doğrusu da buydu, o kadın affedilmez yaa..

Anne demişken bu dizinin sorunu anne babalardır kesinlikle. Kimse kimsenin öz annesi ya da babası değil. Herkesin 3 babası 2 annesi var falan.. Dizinin konusunu birine anlatmak imkansız bu yüzden, ben denedim olmadı amman siz denemeyin 🙂

Bu da esas kızımız Bong Woo Ri.. Saçları çok tuhaf değil mi 🙂 Arkadaşı Seung Chul uzay mekiğine benzetmişti kızın saçını alem çocuk 🙂 Bu kız fazla sosyal, fazla sıcak kanlı, hiçbir kan bağı olmadığı halde kendisine baktıkları için babasını ve büyükannesini ölümüne sevip koruyacak kadar da iyi.. Daha ne olsun..  Sağır olan anneciğini de fabrikada çıkan bir yangında kaybediyor, özürlü babasıyla bir başına kalıyor. Yani işitme engeli bu kız için hiç sorun değil, o Dong Joo’nun da duyamadığını değil, çok iyi gördüğünü söylüyor.. Dudak okuyabildiği için.. Öyle tatlı..

Bu da Woo Ri’nin babası (tabii ki gerçek babası değil) Bong Young Gyu. Biraz saf olsa da kalbi iyilikle dolu bir adam. Hem de sağlıklı olduklarını iddia eden erkeklerden çok daha sadık bir eş. Ölen karısını hiç ama hiç unutmuyor, ona sonsuza dek sadık kalıyor.. Woo Ri ile aralarındaki ilişki çok hoştu, aralarında kan bağı olan bir sürü baba kızda böyle bir ilişki yok maalesef, ne yazık ki..

Bu da Woo Ri’nin en yakın arkadaşı Seung Chul. Ben bu çocuğu çok sevdim yaa, hiçbir entrika ile işi olmayan, tavukçusundan ve platonik akşı Woo Ri’den başka bir şey düşünmeyen masum bir çocuk.. Tüm o karmaşanın içinde esprileriyle, sevimli halleriyle diziye tat kattı, sonunda da sanırım Min Soo ile aralarında bir şeyler oldu, hayırlısı 🙂 Ben Min Soo’yu hep Ma Ru ile yakıştırmıştım ama senaristlerin işine karışılmaz tabii..

İşte bu karakterler bir araya geliyor ve 30 bölümlük sımsıcak bir dizi ortaya çıkıyor.. Her ne kadar son bölüme kadar Dong Joo’nun duyabileceği umudunu hiç kaybetmesem de böylesi de çok güzel oldu. Sonuçta bu engel aşklarına da engel değil ya 🙂

Can You Hear My Heart duyamasa da sevdiği kızın kalbinin sesini duyabilecek kadar tatlı bir çocuğun hikayesi.. Kaçırmayın diyorum.. Herkese iyi seyirler^^

Bloğumun Yıldönümü ve 3’ü Bir Arada Mim..

Bugün bloğumun yıldönümüymüş, kardeşim hatırlatmasa bu yoğunlukta hayatta aklıma gelmezdi herhalde 🙂 Ama iyi ki de hatırlatmış.. Blog sayesinde ne kadar tatlı arkadaşlar edindiğimi, başkaları tarafından tuhaf bir alien olarak görülsem de beni anlayan insanlarla bir şeyler paylaşabilmenin ne güzel bir his olduğunu bir kez daha hatırlamış oldum.. Geçen sene bugün sevgili Nilü sayesinde içine girdiğim blog aleminde ilk yazımı yazmışım, 2. 3. yıllarda da yeni yazılar yazmak, sizlerle yorumlarda buluşmak dileğiyle.. Farklı olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu burada sizinle birlikteyken daha iyi anlıyorum, beni yalnız bırakmayan, samimi bir şekilde içini açan, her konuda yorumlarını, güzel sohbetini eksik etmeyen tüm arkadaşlarıma bir kez daha teşekkür ediyorum..

O zaman yazacağım bu mimi de yıldönünümüze ithaf etmiş olayım 🙂 Sevgili Mydestiny bana 1 değil 2 değil tam 3 mim bir arada göndermiş 🙂 Bu mimi görünce aklıma “Nescafe bile 3’ü bir arada ben hala yalnızım” esprisi geldi ama hemen aklımı başıma toplayıp yazmaya koyuldum 🙂 Hazırsanız başlayalım..

Mim I – En Sevilenler

1- En sevdiğin şeyler nelerdir? Nelerden hoşlanırsın?

Dondurma yemek, ailenin dondurma canavarıyım denebilir 🙂 Film izlemek vazgeçilmezim, eksikliği hemen hissedilir bünyemde. Sonraa kafa dengi insanlarla oturup sohbet etmek, iki yüzlü değil samimi olduklarını bilerek içimi onlara açabilmek.. Her şeyden ziyade bir parça huzur.. Ne yaparsam yapayım huzurlu olmak isterim, yoksa ne yaptığımın da bir önemi yok aslında, kafam bir şeye takılmışsa zaten ne yaparsam yapayım ben ben olamam.. Son olarak yazmak.. Şiir, hikaye, blog, ufak notlar.. Yazmak bazen konuşmaktan çok daha fazla rahatlatıyor insanı..

2- Bilgisayarda vaktini nasıl geçirirsin?

Geçen seneye kadar blog okumuyordum ve bilgisayarda yaptığım şeyler şunlardan ibaretti:

– Ödev yapmak, çeviri yapmak, sunum hazırlamak

– Youtube videolarını bol bol taciz etmek. Ft Island konserleri araştırmak, indirmek, arşiv yapmak

– Çeşitli sitelerden alt yazılı diziler bulmaya çalışmak (önceden çok zor bulunuyordu diziler, Türkçe alt yazı bulmak falan hayal gibiydi 🙂 )

– Ekşi sözlük okumak.

Geçen seneden itibaren ise bloglar hayatıma girdi ve:

– Blog yazmak

– Blog okumak

– Hikaye yazmak

– Blog hikayelerini okumak

Vs. vs. gibi şeyler de aktivitelerim arasına girdi 🙂

3- En sevdiğin filmler?

– Titanic

– Shutter Island

– Oldboy

– Madhouse

– Scent of a Woman

– Antique Bakery

– Turn Left Turn Right

… Daha da onlarcası yazılır buraya en iyisi kısa kesmek 🙂

 4- Şu sıralar almak istediğin şey?

En son güzel bir harici bellek almak istiyordum ama sağolsun ablacığım doğum günümde almış bana Toshiba 1 TB, pek bi sevindim 🙂 Ama isteklerim bitmiyor tabii ki.. Güzel bir laptop, Donna Karan NY elmalı parfüm, mümkünse tüm Ft Island albümleri.. falan filan olsa iyi olurdu işte 🙂

 5- Şu sıralar ne dinliyorsun?

Yeni bitirdiğim Scent of a Woman’ın müziklerini dinliyorum bu aralar. Tatlı Junsu’dan You are So Beautiful iyi gidiyor.. Sonraa, Ft Island Grown Up albümü her daim playlistimde.. Türkçe şarkılardan da Burcu Güneş’in Oflaya Oflaya şarkısını sevdim, onu dinliyorum ara ara..

 Mim II – Sordum Cevapla

1- Hayatın bir filme çekilse adı ne olurdu ve hangi müzikler yer alırdı?

“Umudunu Yitirme” olurdu herhalde. Her hayal kırıklığında “Bu da mı gol değil!” diye isyan etsem de kendimi toparlamayı başarıyorum sanırım.. Ya da bana öyle geliyor kim bilir..

Fon müziği ise Oldboy-Searchers olurdu..

 2- Bir şeyleri değiştirmeye gücün olsa neyi değiştirirdin?

Hayatımdaki birkaç şeyi.. Onlar da bana kalsın..

 3- Seni en çok etkileyen sinema sahneleri nelerdi?

– Oldboy’daki kutu açma sahnesi, Dae Su’nun aile albümünü görmesi..

– Scent of a Woman’daki tango sahnesi. Al Pacino bi harikaydı..

– Piyanist’te Alman subayının Szpilman’a piyano çaldırdığı sahne..

 4- Yaşadığın şehir bir günlüğüne yalnızca sana tahsis edilse ne yapardın?

– İstiklal Caddesi’ni turlardım, bomboşken. Hiç insansız düşünemiyorum o uzun caddeyi, birine çarpmadan yürümeyi düşünmek bile tuhaf 🙂

– Boğaz Köprüsü’nü yürüyerek geçerdim, tek başıma, tek bir araba ve insan olmadan..

5- Şu sıralar takip ettiğin diziler nelerdir?

 – Suskunlar. Çok heyecanlı gidiyor valla, izlemeyenler hemmen başlasın derim 🙂

– Protect the Boss. Daha dün başladım, nasıl gidecek merak ediyorum..

– Two and a Half Men. Ahhh Walden 🙂

 Mim III – 5N1K?

 Kim?

Ben…

Nerede?

… Güney Kore’de

Ne Zaman?

… En kısa zamanda

Nasıl?

… En ön sıradan

Ne?

… Ft Island konseri izlemek istiyorum

Neden?

… Seviyorum ulennn 🙂

A Little Thing Called Love: Sımsıcak Bir Film..

Sevgili okurlar, öncelikle eğer bu filmi hala izlememiş iseniz yazımı hemen burada kesip şu linkten filmi indirin ve harika bir 120 dakika geçirin diyorum.. Ben bu filmi çook sevdim çünkü 🙂 Yalnız.. Bu linkteki altyazıda bazı kısımlar eksik çevrilmiş.. İngilizce izlemek daha doğru olur bence, ben de bir dahaki sefere İngilizce altyazı ile izleyeceğim bulabilirsem..

Kısaca filmin konusundan bahsedeyim önce, konumuz klasik aslında.. Nam, Shone’a platonik aşık bir lise öğrencisidir.. Yalnız.. Kızımız biraz çirkin, yanii felaket:/  Hatta kendisi bile lisedeki hallerine “böcek suratlıydım” diyor o kadar yani 🙂 Shone ise okulun gözbebeği, on parmağında on marifet, üstüne üstük şımarık da değil, merhametli, tatlı vs vs.. Nam Shone’un kendisini fark etmesi için neler yapacak ve işler nasıl değişecek bakalım?

SPOILER!!

Öncelikle filmin tatlı fotoğrafçısı, futbolcusu güzel insan Shone, yani Mario Maurer..  Sanırım sana aşık oldum 🙂 Keşke harem yazımı şimdi yazsaydım, emin ol ilk sıralara oynardın 🙂 Kuzumuz ayrıca 88’li efendim öhöm öhöm:) (Gerekli araştırma yapıldı tamam 🙂 ) Şımarık ukala tiplerden çok sıkılmışım sanırım bu çocuğun tatlı gülümsemesi falan mest etti beni..

Filmin ilk yarısı insanın göz zevkini bayağı bir bozuyor.. Nam gibi güzel bir kızı nasıl böyle çirkinleştirmişler inanılmaz!! Kızlar Çinlilere benzemediklerini söylüyorlar zaten, yani Nam ve yakın arkadaşları.. Bir kere çok esmerlerdi.. Ama Nam nasıl güzelleşti hatta beyazlaştı yaa, Çirkin Betty halt etsin yanında.. Resmen aşkın gücü 🙂

Öğretmen In karakteri çok hoştu, biraz absürt olsa da filmin olmazsa olmazıydı bu çatlak kadın.. Onun draması sayesinde oldu zaten ne olduysa.. Ama oyuna bir iki kişinin gelmiş olması çok komikti 🙂 Onlar da uyuyorlardı falan 🙂 Ama burada Shone’un kankası Top oyunu izleyerek benden artı puan almayı başardı 🙂 Yalnız Top da harcanan oppalardan oldu yazık 😦 Ayağı burkuldu diye kızı sırtında taşırken kızın aklından neler geçiyordu: “Ayağım burkulduğunda Shone çantamı taşıdı..” Çok güldüm bu sahnede, aklıma Boys Over Flowers’taki Jan Di geldi. Jun Pyo onun için neler neler yaparken o da Ji Hoo’nun verdiği küçücük bir mendile takılı kalmıştı dizi bitene kadar..

Kızın film boyunca Shone’un düğmesiyle dertleşmesi çok güzeldi.. Ama neler geldi başına zavallı düğmenin, fırlatıldı, çöpe atıldı.. En sonunda bir gülün ucunda Shone’a takdim edildi.. Gerçi düğme onun değilmiş ama çok romantikti yine de 🙂

Shone’un kız için yaptığı deftere bayıldımm! Kıza nasıl yavaş yavaş aşık olduğunu kare kare eklemiş deftere, her bir resmin altında ayrı bir not.. Dramadaki elmayı o ısırmış mesela, notu da o yazmış yeerim 🙂 Aklımdaki tüm soru işaretleri silindi o defter sayesinde, çocuk bu kadar duygusuz olamaz diyordum hep, yani bir şeyler hissettiği belliydi..

Mesela Top Nam’a ilanı aşk ederken ne kadar üzülmüş, ya da Top onu öptüğünde nasıl bozulmuş, Kıza verdiği o gülü aslında Top vermemiş kendisi vermiş falan filan.. (Gül demişken o şeye gül fidanı da diyebiliriz, o neydi yaa köklü topraklı fidanı getirmiş kuzu 🙂 Neyse Shone getirdiyse sus Masal daha ne 🙂 ) Tüm bunlar o defterdeydi işte.. Ama.. Türkçe altyazısında bu bahsettiklerimin hiçbiri çevrilmemiş, İngilizce altyazısından tekrar okudum ben hepsini..

Şu kısım da çok güzeldi: Nam Top’un arkasında motorsikletle gidiyorlar, kız: “Keşke Shone’un arkasında olsam” diyor.. Aynı anlarda Shone da meğerse “Keşke arkamda Nam olsa” diyormuş.. Oyy Oy..

Filmin sonu da çok güzeldi.. Filmin başında gösterilen bebek Shone’un değilmiş çok şükür.. Ama kucağında bebekle ayrı bir tatlı olmuştu ya neyse 🙂 Canlı yayında kızın ilk sorusu “Evli misin?” oldu. Kalp atışları eşliğinde geçen o birkaç saniyeden sonra kuzumuz “Hayır, Amerika’dan gelmesini beklediğim biri vardı” dedi.. Koreliler gibi berbat bir şekilde bitirmediler filmi, çok güzel oldu..

A Little Thing Called Love “Flipped” tadında hatta ondan çok daha iyi bir filmdi.. Sanırım artık Kore dışındaki Uzakdoğu filmlerine olan ön yargımı tümüyle kırmalıyım.. Hepinize iyi seyirler^^

You are My Pet: Beslenir ki Buu:)

Gözlerimizi kapatıp hayal ediyoruz sayın okurlar: Okuldan ya da işten gelmişiz, yorgunluktan gebermek üzereyiz, metrobüs çilesinin etkisi daha üzerimizden gitmemiş o kadar yani.. Elimiz kolumuz dolu kapıyı bir açıyoruz ki evcil hayvanımız koşarak bize sarılıyor. Ve bu evcil hayvan dünyalar şekeri Jang Geuk Suk!!! Onu dizinize yatırıyoruz, saçlarını yıkıyoruz, sabah bir kalkıyoruz ki başucumuzda ve hiçbir sözümüzden çıkmıyor üstelik! Oo my Goddd 🙂

İşte böyle ilginç bir konuya sahip “You are My Pet”. Aslı Japonlara ait olan “Kimi Wa Petto”. Buna hiç şaşırmadım, nerede tuhaf, hiç duyulmamış bir fikir varsa Japonlara ait oluyor zaten 🙂

Biraz daha detay verirsem, Ji Eun Yi güzel, havalı, parlak bir kariyeri olan, kısaca mükemmel bir kadın.. Ama erkekler onun bu kadar mükemmel olmasına katlanamadıkları için onunla uzun süreli bir ilişki yaşayamıyorlar ve kızımız da kariyeriyle baş başa yaşamak zorunda kalıyor.. Taa ki In Ho hayatına girene kadar. Ünlü bir balet olan Kang In Ho evsiz kalınca bir arkadaşı onu ablasının evine götürüyor üstelik de 6 aylık parasını alıp kaçıyor. Ve yalnızlık bunalımını atlatmaya çalışan Eun Yi onun evinde kalmasına bir şartla izin veriyor: Evcil hayvanı olursa.. Tabi In Ho da bunu seve seve kabul ediyor..

Bu tatlı mı tatlı filmi izlemek isteyenler şu linkten indirebilirler.. İyi seyirler^^

SPOILER!!!

Jang Geun Suk’un en şirin olduğu filmi kesinlikle You are My Pet.. Havalı popstar, rahat indie band solisti, çapkın ergen veledi rollerinden sonra bu kadar şirin bir rol farklı olmuş gerçekten. Filmin fragmanlarından In Ho’nun nasıl bir karakter olacağını anlamıştım ama o kıyafetleri, saçları, tokaları.. Gerçek bir “pet” gibiydi işin aslı. Dans etmek de çok yakışmış bu arada, böyle narin bir çocuğa da en çok balet olmak yakışırdı zaten 🙂

Kim Ha Neul içinse en başta şunu söyleyebilirim, kadın zamanı tersine akıtıyor.. Yıllar önce çektiği filmi “Ditto”da bu filminden en az bir 10 yaş yaşlı gösteriyordu. Bu filmde hatun bir afetti ama, ses tonu da nasıl güzel.. Oyunculuğuna zaten lafım yok, kadın işi biliyor beyler..

Filmin bütün tanıtımlarına, basın toplantılarına en önden katılan Ft Island lideri Choi Jong Hoon‘un filmdeki o 10 saniyelik rolü beni şoke etti!! Bu kadar mini minnacık bir rol için mi çocuğu bütün tanıtımlarda çanta gibi yanınızda taşıdınız sayın yapım şirketi?? Çocuğun yüzünü göremeden film bitti 🙂 (Bu arada o 10 saniyeyi kaçıranlar için hatırlatayım, In Ho’dan 6 aylık kirayı alıp kaçan çocuktu üyemiz, Eun Yi’nin kardeşiydi yani..)

Sevdiğim sahnelerden bahsedersek:

-Saç yıkama sahneleri çok güzeldi 🙂 Eun Yi’nin utanıp çocuğun saçlarını güneş gözlüğüyle yıkaması beni çok güldürdü.. Hatun her yerde tikiliğini konuşturuyor 🙂 Bir de kafası bozukken tatlı In Ho’yu zorla banyoya sokması neydi yaa 🙂 Hayvan haklarına aykırı bu ama, yazık kuzuya 🙂

-Jang’dan iyi bir dansçı olurmuş, bunu gördük bu dizide. Evde tek başına dans ettiği sahne çok güzeldi. Kadın işten geldiğinde bu sahneyle karşılaştı işte: Evinin salonunda uri Geun Suk dans ediyor woaaa!! İçimdeki ergen gir hemen içeri! 🙂 Hehe nerde kalmıştık, ne güzel dans ediyordu fıstık, sonra kadını da kollarının arasına aldı vee çatt!! O zayıfcacık kollarıyla kadının belini incitti şaşkın 🙂

-İklinin yerlerde tepiştikleri sahneler de çok komikti 🙂 Gerçek bir köpek – sahip gibiydiler. Ama hoşlandığı sunbae aradığında nasıl da değişiyordu bizim kız:

Adam: Ne yapıyorsun?

Kız: Gazete okuyorum!!

Yok yeaa, bizim Sukkimize işkenceler ediyordun bi kere yalancııı 🙂

-Bu çocukta şeytan tüyü olduğunu zaten biliyordum da bu filmde de o tüy kendini gösterdi. Eun Yi taş gibi sunbae’siyle başbaşa kalıyor, adam “Caangg!!” diye cebinden bir kutu çıkarıp kıza yüzük uzatıyor.. Kızsa burada sevinçten bayılacağına evinde bıraktığı “pet”ini düşünüyor, o hasta diye abuk subuk şeyler hayal ediyor ve koşa koşa eve dönüyor!! Bu çocuk insana her şeyi yaptırır yaa 🙂

-Çok da komik bir kavga sahnesi vardı filmde. Meşhur sunbae ile In Ho kavga etmeye çalışıyorlar ama tam bir komedi ortaya çıkıyor 🙂 İki insan ancak bu kadar kavga edemez 🙂 Bir ara birbirlerinin saçlarına yapışacaklar sandım, Sukkie’nin saçları da çok uzun ayy yok yok saçlardan uzak dursunlar 🙂

-Jang’ın güzel sesini de duydum ya bu filmde benden mutlusu yok 🙂 “İlk defa şarkıcı değil, şarkı söylemeyecek mi şimdi?” diye düşünüyordum ki kadife seslimiz bizi üzmedi ve güzel şarkılarıyla filme ayrı bir tat kattı.. Buyrun dinleyin, kulaklarınızın pası silinsin 🙂 Bir alttaki şarkıyı Kim Ha Neul ile birlikte söylemişler. Çok güzel 🙂

Gitmeden önce hepinize Sukkie kadar tatlı bir ev arkadaşı diliyorum, pet demeye dilim gitmedi şimdi 🙂

Only You: Sadece Sen Mi Be Ajusshi??

Selamlarr^^ Evet sonunda “Only You”yu izledim ben de 🙂 Bu sene beklediğim iki film vardı zaten. Biri “You are My Pet”, diğeri de “Only You”.. Malum Jang Geun Suk ve So Ji Sub kuzuları başrollerde, e izlemeyip de ne yapacağız şimdi 🙂

Önce filmin konusundan bahsedeyim sonra yorumlara geçerim.. Chul Min yani uri Ji Sub eski bir boksördür. Şimdilerde bir otoparkta bekçilik yapmaktadır. İnsanlarla fazla bir iletişim kurmamakta, karanlık geçmişine takılı kaldığı için kendi halinde yaşamaktadır.. Jung Hwa (Han Hyo Joo) ise Chul Min’in tam tersine hayat dolu, neşeli bir kızcağızdır. Fakat kendisi 4 yıl önce geçirdiği bir trafik kazası yüzünden kör olmuştur. Bu ikili tanışacak ve bir anda hayatlarının tüm seyri değişecektir..

Son olarak filmi şu linkten indirdim. Herkese iyi seyirler 🙂

!!!SPOILER!!!

Öncelikle yazımın başlığımı açıklayayım..” Sadece sen mi be ajusshi” şeklindeki serzenişim hem Ji Sub’a hem de ona hep böyle roller yazan senaristlere.. Yau bu adamcağız hep sevdiği kız için fedakarlık yapan, acı çeken, ağlayan ajusshi olmak zorunda?? Tamam romantik erkek rollerini hakkıyla yerine getiriyor orası ayrı ama hep ona hüsran hep ona hasret aaa!!! Neyse daha fazla sinirlenmeden konuyu değiştireyim ben.. Ama bu mesele kapanmayacak 🙂

Filmin ilk yarısı çok tatlıydı. İkilinin dizi izledikleri sahneler, sonra Chul Min’in o sonsuza uzanan merdivenler boyunca kızı sırtında taşıması!! Burası gerçekten filmin en tatlı kısmıydı herhalde.. Adam boşuna kas yapmamış ama yaa onların hakkını verdi bu sahne ile 🙂 Hele kızın o şerefsiz patronunu patakladığı sahne yok mu uuu eridim bittim yaa!! O ne güzel bir sevgi, ne güzel bir sahiplenişti öyle.. Sonra ikilinin sevgili oldukları, aynı evde yaşadıkları kısımları falan suratımda kocaman bi gülümseme ile izledim.. Çocuk masaların sivri yerlerini zımparaladı, kapı eşiklerini çıkarttı kız için, böyle bir erkek var olabilir mi yaa?? Bu düşünceli tatlı halleri bana Moo Hyuk’u hatırlattı elimde olmadan.. O da yetimdi, o da hayatının bir döneminde kötü şeyler yapmak zorunda kalmıştı, o da hayattan soyutlamıştı kendisini falan filan.. Her şeye rağmen ikili ne güzel bir aşk yaşıyorlardı, taa ki Jung Hwa ameliyat olana kadar..

Zaten film boyunca “Aman bu çocuklar ayrılacak, aman kesin çocuğa şurada bir şey olacak” stresini yaşıyorken Chul Min’in Tayvan’a gönderilmesiyle endişelerimin haklı olduğu ortaya çıktı.. Henüz birkaç Kore filmi izlemiş olan ablam “Bu film Türk filmleri gibi yaa çocuk ölecek sonunda görürsün” deyip durdu bir de yanımda:/ Halimi düşünün 🙂

Chul Min ile o lanet boksörün dövüştükleri sahnenin tek bir karesine bile bakamadım.. Old Boy’daki diş sökme sahnelerini bile izleyen ben Ji Sub’un yerden yere vurulduğu sahneleri izleyemedim 😦 Bir de yönetmenin sağ gösterip sol vurmasına ne demeli? Çocuk hakkıyla kazandı maçı işte, kavuştursana artık kuzuları? Yok yani dram hat safhaya ulaşsın, biz ağlayalım istiyor adamlar anladım ben.. Filmin sonu gerçekten hayal kırıklığına uğrattı beni..

Bir kez daha fark ettiğim bir şeyi de yazmadan geçmeyeyim, Han Hyo Joo ne güzel bir kadındır öyle yaa, bu filmde hele nasıl doğaldı, hep gülümsüyordu bir de.. Kadın on numara gerçekten.. Gelelim şu evlilik meselesine.. Şu an yazımı okuyanlar editlenmiş halini okuyorlar bildireyim şimdiden 🙂 Ben Jung Hwa “evliyim” dediğinde gerçekten evlenmiş olabileceğini düşünmüştüm çünkü o iş arkadaşıyla evli bir çift imajı vermişlerdi bana. Ama daha sonra Makino’dan öğrendiğim kadarıyla kız evli değilmiş, sadece “kalbim dolu” anlamında söylemiş o sözü. Böylesi çok güzel oldu, diğer türlü çok buruk bir son olacaktı benim için.. Aklımdaki tüm soru işaretleri yok oldu 🙂 (Yalnız filmin sonunda Chul Min dilsiz mi kaldı? Ben buna inanmak istemiyorum ki TT 😦 En son bi saranghae dedi ama muhtemelen içinden söylemişti onu da..)

Vee So Ji’nin dövüş sahnelerinden bahsetmeden de gitmeyeyim.. Çocuk deli kas yapmış yaa, öyle böyle değil.. Bütün dövmelerini ayrı ayrı inceleyebilirsiniz, bu film bi fırsat gençler 🙂 Hele de Tayvan’daki dövüş sahnesinde benim gibi gözlerinizi kapatmazsanız 🙂 Film arşivde dursun kısaca döndürüp döndürüp izlenir o antrenmanlar falan 🙂

Sonuç olarak acil So Ji Sub’un romantik komedi tarzında bir dizisini ya da filmini izlemeliyim yoksa bu filmin etkisinden kurtulamayacağım sanırım 🙂 Yazımı bitirmeden filmin posterlerinden fragmanlarına, basın toplantılarından film festivallerine kadar her şekilde güzel yazılarıyla bizi bilgilendiren, güldüren, düşündüren Makinosev‘e buradan teşekkür etmek istiyorum.. Sağ ol var ol 🙂 Herkese iyi günler diliyorum.. Çalgaaa^^

 

Ditto, Flower Boy Ramyun Shop, Perhaps Love..

Selamlar^^ Epeydir bloğa giremiyorum, blog bile okuyamıyorum hatta. Ama bugün ne yapıp edip bilgisayarın başına oturdum.. Hazır dün gece “Perhaps Love’ı izlemişken sıcağı sıcağına yazayım dedim. Tabi ondan önce aklımda kaldığı kadarıyla bahsetmek istediğim birkaç şey daha var. Buyrun o zaman 🙂

DİTTO / DONGGAM

Bu filmi Makino’nun yazısında görüp hemen indirmiştim, bekliyordu bilgisayarda. Geçen hafta izledim sonunda. Konusundan birazcık bahsedeyim sonra yorumlarıma geçerim.

Yoon kendi halinde bir öğrencidir. Bu arada yıl 1979. Kızımız Donghee isimli sunbae’sine platonik olarak aşıktır. Bir gün bir şekilde eline bozuk bir radyo geçer ve bu radyodan gelen çağrıya cevap verir. Ama ortada bir tuhaflık vardır, kıza çağrıyı gönderen Ji In 2000 yılında yaşamaktadır..

Daha fazla bir şey yazmayayım, izlemeyenler hemen filmi indirmeli. Konusu çok sıradışı, şiirsel anlatımı insanı ekrana kilitliyor adeta. Bir de başrolde biricik Woo Jin’imiz Yoo Ji Tae var. Of of of 🙂

SPOILER!

Filmde Ha Ji Won ile karşılaştığımda önce şaşırdım, benzetiyor muyum dedim ama gerçekten de oydu. O kadar genç ki tanıması güç.. Yalnız bu kadında kaliteli film dedektörü mü var nedir nerede iyi bir yapım varsa içinden o çıkıveriyor.. Bu filmde de karakterini sevdim ben, doğasında var olan o iticiliği de görmezden gelince sevebiliyor insan bu kızı 🙂

Sonu hakkında acayip fikirlerim vardı izlerken ama beklediğim gibi bitti. Sonuçta naif, romantik bir film bu. Benim bilim kurgu senaryolarım pek gitmezdi ona yani. Ben kız sunbae’sini bırakmayacak, sunbae ve kızın arkadaşı evlenemeyecek ve bir gün Ji In ortadan kaybolacak gibi tuhaf senaryolar üretmiştim ama olmadı 😦 Back to the Future’ı fazla izledim sanırım 🙂

FLOWER BOY RAMYUN SHOP

Bu diziyi izleyeli de aylar oldu diyebilirim. Aklımda kaldığı kadarıyla birkaç bir şey yazmadan gitmeyeyim. Konuyu çoğumuz biliyoruz. Kendini beğenmiş lise veledi Cha Chi Soo, bir türlü atanamayan şanssız öğretmen Yang Eun Bi ve eski patronuna verdiği sözü tutmak için geri dönen güzel insan Choi Kang Hyuk’un komik hikayesi şeklinde kısa bir açıklama yapıp yorumlarıma geçeyim 🙂

SPOILER!

FBRS’u twitter’da facebook’ta ve her türlü sosyal paylaşım ortamında sık sık gördüğüm için merak edip izledim. Ama tavsiyelere o kadar bakmamak lazım sanırım.. İlk 4-5 bölüm çok güzel gitti. Cha Chi Soo her ne kadar Kim Joo Won, Gu Jun Pyo esintileri taşıyor olsa da tatlıydı. Hele kız “Benimle çıkar mısın oppa?” dedikten sonra yüzünün aldığı o ifade yenirdi ki :)Ama sonra bu karakter o kadar klişeleşti ki sıktı kısacası. Zaten çocuk 40 50 kilo çiroz bi şey, bi de o hallyu saçı dizinin sonuna kadar değişmeyince beni kendinden soğuttu sağolsun.. Ama direk, ahh direk o öyle mi hiç 🙂

Lee Ki Woo’yu A Love To Kill’de bile sevmiştim ben. Gülüşü falan güzeldi, “bu çocukta iş var” dedirtiyordu kısacası. Ve bu dizide bütün potansiyelini ortaya koydu. Saçları, tarzı, kasları.. Ehem ehem hep o duştan çıktığı sahne yüzünden oldu bunlar yaa 🙂 Neyse kendisini bana sevdirdi.. Ama sonunda başını alıp gitmesi.. Hiiç olmadı.. Sonu katledilmiş Kore dizilerine bir emsal daha çıkmış oldu 😦

Eun Bi’nin manevi kardeşi Ba Wol’u sevdim. Ama o sevgilisi balerin kız.. Yani bi insan ancak bu kadar estetikliyim diye bağırabilir.. Botoks sırasında gülüyordu herhalde, o gülen ifadesi hiç gitmedi yüzünden. Bu yaşta yüzüyle neden bu kadar uğraşmış anlamadım yazık yaa.. Bir sahnede Ba Wol’a sinirlenmesi gerekiyordu ama sinirlenemedi yazık.. Gergin yüz kasları buna izin vermedi 🙂

Vee favori karakterine geldi sıra.. Tabii ki Hyun Woo. Ay ne tatlı şeydi o öyle yaa.. Kahkülleri, gülüşü, atkı örüşü.. Yirim 🙂 Ba Wol’den de hoşlanıyor gibiydi ama bu konu arada kaynadı gitti.. Yeni dizilerde yine görmek istiyorum bu çocuğu..

Kısaca izlemesem de olur dediğim bi dizi oldu FBRS. Daha iyilerini izledim. Neyse ki 40 dakikaydı ve bir çırpıda bitti, yoksa iyice sıkabilirdi..

PERHAPS LOVE

Hayat bir film gibidir. Herkes kendi filminde başrol oynar. Bazıları, başkasının filminde onunla başrolü paylaştığını zanneder. Ama gerçekte, sadece bir yardımcı oyuncudur.  Belki de sadece küçük bir rolü vardır. Veya daha kötüsü, oynadığı sahneler çıkartılmış olabilir. Bunu sadece o bilmiyordur…

Filmin ilk saniyelerinde kim olduğunu bilmediğimiz bir adam kuruyor bu cümleleri. O kadar güzel ve anlamlılar ki bütün gün oturup bu sözler üzerine düşünebilir insan.. Başka insanların hayatında başrolüz zannederken aslında figüran olmamız, hayatlarımızdan kesilen sahneler ve onların bir gün birleşip birleşemeyeceği.. (Bu arada bu cümleleri kuran kişi de Koreli bir aktörmüş. Filmdeki rolü oldukça farklı, anlaşılmaz biraz.. Detaylı bilgi için buyrunuz La Fea’nın yazısına 🙂 )

En son blog buluşmasında bahsedilen filmlerden biriydi Perhaps Love’dı. Söz konusu Takeshi Kaneshiro olunca ayıla bayıla indirdim bu filmi de 🙂 İyi ki izlemişim dediğim filmlerden oldu, gerçekten çok güzeldi..

Filmin konusu şöyle; Lin Jiantung 10 yıl önce kimsesiz Sun Na ile tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Ama Sun Na’nın tek bir hayali vardır o da ünlü bir oyuncu olmak.. Yıllar sonra bu ikili bir film projesinde bir araya gelirler. Sun Na artık ünlü yönetmen Nie Wen’in sevgilisidir ve Hollywood’dan teklif alacak kadar ünlüdür. Şimdi eski sevgililer kendi hayatlarından esintiler taşıyan bir müzikalde oynayacaklardır..

SPOILER!

Film tam bir Takeshi Kaneshiro klasiği diyebilirim. Romantik, naif, sevgilisini unutamayan, sadık aşık  rolleri onun için yazılmış sanki, o ağlayınca ağlamamak mümkün değil, o sevgilisine sarılınca ekran karşısında erimemek.. İmkansız..

Çiftimizin Pekin’e gittikleri sahneler çok güzeldi. Ama Lin’in Pekin’de kızı terketmesine şaşırdım ben. Ondan beklenmeyecek bir hareketti doğrusu.. Ama dayanamayıp havaalanından dönmesi ve kızla sarılmaları çok romantikti.. İntikam almayı beceremeyecek kadar çok seviyordu kızı..

Geçmişe dönüşler çok hoştu.. Zaten çekim konusunda yönetmeni gerçekten takdir etmek lazım, sıradanlıktan çok uzak bir seyirde gitti sahneler. Şiir gibi.. Hele şu sahne;  Jin kızın bıraktığı teyp kaydını dinleyip sokağa fırladığında kızı buzların üstünde yatarken görür. Koşarak ona sarılır ve evlenme teklif eder. Ama diğer gün.. Hiçbir  şey umduğu gibi olmaz..

Müzikalin sonu da çok güzel olmuş.. Adam yere düşerken kızın ağladığı sahne ve adamın kanlar içinde yere yığılışı.. Tekrar tekrar izlenesi..

Filmin sonu beni tatmin etmedi açıkçası.. Kadın, yönetmenden ayrıldıktan sonra neden Jin’e dönmedi anlamadım. Zaten diğer adamla ayrılmıştı ve kendisini kanıtlamıştı artık.. Ben mutlu son bekledim açıkçası.. Yine de bu bir kusur değil, film dört dörtlüktü..

Benden bu kadar.. Yeni yazılarda görüşmek üzere^^

Güney Kore’ye “Uçuyorum” :)

Heyecanlanmayın sayın okurlar Kore’ye falan uçtuğum yok 🙂 Sadece geçen hafta izlediğim bir programdan bahsedeceğim size. Trt Haber’de izlediğim “Uçuyorum” programından. Geçen hafta cumartesi günü Güney Kore’deydi program ekibi. Öyle bir ilgiyle izlemişim ki bir baktım hemen bitivermiş, ben de şaşırdım 🙂 Neyse size programa dair aklımda kalan, hoşuma giden, eleştirdiğim birkaç şeyden bahsetmek istiyorum, buyrun başlayalım o zaman 🙂

Programın tamamını net olarak hatırlamıyorum ama ilk gittikleri yer Changdeokgung Sarayı‘ydı.

Tarihi diziler sayesinde ötesini berisini bir güzel ezberlediğimiz Kore saraylarından biri bu da.. Kızımız içerisini gezdi, bahçede de etkinlikler vardı onları izledi falan.. Yalnız kıyafetlerini bile ezberlemişim adamların, bizim yeniçerilerin kıyafetlerini sorsanız 10 dakika düşünürüm ya neyse 🙂

Daha sonra Seoul Kulesi‘ne çıkıp gökdelenler şehri Seul’u izlediler.. Savaş nedeniyle tüm tarihi yapıları yok edilmiş olan Seoul gerçek anlamda bir metropolitan şehri oluvermiş.. Ablam “Hiç güzel değil burası ya neden gitmek istiyorsun sen?” deyince benim savunmamı görmeniz lazımdı: “Onların tüm tarihi dokuları yok edildi tamam mı, böyle değildi baa!!” 🙂 Bu arada kuledeki insanları gördüğümde bir kez daha şöyle bir sonuca vardım: Koreli insanlar gerçekten de pek güzel değiller yau 🙂 Bizim bayıldığımız aktör, şarkıcı vb. ünlü tayfasından insanlar haricinde eline yüzüne bakılır pek insan yok maalesef sanırım 😦 Tabii estetik mucizelerini de söylemiyorum bile, neyse neyse estetiğe devam ey Kore milleti diyorum, gerekliyse yapacaksın kardeşim 🙂

Yine geyiğe sardım ben, neyse daha sonra Kore Savaş Müzesi‘ne geçti ekip. Burada Kore Savaşı’na dair tüm detaylar vardı. Özellikle savaş alanını gösteren o temsili insanlar, çadırlar falan çok güzeldi, çok canlıydı.. Çadırın içinden bir bebeğin ağlama sesi bile geliyordu.. Bir de merkezin içine dijital ekranlar yerleştirmişler, girip Kore Savaşı’nda Güney Kore’ye yardım eden tüm ülkelerin savaşta yaptıkları hakkında bilgi alabiliyorsunuz, hem de Türkçe de dahil savaşa katılan tüm ülkelerin dillerinde! Adamlar tarihlerine önem veriyor işte, işin özü bu aslında..

Daha sonra hiç beklemediğim bir yere gittiler. İstanbul Kültür Merkezi! Evet böyle bir yer varmış Kore’de 🙂

Bir oda var içinde, Türklerin yaşam alanını temsil eden şeylerle döşenmiş. Türk halıları, minderler, bakır güğümler, divanlar falan.. Güzel olmuş.. Başka bir odada bir grup insan Türkçe öğreniyordu. Nasıl tatlılar ya, çat pat konuşmaya çalışıyorlardı muhabir kızla 🙂 Dil olsun da Korece-Türkçe olsun dedim içimden ben de, bir Koreli için öğrenmesi en basit dil kesinlikle Türkçe, tabii bizim için de aynı şey geçerli..

Ve hatırladığım kadarıyla son durak Namdemon Pazarı‘ydı. Burası bizim pazarlarımıza benziyor. Dizilerde filmlerde gördüğümüz şeyler de var tabi içinde: sokak satıcıları, yemek çadırları vs. vs. Yalnız bu noktada beni çok şaşırtan şeyler oldu. Trt gibi kaliteli bir kanal, bir devlet kanalı en azından bir tercümanla, rehberle gitmez mi tanıtmaya çalıştığı ülkeye? Muhabir kızımız tek kelime Korece bilmiyordu, e satıcı kadınlar da İngilizce bilmiyorlar, öylece bakıştılar. Diyelim ki rehber yok kabul, bir konuşma kılavuzu alsaydın eline de bir iki Korece cümle ezberleseydin be kızım.. Aynı tarz bir program olan “Ayna” da Güney Kore’ye gitmişti, yalnız o programın sunucusu o kadar tecrübeli ki hemen 3-5 cümle Korece öğrenmiş, kadınlarla ayaküstü sohbet falan etmişti 🙂

Neyse işte kızımız bu dil sorunsalı yüzünden sokak tezgahlarında gördüğü yiyecekleri uydurmak zorunda kaldı:

“Eee.. İşte bu da salçalı bir yemek sayın seyirciler.. Üzerindeee.. Biber var.. İçinde de sanırım şey var.. Balık var evet..”

Hadi bu yemek tuttu diyelim, bir başka uydurduğu yiyecek tutmadı da, çok güldüm bu kısımda ama:

“Bu da bir çeşit suşi, ama dürüm şeklinde yenen bir suşi, yani böyle ısırıp yiyorsunuz ehe ehe!”

Ah be kızım, o suşi değil kimbap, ayrıca o dürüm gibi yenir mi hiç, daha dilimlenmemiş yau 🙂

Aaah ah sevgili Trt ekibi beni gönderecekti ki tozunu attıracaktım Seoul’ün 🙂 Şaka bir yana tabi bizim artık fazla donanımlı olmamızdan kaynaklanıyor tüm bunlar, yoksa başka bir izleyicinin bunları fark edip rahatsız olmasına imkan var mı hiç 🙂

Son olarak ilk defa şahane bir Kore tatlısıyla karşılaştım. Görünüş olarak tıpkı bizim pişmaniyeye benzeyen bir tatlı bu, adı “Kkultarae”. Baldan yapılıyor. Avuç  içi kadar soğutulup sertleştirilmiş balı alıp çekiştirmeye başlıyorlar. O pişmaniye gibi uzuyor tabii. Uzayan teller birbirine yapışmasın diye de mısır ununa batırılıyor. Ve sonunda tam 16.000 tel meydana geliyor, 16.000 tel bal 🙂 Tellerin için ceviz koyup servis ediyorlar. Çok güzel ama değil mi? İlk defa lezzetli bir şey buldum Kore’ye dair çok mutluyum 🙂

Bu videoda da o telleri nasıl yaptıklarını gösteriyor tatlıyı yapan çocuğumuz. Çok tatlı yaa, “My English is outstanding!” deyişine öldüm 🙂

Yazım burada bitti sayın okurlar.. Umarım bir gün gidip de bu yerlerin canlı canlı fotoğraflarını getiririz. Kocaman bir aminn sesi duymak istiyorum!! Ben de canım istemişken gidip pişmaniye alayım, onunla idare edeceğiz artık^^

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi

Üst üste yaşadığım hayal kırıklıklarından sonra bir daha Türk filmi izlemek için sinemaya gitmem demiştim. İnsanların ayılıp bayıldığı, günlerce televizyonlarda reklamları dönen filmlerin ucuz melodramlardan ibaret olduğunu görünce bu işi üstatlarına bırakmanın en iyisi olduğunu düşünmeye başlamıştım. Ama insanın onu kolundan tutup sinema salonuna sokabilen bir arkadaşı olunca öyle sözler işe yaramıyor 🙂 Yine kendimi Beyoğlu AFM’de buldum tabii ki, bu sefer gideceğimiz film “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi” idi, filmin yönetmeni de Leyla ile Mecnun’un yönetmeni Onur Ünlü olduğundan çok da kötü değildir dedim içimden. Ve film bitip de salondan çıktığımda yüzümdeki o aptal sırıtma geçmek bilmedi bir türlü. Tramvayda, yatağımda vs. her yerde sırıtıp durdum. Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim, bu film bana ilaç gibi geldi.

Filmin konusu şu şekilde; Celal Tan, bir taşra şehrinde ailesiyle birlikte yaşayan saygın bir anayasa profesörüdür. İlk eşinin ölümünden yıllar yıllar sonra, bir şekilde hayatını kurtardığı ve kendisinden çok genç olan bir üniversite öğrencisi kızla evlenir. Sonra kötü şeyler olmaya başlar..

Sevdiğim birkaç sahneden de bahsedeyim gitmeden;

– Ezgi Mola bu filmde gerçekten çok iyiydi, sanırım en çok onun olduğu sahnelerde eğlendim ben. Tam Türk işi hatun, klasik müzik eşliğinde göbek atabilecek kadar hem de 🙂 O tuhaf sevgilisiyle ikisi güzel bir çift olmuşlar.

– Filmin başında ailenin hiçbir şey olmamış gibi eve girmesi de çok matraktı, daha ilk dakikadan ne kadar tuhaf olduklarını anlıyor insan onları görünce 🙂

– Celal Tan’ın kanser hastası arkadaşı da ayrı bir alemdi. “imamın şartları” esprisi aklıma geldikçe hala gülüyorum. Onur Ünlü bu kara mizah işini iyi biliyor, insanların sadece ölmeden önce bir şeylerin farkına vardıkları nasıl da doğru!

– Tenorun bıçaklandığı sahnede absürtlük tavan yapmıştı artık, bu kadarına da pes dedim:)

– Babaannenin balkondan atladığı sahnede de çok güldüm, kadın önce antene takıldı sonra da alt balkona düştü 😀

– Filmde biraz fazla küfür vardı evet. Ben çok da rahatsız olmadım ama o küçük çocuk için üzüldüm sadece, sonunda o bile dayanamadı yani 🙂 Kötü etkilenmemiştir umarım..

Ben de Türk filmlerini sevebilirmişim çok mutluyum 🙂 Leyla ile Mecnun sevenler kaçırmasın diyorum, herkese iyi günler^^

Maundy Thursday: Keşke her gün perşembe olsa..

Bu benim yaşadığım ilk kış mevsimiymiş gibi hissediyorum, 

belki de son kış olabilir…

Yazıma başlamadan önce ufak bir uyarı yapayım da aklımda kalmasın. Eğer psikolojik açıdan zor bir dönemden geçiyorsanız, sevgilinizden falan ayrıldıysanız, mutsuzsanız bence bu filmi izlemeyi biraz erteleyebilirsiniz. (Tabi benim gibi mazoşist değilseniz 🙂 ) Çünkü Maundy Thursday gerçek bir trajediyi anlatıyor, hatta bir değil üç trajedi birden mevcut filmde. Neyse önce konusundan bahsedelim sonra yorumlarıma geçeyim ben..

Jung Yoon Soo tecavüz ve cinayet suçlarından mahkum olmuş, idamını beklemektedir. Moon Yu Jeong ise defalarca intihara kalkışmış, yaşamak istemeyen, annesinden nefret eden bir kızcağızdır. Bu kızın hapishane rahibesi olan teyzesi bir gün onu hapishaneye götürmek ister. Çünkü idam mahkumlarından biri onu görmek istemektedir.. Böylece bu ikili birbirlerinin hayatlarına girmiş olur. Devamını hiç anlatmıyorum, dediğim gibi yukarıdaki kategori dışındaki herkes ve hele hele kar sevenler hemen bi koşu gidip izlesin Maundy Thursday’i.. Özellikle Kang Dong Won için..

Evet kendimi daha fazla tutmuyorum ve bolca SPOILER vermeye başlıyorum efendim 🙂

Öncelikle bu film benim izlediğim ilk Kang Dong Won filmi. Ve ona hayran olmama yetti de arttı bile. Adam gerçekten oyunculuğunu konuşturmuş. Ses tonu, cümleleri kesik kesik telaffuz edişi ve ve göz yaşları.. Of of ya insanı harap ediyor gerçekten.. Filmlerini takip edeceğim oyuncular listesine girdi bu nadide insan da.. Çok iyiydi ya..

Esas kızımız da klasik sorunlu kız rolüyle karşımızdaydı. Onu ilk gördüğümde Im Soo Jung sandım ama değilmiş, saçları falan benziyordu ama.. Filmin başlarında soğuk ve donuk gibi görünse de filmin sonunda kız oyunculuğunu konuşturdu gerçekten.. Ki canlandırdığı karakterin yaşadığı şeyler düşünülünce iyi bile dayanmış Yu Jeong.. Düşünmesi bile çok kötü.. En sonunda da bir idam mahkumuna aşık oldu kız.. Bu da hiç kolay değil..

Yoon Soo’nun çocukluk sahnelerinden bahsedeyim biraz. Şu hayatta dayanamadığım şeylerden biridir kimsesiz sokak çocukları. Hassas noktalarımdan biri yani. Ve burada Yoon Soo ve kardeşinin dramını izlerken filmi kapatma noktasına geliyordum az daha.. Hele hele kardeşinin öldüğü sahne.. Of ya bu kadar olmaz.. Artık ne zaman Nike ayakkabı görsem aklıma bu kardeşler gelecek. Hayatlarında hiç iyi bir şey olmayan bu zavallılar.. Bu arada Yoon Soo’nun küçüklüğünü Hansel ve Gretel‘deki Man Bok karakterini oynayan çocuk canlandırmış. Onu görünce hepten kötü oldum ya, bu çocuğa hep böyle roller mi veriyorlar acaba, bir kere de zengin şımarık çocuğu oynasa şaşıracağım 😦

Aklıma takılan şeyler de oldu filmde. Mesela Yoon Soo’nun öldürdüğü kızın annesinin gelip Yoon Soo’yu görmesi, başını okşaması, “seni görmeye geleceğim” demesi:/ Yani kendimi o kadının yerine koyuyorum da idam edilmesi falan hiç önemli değil, insan kendisi linç etmek ister katili ya, hiç sanıkla makdülün ailesi bir araya getirilebilir mi? Bu kısmı belki de ben yanlış anlamışımdır, filmi izleyip de farklı düşünenler varsa yorumlarını okumak isterim..

Bir de bu idam mahkumunu ziyaret meselesi yaygın bir şey galiba Kore’de. Nefes filminde de kadının teki bir idam mahkumunu ziyaret ediyordu. Böylece ölmeden önce adamlara terapi gibi bir şey mi yapmaya çalışıyorlar, öteki tarafa pişman olup iyi bir insan olarak mı gitmelerini istiyorlar ben anlamadım. Gerçi bu filmde Yoon Soo bu kızı kardeşi seviyor diye görmek istemişti ama başka filmlerde de görünce ben de merak ettim. Acaba ülkemizde de var mı böyle bir şey?

Neyse filmin sevdiğim sahnelerinden bahsedebilirim artık. Kar topu savaşı yaptıkları yer nasıl güzeldi ya.. Hele çocuğun sözleri..

“O gün kar savaşı yaptık. Hayatımda bir ilkti. Niçin bu kadar hayata küsmüş olduğumu düşündüm… ve neden hayatımda daha denemediğim birçok şeyin olduğunu… Bunun yüzünden mi? Bu benim yaşadığım ilk kış mevsimiymiş gibi hissediyorum, belki de son kış olabilir. Birçok şeyi yapmadım ya da birçok yere gitmedim. 2 gün sonra perşembe. Perşembeyi nasıl iple çektiğimi bilemezsiniz. Keşke her gün perşembe olsa. Bu tek isteğim..”

Çocuğun hayatı o kadar boktan gitmiş ki kar topu savaşı yapmak bile ona hayatın aslında ne kadar güzel olduğunu hatırlatıyor. Kışın, karın.. Yaşamak istediğini anlıyor o anda, bir de aşık oldu tabi.. Ah ulan hep mi yanlış zamanda gelir böyle güzel şeyler 😦 Hele de hayatı boyunca sevilmemiş biri olan Yoon Soo için..

Bir de deve dikeni var tabi ona yaşamak gerektiğini hatırlatan..

“Deve dikeni gerçekten inatçıdır. Temizlikçiler söküp atıyorlar ama o inatla yeşermeye devam ediyor. Onlara karşı attığın her adım, onları daha da güçlendirir. Şu yeşillik bile yaşamak için savaş veriyorsa…”

Bir de çocuk kızın çektiği resimleri yatağının kenarına asmış ya.. Oraları görmek istiyor falan.. Of of diyorum yine..

Ziyaretlerin birinde kızın boynuna kendi yaptığı kolyeyi takabilmesi için gardiyanın Yoon Soo’nun kelepçesini çıkarması çok hoştu. Ben orada gardiyan kolyeyi alacak çocuğun elinden falan dedim, yasaktır belki hediye vermek diye.. Ama öyle olmadı, gardiyan kafa adamsı ya 🙂 Bir de tuzlu pirinç topları var tabi.. Hepsini de yedi bizim fıstık 🙂

Yoon Soo’nun suç işlediği günden bahsetmek bile istemiyorum, hatırladıkça sinirlerim tepeme çıkıyor, bu kadar olmaz ya..

Filmin sonundan da bahsetmesem olmaz, çocuğun idama götürüldüğü sahne çok iyiydi.. Orada bende film koptu zaten, sonrasını hayal meyal hatırlıyorum. Ama bu sahneden sonrası biraz fazla geldi bana.. Yani gerek yoktu, o ipin gösterilmesi, çocuğun vedası, kızın onu o anda görmesi, sandalyeden düştüğünde çıkan ses.. Hala tüylerim ürperiyor bahsederken, bana gerçekten ağır geldi bunlar.. Keşke ipe götürüldüğü sahnede bitseydi film, kız da elinde ayakkabılar, hediye resim ve pastayla ziyaretçi odasında kalsaydı her şeyden habersiz.. Yani ben öyle olmasını tercih ederdim. Gerçi diğer türlü kıza “Seni seviyorum..” diyebildi ama bunu söylemesine bile gerek yoktu zaten..

Film güzel, kaliteli, Kang Dong Won çok çok başarılı.. E filmi izlememek için hiçbir sebep yok ortada.. Ama birkaç kutu peçeteyi de yanınızdan eksik etmeyin, benden söylemesi.. Herkese iyi seyirler..

%d blogcu bunu beğendi: