Kategori arşivi: ost

Scent Of A Woman: Hayat Ertelenecek Kadar Uzun Mu?

Çıktığı günden beri gözüm vardı bu dizide. “Şu alt yazıları tamamlansın da izleyeyim” deyip duruyordum. Malum tek başıma izlemediğim ve İngilizce altyazıları çevirmekten nefret ettiğim için bu bekleyiş sürecine girmek zorunda kaldım. Ama bu altyazılar ideal sevgili gibi bir türlü gelmek bilmedi:/ Geçenlerde tekrar baktım yine olduğu yerde sayıyor.. Ufak bir araştırmadan sonra bir iki sitede dizinin tamamlandığını görüp hemen başladım 🙂

Uzuuun Ramazan gecelerinde twitter muhabbetlerinde adı geçiyordu Scent of a Woman’ın.. Herkes meşhur tango sahnesinden Wookie’nin tatlılığından bahsedip beni meraktan çatlatıyordu, ama haklılarmış yaa.. Lee Dong Wook’u My Girl’de de severdim ama burada ayrı bir mest etti beni, derdime dert ekledi kerata.. Senin gibi adamlar nerede diye isyeeeeannnn ettirdi.. Halil Sezai’ye çevirdi beni 🙂

Ayy yorumlara başladım hemen neyse dizinin konusundan bahsedip dedikoduya devam edelim kardeşler.. Konumuz aslında benim hiç ama hiç sevmediğim bir konu, hatta bir dizide bu konu varsa koşarak uzaklaşıyorum o kadar yani.. Ölümcül hastalıklardan bahsediyorum elbette. Esas kızımız Lee Yeon Jae yıllardır aynı turizm şirketinde çalışan, korktuğu için kendisine yapılan zorbalıklara, haksızlıklara ses çıkaramayan 34 yaşında bir kızcağızdır.. Bir gün şirkete gelen başkanın oğlunu görür ve bir anda aşık olur. Kang Ji Wook uzun, yakışıklı, kültürlü vs. vs. hayallerdeki oppadır kısacası.. Ama.. Kızımız bir kaza nedeniyle tesadüfen gittiği hastanede safra kesesi kanseri olduğunu öğrenir. Hem de bunu odunluğuyla ünlü ilkokul arkadaşı Cha Eun Suk haber verir ona.. Ve Yeon Jae kendi hayatında bir devrim yapıp hesaplarındaki tüm parayı çeker ve bastığı gibi hayallerini süsleyen Okinawa’ya gider.. İş için aynı şekilde Okinawa’da olan Ji Wook ile tanışacaklar ve olaylar gelişecektir..

Dizinin ilk 13 bölümünü şuradan kalanını ise şuradan izleyebilirsiniz.. Herkese iyi seyirler^^

SPOILER!!!

Kim Sun Ah’yı ilk kez bu dizide izledim ben, çok hoş kadın, oyunculuğu çok iyi, sevdim yani.. Kanser temalı olmasına rağmen dram olmak için kasmayan bir dizide oynamak kolay değildir bence, iyi kalktı altından..

Dizi hakkındaki genel yorumuma gelirsek 1-10 arası kesinlikle mü-kem-mel-di! Ayıla bayıla izledim, entrika, yalan dolan yoktu.. Aşık olmak isteyen iki insanın aşkı vardı sadece.. 10-16 arası yani Ji Wook’un her şeyi öğrendiği bölümler ise daha dramdı, daha hüzünlüydü, biraz daha yavaştı.. Yine de çok güzeldi, neden böyle oldu dedirtmedi yani..

Okinawa bölümleri bir harikaydı, çok eğlendim onları izlerken.. Kızın sapık gibi adamı takip ettiği sahnelerde falan çok güldüm 🙂 Teknede kızı rehber sandığı sahne de çok komikti, kız tam ona “Ben rehber değilim” diyecekken adamın en cool haliyle dönmesi çok hoştu, kız donakaldı.. Ahh Wookie yaa 🙂

Vee kızın en üzgün en mutsuz haldeyken sahildeki o adamla yaptığı tango. Off of.. Hiç tanımadığı, dilini bile bilmediği bir adamla tüm acılarını paylaşması, adamın da tüm bunlara rağmen onu anlaması.. Çok çok güzeldi.. Hele o fondaki tango müziğiyle birlikte nasıl güzel olmasın? Bu müziği Al Pacino’nun Kadın Kokusu’nda duymuştum ilk kez. Orada da adam ölmeden önceki son tangosunu yapmıştı bu müzikle. Yeon Jae de “Yaşamak istiyorum” diye haykırdı dans ederken. Bu müzik ölümü hatırlatıyor bana bu yüzden, dinlerken bile kötü oluyorum..

Zaten tangoyu çok severdim bu diziyle hastası oldum denebilir. Ji Wook ile kızın tango sahneleri ne güzeldi.. Derslerdeki tango provalarında konuşmadan sadece dans ederek anlaşmaları.. Vee o meşhur tango sahnesi.. Bir dans ancak bu kadar tutkuyla yapılabilir.. Bayıldımm!!!  Muhteşemdi..

Bu dizi sayesinde JYJ Junsu’yu da tanımış oldum. Ft Island hariç pek bi pop grubu dinlemediğim için çoğundan bihaberim.. Ama Jun Suh çok tatlıymış yaa, o ses tonu falan ne tatlı, pamuk gibi bi şey.. Al içine sok öyle yani 🙂 Fan Meeting çok güzeldi yaa, Junsu kıza şarkı söyledi off of.. Ben hayal ediyorum da, karşımda Hong Gi yemekteyiz, telefonumu eline alıp şarkı söylemeye başlıyor! Cidden bayılırım herhalde, rezil olurum çocuğa aman aman 🙂 Hayal etmek bile insanı heyecanlandırıyor yaa 🙂

Lee Dong Wook’u acemi aşık hallerinde görmek ne güzelmiş yaa. My Girl’de çok cooldu, çok kendini beğenmişti, ama burada bildiğiniz tatlı romantik aşık olmuş kuzu yaa.. Kız arayıp ona uğrayacağını söylüyor çocuk panikten ne yapacağını şaşırıyor.. Şaşkın şey 🙂  Bir de kıza ilanı aşk ederken kulağına Junsu’yu taktı ya, hani bu kadar da olmaz dedirtti, sen insan mı dedirtti, dedirtti de dedirtti 🙂 Ha bir de duş sahnesinden bahsedeyim unutmadan, sevgili senaristler yönetmenler bir harikasınız siz! Bu sahnelerin devamını diliyor, hatta biraz daha uzatılmasını talep ediyoruz 🙂 Çocuk acayipti kısacası 🙂

Yüzük meselesi de dizinin olmazsa olmazı.. Epey bi gündemi işgal etti çünkü.. Ama Ji Wook hem kızların hem izleyenlerin kalbini fethetti yüzük meselesinde. Adamla konuşmak için taaa Sidney’e gitti düşünsenize! Bir de yüzükçü öldü deyip adamı kandırması çok hoştu 🙂 Tekrar haykırıyorum senin gibi adamlar nerede kuzum, haremimin gözdesi söyle ha nerede 🙂

Kızın adama çıkma teklif etmesi de çok güzeldi.. Diğer Kore dizilerindeki gibi evinde oturup depresyona girmedi esas kızımız.. Eski Yeon Jae’nin aksine, olduğundan bile fazla cesur davrandı. İnsanın önünde sayılı günlerin kaldığını bilmesi böyle bir şey demek ki.. Her istediğini yapma cesaretini kendinde buluyorsun, hiçbir şeyden çekinmiyorsun korkmuyorsun.. Güzel bi his olmalı her şeye rağmen..

Yeon Jae’nin yapılacaklar listesindeki her şeyi yapması çok güzel oldu. Gerçek hayatta böyle bir şey imkansız olsa da dizide bunu başarabilmesine sevindim. O listeyi görünce bile insanın aklına neler geliyor? Benim 3 ayımın olmadığı ne malum.. Ben neden böyle bir liste yapmıyorum? Neden hep erteliyorum? Hayat ertelenecek kadar uzun mu? Değil işte, sorunda bu aslında..

Gelelim dizinin sonuna.. Bir kanser dizisi ölümsüz bitti, bu bir ilk olmalı. Dizi burada da farkını gösterdi, sırf seyirciyi ağlatmayı amaçlamadığını göstermiş oldu.. İnsan sevgiyle, aşkla iyileşebilir belki de.. Belki de tüm bu hastalıklar biraz da sevgisizlikten bu kadar yaygın.. Kısaca dizinin sonunu beğendim, 6 ay ömrünün kaldığını düşünen Yeon Jae 7 aydır yaşadığını söyledi. Ölmemesi çok güzel oldu.. Ama ben doktorların bahsettiği o yeni ilaç tedavisinin mucizevi bir şekilde kızı iyileştireceğini düşünmüştüm ama mucizeler öyle bir anda gerçekleşmiyor maalesef. Tedavi sonundaki süreci göremedik dizi bittiği için. Ben yine de kızın iyileşmiş olduğuna inanmak istiyorum..

Benden bu kadar.. Hepinize tango gibi tutkulu, aşk dolu günler diliyorum..

You are My Pet: Beslenir ki Buu:)

Gözlerimizi kapatıp hayal ediyoruz sayın okurlar: Okuldan ya da işten gelmişiz, yorgunluktan gebermek üzereyiz, metrobüs çilesinin etkisi daha üzerimizden gitmemiş o kadar yani.. Elimiz kolumuz dolu kapıyı bir açıyoruz ki evcil hayvanımız koşarak bize sarılıyor. Ve bu evcil hayvan dünyalar şekeri Jang Geuk Suk!!! Onu dizinize yatırıyoruz, saçlarını yıkıyoruz, sabah bir kalkıyoruz ki başucumuzda ve hiçbir sözümüzden çıkmıyor üstelik! Oo my Goddd 🙂

İşte böyle ilginç bir konuya sahip “You are My Pet”. Aslı Japonlara ait olan “Kimi Wa Petto”. Buna hiç şaşırmadım, nerede tuhaf, hiç duyulmamış bir fikir varsa Japonlara ait oluyor zaten 🙂

Biraz daha detay verirsem, Ji Eun Yi güzel, havalı, parlak bir kariyeri olan, kısaca mükemmel bir kadın.. Ama erkekler onun bu kadar mükemmel olmasına katlanamadıkları için onunla uzun süreli bir ilişki yaşayamıyorlar ve kızımız da kariyeriyle baş başa yaşamak zorunda kalıyor.. Taa ki In Ho hayatına girene kadar. Ünlü bir balet olan Kang In Ho evsiz kalınca bir arkadaşı onu ablasının evine götürüyor üstelik de 6 aylık parasını alıp kaçıyor. Ve yalnızlık bunalımını atlatmaya çalışan Eun Yi onun evinde kalmasına bir şartla izin veriyor: Evcil hayvanı olursa.. Tabi In Ho da bunu seve seve kabul ediyor..

Bu tatlı mı tatlı filmi izlemek isteyenler şu linkten indirebilirler.. İyi seyirler^^

SPOILER!!!

Jang Geun Suk’un en şirin olduğu filmi kesinlikle You are My Pet.. Havalı popstar, rahat indie band solisti, çapkın ergen veledi rollerinden sonra bu kadar şirin bir rol farklı olmuş gerçekten. Filmin fragmanlarından In Ho’nun nasıl bir karakter olacağını anlamıştım ama o kıyafetleri, saçları, tokaları.. Gerçek bir “pet” gibiydi işin aslı. Dans etmek de çok yakışmış bu arada, böyle narin bir çocuğa da en çok balet olmak yakışırdı zaten 🙂

Kim Ha Neul içinse en başta şunu söyleyebilirim, kadın zamanı tersine akıtıyor.. Yıllar önce çektiği filmi “Ditto”da bu filminden en az bir 10 yaş yaşlı gösteriyordu. Bu filmde hatun bir afetti ama, ses tonu da nasıl güzel.. Oyunculuğuna zaten lafım yok, kadın işi biliyor beyler..

Filmin bütün tanıtımlarına, basın toplantılarına en önden katılan Ft Island lideri Choi Jong Hoon‘un filmdeki o 10 saniyelik rolü beni şoke etti!! Bu kadar mini minnacık bir rol için mi çocuğu bütün tanıtımlarda çanta gibi yanınızda taşıdınız sayın yapım şirketi?? Çocuğun yüzünü göremeden film bitti 🙂 (Bu arada o 10 saniyeyi kaçıranlar için hatırlatayım, In Ho’dan 6 aylık kirayı alıp kaçan çocuktu üyemiz, Eun Yi’nin kardeşiydi yani..)

Sevdiğim sahnelerden bahsedersek:

-Saç yıkama sahneleri çok güzeldi 🙂 Eun Yi’nin utanıp çocuğun saçlarını güneş gözlüğüyle yıkaması beni çok güldürdü.. Hatun her yerde tikiliğini konuşturuyor 🙂 Bir de kafası bozukken tatlı In Ho’yu zorla banyoya sokması neydi yaa 🙂 Hayvan haklarına aykırı bu ama, yazık kuzuya 🙂

-Jang’dan iyi bir dansçı olurmuş, bunu gördük bu dizide. Evde tek başına dans ettiği sahne çok güzeldi. Kadın işten geldiğinde bu sahneyle karşılaştı işte: Evinin salonunda uri Geun Suk dans ediyor woaaa!! İçimdeki ergen gir hemen içeri! 🙂 Hehe nerde kalmıştık, ne güzel dans ediyordu fıstık, sonra kadını da kollarının arasına aldı vee çatt!! O zayıfcacık kollarıyla kadının belini incitti şaşkın 🙂

-İklinin yerlerde tepiştikleri sahneler de çok komikti 🙂 Gerçek bir köpek – sahip gibiydiler. Ama hoşlandığı sunbae aradığında nasıl da değişiyordu bizim kız:

Adam: Ne yapıyorsun?

Kız: Gazete okuyorum!!

Yok yeaa, bizim Sukkimize işkenceler ediyordun bi kere yalancııı 🙂

-Bu çocukta şeytan tüyü olduğunu zaten biliyordum da bu filmde de o tüy kendini gösterdi. Eun Yi taş gibi sunbae’siyle başbaşa kalıyor, adam “Caangg!!” diye cebinden bir kutu çıkarıp kıza yüzük uzatıyor.. Kızsa burada sevinçten bayılacağına evinde bıraktığı “pet”ini düşünüyor, o hasta diye abuk subuk şeyler hayal ediyor ve koşa koşa eve dönüyor!! Bu çocuk insana her şeyi yaptırır yaa 🙂

-Çok da komik bir kavga sahnesi vardı filmde. Meşhur sunbae ile In Ho kavga etmeye çalışıyorlar ama tam bir komedi ortaya çıkıyor 🙂 İki insan ancak bu kadar kavga edemez 🙂 Bir ara birbirlerinin saçlarına yapışacaklar sandım, Sukkie’nin saçları da çok uzun ayy yok yok saçlardan uzak dursunlar 🙂

-Jang’ın güzel sesini de duydum ya bu filmde benden mutlusu yok 🙂 “İlk defa şarkıcı değil, şarkı söylemeyecek mi şimdi?” diye düşünüyordum ki kadife seslimiz bizi üzmedi ve güzel şarkılarıyla filme ayrı bir tat kattı.. Buyrun dinleyin, kulaklarınızın pası silinsin 🙂 Bir alttaki şarkıyı Kim Ha Neul ile birlikte söylemişler. Çok güzel 🙂

Gitmeden önce hepinize Sukkie kadar tatlı bir ev arkadaşı diliyorum, pet demeye dilim gitmedi şimdi 🙂

A Love To Kill: My Mistake!

A Love To Kill denince iki şey gelir benim aklıma. Birincisi “Hep sen mutlu olursan bu hiç eğlenceli olmaz değil mi?” repliği.. Aklımda derin yer etmiş repliklerden biri oldu bu. İntikamını alan, adaleti sağladığını düşünen Bok Gu kendisini rahatlatmıştır bunu söylerken, ya da öyle olduğunu düşünmektedir. Çoğu zaman hepimiz bu cümleyi söyleyebilmek istiyoruz ama değil mi? Bize haksızlık eden birini pişman edip “Hep sen mutlu olacak değilsin ya!” demek, ne kadar da güzeldir kim bilir 🙂 Diğeri ise başlığımdaki “My mistake!” repliği.. Bok Gu intikam falan alamadığını, sadece kendisini aldattığını anladığında, pişmanlıktan gebererek bu kelimeleri sayıklar.. O tatlı ötesi Kore aksanlı İngilizcesiyle hatalı olduğunu haykırır.. Ve insanı ağlatmayı başarır..

Sevdiğim, özlediğim aktörlerin dizilerini tekrar izlediğimi yazmıştım. Rain’i tekrar izleyebilmek içinse bu diziyi seçtim. Full House dizisini de Rain’in oradaki rolünü de fazla sevmemiştim zaten. Ama bu dizide.. O öyle farklıydı ki..

Neyse Rain demişken önce ondan bahsedelim azıcık. Hem bol bol eklediğim Rain resimlerine de haksızlık olmasın 🙂 Çocuk bir kere insan değil yau, bir erkekte olması gereken her şey onda toplanmış adeta. Uzun boylu, omuzlarının genişliği kadraja sığmıyor, kaslı erkek konusunda bir rol model, iyi oyuncu, dans edip şarkı söyleyebilmesi apayrı konular zaten, ses tonu çok etkileyici falaan filan.. Daha da yazabilirim ama başka şeylerden de bahsetmek lazım 🙂 Bir de gerçek bir erkek gibi görünüyor. Ne kadar çok sevsem de Koreli aktörlerin %90’ının yüzündeki estetik müdahaleler yüzünden hepsi kusursuz, porselen bebek gibi görünüyorlar. Ama o öyle değil.. Estetikli mi değil mi bilmiyorum ama bence çok doğal, olması gerektiği kadar sert bir yüzü var..

Biraz da diziden bahsedeyim. A Love To Kill çok güzel bir aşk-intikam hikayesi. Abisinin intikamını almak için topstar Cha Eun Suk’un koruması olan Bok Gu ile kızımızın aşk hikayesi anlatılıyor dizide. Bi kere dizinin içerisinde çok güzel bir Misa havası var ve o bile diziyi izlemek için yeterli.. Misavari şarkılar, Misavari mekanlar.. Shin Min Ah’nın oyunculuğu çok çok iyiydi bir de. Çoğu kimse onu Gumiho rolüyle sevdi ama burada çok daha iyi bir oyunculuk sergilemiş bence. Ama çok ağladı yau, gözyaşları hiç dinmedi.. Bana bile fenalık geldi artık, insan ağlamaktan da yorulmaz mı? Bir de fazla saftı kızımız, yahu sen koskoca topstar olmuşsun, ne ortamlar görmüşsün azıcık gözünü açsana! Herkese inanıyor, kim ne dese kanıyor zavallıcık! Dizinin mağduru Min Gu değil bu kızdı kesinlikle..

Dizi 11. bölüme kadar çok güzel gidiyor, ama sonra tüm gidişat değişiyor birden, olaylar Min Gu üzerinden dönmeye başlıyor, ana konu bambaşka yerlere gidiyor, aşkın yerini pişmanlık, üzüntü, vicdan falan alıyor derken dizi çok yavaşlıyor. Ben o yüzden ilk 11 bölümünü çok sevdim bu dizinin, sonrası bizim sakız dizilerimiz gibi gereksiz olmuş..

Sevdiğim sahnelerden de bahsetmek istiyorum şimdi.. Gerçi çok fazla var ama birkaçını anlatmazsam olmaz şimdi 🙂

Bi Rain dizisinden bahsediyorsak bir öpüşme sahnesini beğenmemek olmaz şimdi. Adam bu işi biliyor kısacası.. Keşke gidip diğer meslektaşlarına da öğretse azıcık. O yapay öpüşmeler falan nedir yau 🙂 Neyse kumsaldaki öpüşmeden bahsediyorum tabii ki.. Kızımız hıçkırıklarıyla boğuşurken dünyanın en cool hareketiyle onu çekip öpmesi gerçekten çok karizmatikti.. Hıçkırık böyle kesilecekse insan her daim hıçkırmayı göze alır dimi ama 🙂

Kızı otel odasında kurtardığı sahne de çok güzeldi.. Bizim efendi çocuk Joon Sung bir kadeh sojuyla Nuri Alço’ya dönüşüp Eun Suk’u odasına götürmeye kalkınca koruması güzel insan odaya dalıp onu kucakladığı gibi götürür. Bu hareketi süperdi.. Buradaki amacını çok anlayamasam da sevdim.. Zaten bu çocuğun hiçbir amacı anlaşılamıyordu ki dizide, kapalı bir kutu sanki, ağzından sözcükler zor dökülüyor..

Kızı kurtarışlarından bahsetmiyorum bile.. Sanki koruma olmak için doğmuş, Whitney Houston görse kıskanırdı neredeyse 🙂

Ve elbette ramen sahnesi.. “Seni sevmiyorum, seninle oynadım zaten..” diyerek kuzumuzu terk etme çabasına giren Eun Suk iki kase ramen yeyip her hassas bünyeli çekik kızımız gibi kusar. Tüm bunlara rağmen Bok Gu peşinden gider bu kıza yardımcı olur, sonra da “Gözlerin seni seviyorum diyor ama..” diyerek onu öper! (Kızın 10 saniye önce kusmuş olması bile bu sahnenin romantizmini öldürememişti 🙂 ) Tabi bu hareketin amacı da sonradan anlaşılıyor ama yine de çok karizmatikti yau ne yapayım ben şimdi 🙂 Bir de daha sonra yine oraya gidip ramen yiyen kızın hıçkırıklarını duyuyordu Bok Gu 😦 Bu dizinin her sahnesi anlatılır yau en iyisi burada keseyim ben 🙂

Son olarak dizinin müzikleri de şahane diyorum.. Hüzünlü, kalp burkan şarkılar hepsi de. Yıllardır aklıma geldikçe bıkmadan dinlerim ben de.. Yazıyı bitirirken bir de “Gel teskere!” türküsünü söylemekten başka bir şey düşmüyor bana. Rain bir an önce gelmeli ama değil mi sayın okuyucular 🙂

City Hunter: Şehir Avcısı’nın Lee Min Ho hali..

Dün gece itibariyle City Hunter’ı da bitirmiş bulunmaktayım. Uzun zamandır dizi bitirdiğimde pek üzülmüyordum dün bir burkuldum sanki.. Bir de Lee Min Ho’yu bir daha ne zaman böyle bir dizide göreceğim falan, bu diziyi zar zor çekebildi zaten kaç yıldır gün saydırdı bize 🙂

Öncelikle rahatça söyleyebilirim ki dizi gerçekten çok güzeldi. Polisiye olduğu için başta ön yargılı davrandım ben ama umduğumdan çok daha romantik çıktı City Hunter.. Lee Min Ho’yu ilk defa romantik komediden başka türde bir dizide izlemek de başka bir zevk verdi bana.. Çocuğun dövüş sahneleri falan görsel ziyafetti adeta, başa sarıp sarıp izlenecek cinsten 🙂 Oyunculuğu ise tek kelimeyle mükemmeldi, hele sonlarda gerçekten kendini aştı, sinema filmi izler gibi izledim onun sahnelerini.. Neyse tüm bunları detaylı detaylı anlatacağım önce dizinin konusundan bahsedeyim henüz izlemeyenler için..

Lee Yoon Sung (Lee Min Ho) henüz bir aylıkken ölen babasının en yakın arkadaşı tarafından kaçırılır ve babasıyla birlikte ölen 20 askerin intikamını almak için eğitilir.. 17 yaşındayken tüm bunları öğrenir ve bambaşka bir insan olmak üzere kendini geliştirir. Yıllar sonra mükemmel kariyeriyle ile Seul’e dönen Yoon Sung uzman olarak Choong Wa Dae’de çalışmaya başlar fakat asıl görevi çeşitli yasadışı suçlara da bulaşmış olan 5 kişiden babasının ve Nampo Limanı’nda ölen askerlerin intikamını almaktır..

Buradan itibaren SPOILER kısmı başlıyor, bu bir uyarıdır 🙂

Öncelikle dizinin 1. bölümüne bayıldım, askerlerin öldükleri sahne gerçekten çok etkileyiciydi, hele Yoon Sung’un babasının öldüğü sahne dizinin asıl konusu olan intikamın gerekçesini çok güzel anlattı izleyenlere.. Vee yıl atladıktan sonra Lee Min Ho’nun 17 yaşındaki haline cidden bayıldım.. Tatlı, sevimli, her şeyden habersizdi zavallım. O dağınık saçları salaş kıyafetleriyle beni benden aldı, yemek yiyişi, kızlara göz kırpması falan al sık yanaklarımı dedirtti adeta 🙂 Daha sonra dönüşeceği karizmatik, kariyerli, cool ve maalesef hallyu star saçıyla Seul’e dönen Yoon Sung’dan daha çok sevdim hatta çıtır Yoon Sung’u..


Bu kızımız da “Ve Tanrı Lee Min Ho’yu yarattı!” dediğimiz güzel insanın hem gerçek hayatta hem de dizideki sevgilisi Kim Na Na (Park Min Young).. Keşke sevgili olduklarını öğrenmeden önce izleseydim bu diziyi, kızı her gördüğümde “Ayy şurası da çok çirkinmiş, uff neresini sevdi ki bu kızın?” şeklindeki çamur atma faaliyetlerimi bıkmadan usanmadan sürdürdüm maalesef 🙂 Neyse kıskançlığı bir kenara bırakalım, bildiğimiz üzere Nana kızımız başkanın koruması ve Yoon Sung’un Judo hocası.. Bu kadar minyon, mini minnacık bir insanın koruma olabileceğine inanamıyor insan ama gerçek bu.. Çok akıllı, tatlı, duygusal, şahane bir karakter kendisi.. Baştan sona sevmediğim, rahatsız olduğum hiçbir şeyle karşılaşmadım Nana’da.. Diğer dizilerde esas kızların yüzsüzlük edip esas oğlanın peşinden ayrılmamasına sinir olurdum aslında ama bu dizide öyle olmadı. Çünkü biliyordum ki bu ikilinin bir arada olması gerçekten çok zordu ve kız çocuğu çok ama çok seviyordu.. Son bölüme kadar yanlış anlama, bir ayrılıp bir barışma falan olmadan yaşadılar aşklarını, uzaktan da olsa.. İkilinin en sevdiğim sahnesi de judo dersi sahnelerinden biri oldu.. Bu sahnede kız Yoon Sung’un City Hunter olduğunu ve omzunun yaralı olduğunu biliyor ama bunu çaktırmaması, çocuğu yerden yere atması gerekiyordu. İkili böyle hüzünlü hüzünlü bakıştılar, kız yapamadı, ona dokunamadı.. Ne tatlı kız bu Nana yahu 🙂 Amaa.. Beğenmedim ki ben bu kızı, yani daha güzel bir kız olmasını ummuştum LMH’nun sevgilisinin, neyse fazla objektif olamıyorum sanırım, oğlumuz beğenmiş sonuçta Allah ayırmasın 🙂

Dizinin ağır toplarından, Yoon Sung’un üvey babası Lee Jin Pyo, sahte kimliğiyle Steve Lee. Yıllar önce ölen askerlerin içinden bir tek O sağ kurtulmuş. Yaşamasının tek amacı öldürülen arkadaşlarının intikamını almak. Adamda merhamet şefkat gibi duygular kalmamış, dizinin başında Yoon Sung için bacağını feda ediyor ama bunu bile intikam alması için yetiştirdiği çocuğa bir şey olmasın diye yaptığını düşünüyorum ben.. Amaa.. Ben bu adamı çok sevdim, böyle karizmatik roller beni fazlasıyla cezbediyor bunu bir kez daha anladım. Adamın bakışları, alttan alttan gülüşü falan çok çekiciydi.. Dizinin sonunda da “City Hunter benim!” dedi ya, O’ydu gerçekten, intikam savaşcısı şehir avcısı da böyle olur zaten, karıncayı incitmekten korkan çıtırımız Yoon Sung’umuz için bu görev fazla bence..

Bu da Savcı Kim Young Joo (Lee Joon Hyuk).. Dizinin ilk bölümünden itibaren City Hunter’ın ve onun kendisine gönderdiği suçluların gizemini çözmeye çalışıyor.. Ben bu adama çok üzüldüm, 20 bölüm boyunca her şeyi anlıyor, her sırrı çözüyor ama bir türlü kanıtlayamıyor, kendi kendini yiyor sonra.. City Hunter’ın maskesini düşürüp de kimliğini anladığı zaman ona “Git!” demesi çok karizmatikti, kalbimi kazandı işte orada.. City Hunter’ın maskesi meselesi de ayrı bir sorun zaten, abi maske el kadar, adam kabak gibi ortada ve sen adamdan 2 metre ötedesin, bir zahmet tanı yani.. Ayrıca her yerde Lee Min Hoo gibi uzun, kaslı, yapılı, manken gibi çocuk  kaynıyor sanki, insan arkadan görse tanır yav 🙂

Bu da Yoon Sung’un annesi Lee Kyung Hee. Bu kadını ilk Shining Inheritance’da tanımış ve onun nasıl farklı, unutamadığım bir karakterle dizide yer aldığını şu yazımda anlatmıştım.. Burada ise Shining Inheritance’taki rolünün tam aksine ömrü oğlunu görme umuduyla geçmiş zavallı bir kadın Kyung Hee.. Dizinin her bölümünde “Kavuşsunlar artık yeter!” diye bas bas bağırasım geldi ama çok şükür son bölüm gelmeden kavuştular ana oğul.. Bir de en sonda çocuk gerçek babası sandığı adamın da gerçek babası olmadığını öğrendi, kaç babası var bu çocuğun yahu dedim artık, yazık 🙂 Her şeye rağmen annesini suçlamaması çok güzeldi, çocuk aşmış artık, olgunlaşmış yahu 🙂

Min Ho’nun saçı için ayrı bir parantez açmadan geçemeyeceğim.. Hallyu star saçı en çok kime yakışmıyor anketi açılsa herhalde Lee Min Ho derdim! O bebek yüzünü kapatan alnındaki koca tutam saçını elime jöle alıp arkaya doğru yatırasım geldi gerçekten.. Halbuki Personal Taste’de nasıl güzeldi saçları.. Her neyse Min Ho olsun da her hali kabulümüz..

CITY HUNTER

VS.

PERSONAL TASTE

Ayrıca tekrar yazmadan geçmeyeyim, dövüşmek bir insana ancak bu kadar yakışabilir herhalde.. Hele o merdivenlerden inerken uçarak tek bir tekme darbesiyle karşısındakini yere serdiği bir sahne vardı, yine defalarca izlenesi cinstendi.. Neyse iyice fangirl yazısı kıvamına giriyor post, ehem ehem nerede kalmıştık biz? 🙂 Ha, Lee Min Ho dizi boyunca bu kadar dövüştü bir kez burnu bile kanamadı kardeşim! Yüzünde bir çizik bile göremeden bitirdik diziyi, savcının karısı bile iki tokatlandı yüzü mosmor oldu, ama belki de çocuk öyle iyi eğitilmiştir ki artık vücudunda iz kalmıyordur falan ehu ehu 🙂 şaka bir yana Lee Min Ho gerçekten o bebek yüzüyle, uzun, kaslı da olsa narin vücuduyla, şık kıyafetleriyle bir türlü “city hunter” izlenimini veremedi bana, tamam çocuk koskoca Blue House’da çalışıyor, bakımlı olmalı falan ama savaşçı denince azıcık kirli sakallı, yapılı, salaş kıyafetli, yüzünde birkaç çizik olan biri geliyor benim gözümün önüne.. O dar pantolonlarla falan.. Yakıştıramadım sanki ona süper kahramanlığı.. Ama güzel dövüştü şimdi, o konuda hakkı yenemez 🙂

Dizinin bu sahnesini ne zaman görsem gülmekten alamıyorum kendimi çünkü nasıl çekildiğini gördüm TV’de.. Kızın altında sebze kasası gibi bir şey vardı, ancak ulaşabiliyordu Min Ho’nun boyuna 🙂 Gerçekte de kasa gerekebilir gibi saçma sapan düşünceler geldi aklıma kovdum sonra onları, ayakta öpüşmek zorunda değiller ya kardeşim 🙂

Dizide rahatsız olduğum kısımlar var mıydı diye düşünüyorum, yoktu sanırım.. Yalnız mangadan uyarlama olduğu için fazla süper kahraman hikayesi gibi geldi bana City Hunter.. Kötü adamlar (ki bu adamlar çok kötü masallardan fırlamışcasına hem de), iyiler (ki bu iyiler de adalet için, kanunların uygulanabilmesi için canını verecek kadar iyi) bana çizgi roman okuyormuşum hissini verdi. İyi ki dizinin sonunda Başkan suçsuz, sütten çıkmış ak kaşık çıkmadı, politika için pisliğe bulaşmak zorunda kalan sıradan bir insan olduğunu gördük Başkan’ın.. Böylesi çok iyi olmuş.. Buna ilaveten çoğu şey hazır olarak geldi Yoon Sung’un önüne, birçok olayda araştırma yapmasına bile gerek kalmadan tesadüfen işlerin iç yüzünü öğrendi. Bazı şeylerin ortaya çıkması fazla kolay oldu hatta, bu da masalsı geldi bana yine.. Ve son bir soru.. Benim bildiğim kadarıyla mahkeme kararı alınmadan çekilen kayıtlar delil olarak kullanılamıyor. Kore’de böyle değil mi acaba? Merak ettim..

Ve dizinin sonu.. Ucu açık bitirilmiş bildiğimiz gibi.. İyi mi olmuş kötü mü olmuş karar veremedim ben aslında.. Hollywood filmlerinden alışkınım böyle sonlara ama yönetmen sonu bize bırakmasaydı daha iyi olabilirdi.. Daha farklı bir son düşünmek istesem de düşünemiyorum, üvey baba Başkan’ı öldürmeye and içmiş ve Yoon Sung iki babasının da ölmesine razı değil.. En fazla ikisini yalnız bırakıp kozlarını paylaşmalarını bekleyebilirdi ki biliyoruz Yoon Sung böyle biri değil.. Bu yüzden sonun çok da kötü olmadığını düşünüyorum ben, hatta Yoon Sung’un ölmesi, babasıyla ellerinin birleşmesi falan oldukça etkili olmuş, ki ben etkisini hala atamadım üstümden.. Lee Min Ho’nun buradaki performansı gerçekten şahaneydi, gözleri dolu dolu üvey babasına “Öz babamı öldürsem mutlu mu olacaksın? Benim için bacağını kaybetmiş olan babam karşıma geçmiş bana silah çekiyor.. Ne haldeyim biliyor musun? Ben sadece seninle sıradan ve mutlu bir hayat yaşamak istemiştim..” dediği yerde koptum ben zaten..  Ve  son olarak ben Yoon Sung’un öldüğünü düşünüyordum, ama en son sahnede arabasını sürerken gördük kendisini.. Nana’nın gördüğü çok hayali bir Yoon Sung’tu, onun gerçek olduğunu sanmıyorum ama.. Neyse son nasılsa bize bırakılmış ben yine de ölmedi Yoon Sung diyeyim de içim rahat etsin 🙂

EDİT: Yorumlar sayesinde öğrendim ki dizinin yapımcısından açıklama gelmiş, Min Ho’muz ölmemiş, Nana’yla birlikte gitmişler.. Rahatlayabiliriz demek ki 🙂

Bayağı uzun yazdım sanırım, kesin unuttuğum noktalar vardır da artık yorumlarda tartışırız o kısımları.. Son olarak umarım Lee Min Ho kendisini fazla özlettirmeden güzel bir romantik komediyle aramıza döner.. Yazımı dizinin iki mükemmel şarkısıyla bitiriyorum, herkese iyi dinlemeler 🙂

Suddenly

Love

Stairway To Heaven: Dram sevenlere..

Stairway to Heaven beni ağlatabilen iki Kore dizisinden biridir. Diğer tahmin ettiğiniz gibi Misa.. Kaliteli dram izlemek bana inanılmaz keyif veriyor, bu dizi de en sevdiğim dramlardan ve beni derinden etkileyen ilk Kore dizisi.. Aslında benim  kdrama maceram Winter Sonata (Sonsuz Aşk) ile başlamıştı. Gecenin bir yarısı keşfettiğim bu tatlı mı tatlı diziyle beraber bu çekik gözlü minik adamları hayatımdan çıkarmadım.. Bae Yong Joon ilk oppam ( 🙂 ) Choi Ji Woo ise hasta olduğum ilk Koreli hatun oldu. Daha sonra Choi Ji Woo’nun diğer dizisi Stairway To Heaven’a da şöyle bir göz atayım derken kendimi kaptırdım gitti, ayıla bayıla izledim kısacası.. Ki o zamanlar Türkçe alt yazı bulma, hatta İngilizce alt yazı bulma, kolayca mp4 indirme diye bir şey yoktu, ya online izleyecektin (ki bulabilirsen) ya da torrent’le indirip haftalarca bekledikten sonra alt yazısını da bulup gömecektin falan.. Uzun ve sancılı bir süreçti kdrama izlemek yani 🙂

Öncelikle şunu söylemeliyim ki heyecan ve merak sevenler, romantik dizilerden hoşlananlar ve azıcık da dram olsa iyi gider diyen benim gibi melankolikler için Stairway To Heaven çok iyi bir dizi. Aradan yıllar geçse de onu bu kadar sevmişken de anlatmadan geçemeyeceğim. Zaten Choi Ji Woo gibi dünya tatlısı bir hatun ve gamzeli güzel insan Kwon Sang Woo varken izlenmez mi bu dizi 🙂 Şimdi bir de baba oldu ya daha da mükemmelleşti gözümde, şu fıstıklara bir bakın 🙂

Neyse dizimizin konusundan bir bahsedelim önce, Jung Suh’nun (Choi Ji Woo) annesi ölünce babası başka bir kadınla evlenir. Bu kadının da bir kızı bir oğlu vardır ve aynı evde yaşamaya başlarlar ama üvey anne kötü bir kadındır. O da kızı Yu Ri de Jung Suh’yu kıskanmaktadırlar. Bu arada Jung Suh ile  çocukluk arkadaşı Song Ju birbirlerini sevmektedir ve en büyük hayalleri Amerika’ya gidip birlikte okumaktır ama üvey anne yüzünden Jung Suh gidemez Song Ju tek başına gider. Aradan 5 yıl geçer, Song Ju (Kwon Sang Woo) geri döner, tabi bunu duyan Jung Suh hemen onu karşılamaya gider ama kıskanç Yu Ri onun peşinden gidip kıza arabasıyla çarpar. Kızı o halde bulan üvey erkek kardeşi Tae Hwa onu kendi babasının evine götürür. Ama uyandığında görürler ki kız hafızasını kaybetmiştir. Tae Hwa karşılıksız aşık olduğu Jung Suh’yu geri götürmemeye ve onunla yeni bir hayat kurmaya  karar verir. Herkes Jung Suh’nun öldüğünü zanneder ve aradan bir beş yıl daha geçer…

Buradan sonrasını izlemelisiniz, özet yazdığım kısım ilk iki bölümde olup bitenleri anlatıyor sadece.. Asıl bütün olaylar bunlardan sonra başlıyor zaten. Dizinin konusu her ne kadar dram gibi görünse de heyecan hiç eksik olmuyor, sırlar, yalanlar.. Dizinin en güzel yanı da bu zaten, romantizmin, dramın yanında insanı güldüren, meraklandıran, sinirlendiren, deli eden bir sürü şey var içinde. Tabi birkaç kdrama klişesiyle de karşılaşıyoruz dizide, onlar olmazsa olmazımız.. Ama yıllar önce kdrama klişelerinden bihaber olan bünyem her şeyiyle kabul etti sevdi bu diziyi, ki dizi kendini sevdiriyor insana 😦 Son olarak bu dizinin son 3 bölümünü ardarda izleyin benden söylemesi deyip azıcık detay vermeye başlıyorum şimdi..

Önce biraz karakterlerden bahsedeyim yalnızz SPOILER vereceğim, izlemeyenler okumamalı diyorum 🙂

İlk olarak elbette diziyi izleme sebebim Choi Ji Woo’dan bahsetmesem olmaz, sen nasıl güzel nasıl dünya tatlısı bir insansın öyle ya.. En güzel aktrisler kategorisinde benim için ilk sıralara oynar her zaman. Hele buradaki kısa dalgalı saçlarıyla.. Bir de yıl atlandıktan sonraki Kim Ji Soo karakteriyle birlikte giydiği salaş gömlekler, kargo pantolonlar falan çok yakışıyordu kendisine. Dizinin ilk bölümlerindeki eğlenceli, tatlı halleri ve ilerleyen bölümlerdeki romantik halleri çok sevimliydi, tüm bunların yanında son bölümlerde yaşadığı çaresizliği, mutsuzluğu öyle güzel yansıtıyordu ki izleyenlerine, bir kez daha alkışladım kendisini.. Harikasın Choi Ji Woo 🙂

Ve esas erkeğimiz, şimdilerde evli mutlu çocuklu yaşayan güzel insan Kwon Sang Woo. Daha dizinin ilk bölümlerinde başlayan aşkı hiç son bulmuyor Song Ju’nun. İlk aşkı Jung Suh’ya tıpatıp benzeyen Ji Soo’yu her gördüğünde daha da kahroluyor ama elinden de bir şey gelmiyor.. Romantik jön dendi mi KSW derim ben, More Than Blue’da da gösterdi zaten kendisini.. Üstüne üstük acayip de kaslı ve gamzeli, benden söylemesi 🙂

Vee üvey kardeş Tae Hwa.. Asıl parantez açılması gereken karakter de bu bence.. Jung Suh’yu Ji Soo yaptıktan sonra vicdan azabı hiç bitmiyor bu zavallı çocuğumuzun hani böyle bir aşk olabilir mi diyor izleyenler.. Bir türlü kavuşamıyor Jung Suh’ya ne yaparsa yapsın.. Ben bu karakteri daha çocukluklarında sevmiştim, çocuk Tae Hwa’yı oynayan Lee Wan da çok iyi iş çıkarmıştı gerçekten.. Kısaca dizide en az jön kadar çok sevdim kendisini, hele dizinin sonunda yaptığı o şey.. Ki bence dizinin en ama en anlamlı en güzel sahnesi de Tae Hwa’nın yaptığı fedakarlıktı,  hala Stairway to Heaven denince o sahne gelir aklıma..


Dizimizin kötü kızı Yu Ri’den de bahseden geçmeyeyim. Küçüklüğünü oynayan kız acayip çirkindi, sonra yıllar geçti bir de baktım o çirkin kız Kim Tae Hee oluvermiş!! KTH bana göre Kore’nin en güzel kadınıdır, lakabı boşuna melek değil, melek gibi bir yüzü var.. Zaten bu yüzden de kötü kız rolünü hiç yakıştırmadım kendisine.. Kız resmen nefret edemiyor, o kötü kız enerjisini veremiyor izleyenlerine.. En iyisi yine Love Story in Harvard ya da My Princess gibi dizilerde iyi tatlı kızı oynamaya devam etsin..

Dizinin çocuk oyuncuları da gerçekten çok başarılıydı.. Park Shin Hye’yi ilk burada izledim ben. Şimdi dizilerin aranan başrolü kızımız bu dizide daha 14 yaşında bir çocuğu canlandırıyordu. Bence Choi Ji Woo’nun küçüklüğü olarak PSH çok iyi bir seçim olmuş, bi kere çok güzel bir yüzü var ve saçları falan da birbirlerine benziyordu. Ben PSH’yi çok sevdim bu dizide, ilk iki bölümden sonra yıl atladıklarında üzülmüştüm hatta. Sırf Lee Wan’la ikisini çok yakıştırdığım için “Tree of Heaven”ı da izledim daha sonra ama onu sevmedim açıkçası, konusu çok güzel olsa da dizi kötüydü..

Lee Wan’da üvey kardeşi Tae Hwa’nın küçüklüğünü oynuyordu burada. Kendisini düşünen, paragöz, bencil bir anne ve ayyaş bir babası olduğu için sorunları olan zavallı bir çocuk Tae Hwa. Hayatı boyunca görmediği sevgiyi Jung Suh’dan görüyor, doğum gününde ilk kez Jung Suh ona yosun çorbası yapıyor, ilk kez Jung Suh doğum günü hediyesi veriyor, hem de elleriyle ördüğü bir atkıyı hediye ediyor çocuğa.. O iki bölümde çok sıcak bir ilişki kurabilmeyi başarıyor bu ikili ama zavallı Tae Hwa aşık oluveriyor kızımıza..Kısacası Lee Wan’ın oyunculuğunu ablası KTH’den bile daha çok beğendim yalan söylemeyeyim şimdi 🙂

Şimdi sıra geldi dizide en beğendiğim sahnelere.. Başta da söylediğim gibi baştan sona her karesini çok seviyorum bu dizinin ama bazı sahneleri var ki defalarca izlesem yine yine bıkmam..

– Tabii ki ilk bahsedeceğim sahne Tae Hwa’nın Jung Suh için yaptığı o büyük fedakarlığın yer aldığı intihar sahnesidir. Bu sahne beni öyle çok etkilemişti ki uzun süre Shin Hyun Joon’un resimlerine bile bakamamıştım. Ki bu çocuk Kiss’in “Because I am a Girl” klibinde de oynamıştı ve yine gözlerini vermişti sevdiği kıza. Ah ne güzel bir klipti o öyle, gerçi bizim arabesk camiası bu güzelim klibi de keşfedip katletmeyi başardı ya neyse.. (bakınız: Görmez Olsun) Nerde kalmıştım, bu diziyi belki bugün izlesem Tae Hwa’nın bu fedakarığı yapacağını tahmin ederim ama izlediğim o günlerde doktor “Canlı donörden organ alamayız” dediğinde çocuğun intihar edeceğini hiç ama hiç düşünmemiştim.. Hele Jung Suh bu gerçeği öğrendiğinde hayatının en kötü sürprizlerinen biriyle karşılaşmak zorunda kaldı..

– Bir diğer sevdiğim sahne de kafe sahnesidir. Hiçbir romantik dizide bu sahnedeki kadar nazik, duygusal, birbirini incitmekten korkan bir çift görmedim ben. Jung Suh gözlerini kaybettiği an onu Song Ju bulur ama kim olduğunu kıza söylemez çünkü kız onun bu gerçeği bilmesini istememektedir ve kıza bakabilecek tek insan olan Tae Hwa haksız yere gözaltına alınmıştır. Üstüne üstük Jung Suh, Song Ju ile buluşup ona iyi olduğunu söylemek istemektedir ve bunu yaparken de kör olduğunu saklayabileceğini düşünmektedir. Böylece Jung Suh ve Song Ju yola düşerler, öyle bir dramdır ki bu, kız omzuna yattığı kişinin sevdiği kişi olduğunu bilmeden onunla buluşmaya gitmektedir… Ve kızı kafeye getiren Song Ju ilk kez buluşuyormuş, hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapar.. Evet sanırım biraz karışık anlattım ama bu sahne ancak izlenerek anlaşılabilir. Çocuk ağlamakta, kızsa o bir şey anlamasın diye sahte gülücükler saçmakta, kör olduğunu da gizlemeye çalışmaktadır.. Sonra masadan kalkan Song Ju kafenin dışına çıkar ve olduğu yere çöküp hüngür hüngür ağlamaya başlar ki aynı anda Jung Suh da içeride ağlamaktadır.. Dediğim gibi birbirini bu kadar seven ve incitmekten üzmekten korkan bir çift daha olamaz..

– Tae Hwa’nın hapisten çıktıktan sonra gözlerini kaybetmiş olan Jung Suh’ya baktığı sahneler de çok güzeldi. Kızın sevgilisine olan özlemi öyle büyüktü ki hep onu düşünüyor, ama arayamıyordu bir türlü. Bir sahnede içini çeke çeke “Aaah Song Ju oppa bogoshipda!” demişti, kar yağıyordu o gün de, kız merdivenlerde oturuyordu bunu söylerken..

– Yavaş yavaş görme yetisini kaybeden Jung Suh bunu Song Ju’dan gizlemeye çalışıyordu. Çocuk bir sahnede kıza sürpriz yapıp kahvesine kalp çizdirmişti ama kız kalbi göremeyip karıştırıvermişti kahveyi 🙂 Çocuk ne bozulmuştu ama, tatlı Song Ju 🙂

– Bir sahnede de Song Ju ve şirketinde çalışanlar kutlama yapmaya gitmişlerdi. Tabi o ara Ji Soo kimliğindeki Jung Suh da o şirkette çalıştığı için o da gitmişti. Ve kutlamada şişe çevirmece oyunu oynandı. Her Kore dizisinin olmazsa olmazı bu oyun da 🙂 Jung Suh şişe her kendine döndüğünde ya içki içmek ya da oyundaki partneri Song Ju’yu öpmek zorunda kalacaktı, ki bu kız bir kadehte bayılan cinsten.. Vee şovalye ruhlu jönümüz tüm gece kızın bütün içkilerini kendisi içti.. Nasıl tatlıydı bu sahnede.. Hele sonra sarhoş olup Jung Suh’nun kollarında ağlayarak bayılması ama kızın onu orada bırakıp gitmesi.. Uff uf ne sahnelerdi yaa..

– Bir sahnede de Jung Suh iyiden iyiye görememeye başlıyor ama Song Ju bunu bilmiyordu. Çocuk kıza sürpriz yapıp mobil bir karavan kiralamış  ve çiftimiz Love Story’i izlemişlerdi o romantik atmosferde. Ama Jung Suh bir gün sonra terk edecekti çocuğu ve filmde de aynı onlar gibi hasta kız ve sevgilisini ölüm ayırıyordu. Jung Suh bu filmi izlerken ağlama komasına girmiş, Song Ju neler olduğunu anlamadan şaşkın şaşkın bakmıştı kıza.. Sonra da gülüp sarılmıştı ona her şeyden habersiz bir şekilde.. Yarın öğrenecekti her şeyi maalesef.. En dramatik sahnelerden biriydi bu sahne de..

– Ve Song Ju ve Ji Soo kimliğindeki başrol kızımızın buz pisti sahneleri.. Kız çocuktan hoşlanmaya başlasa da çaktıramıyor, çocuksa onu her gördüğünde Jung Suh’yu hatırlayıp kahrolsa da yanından ayrılamıyor bir türlü.. Bir de gamzeli gamzeli gülüşü yok mu..

– İkilinin her şeye rağmen evlenmesi.. Diziyi izleyenler bu her şeyin neler olduğunu bilir, ah hele düğünleri.. Gelin damat resimleri de nasıl güzeldi..

– Tae Hwa’nın yaptığı son resim: Cennete giden merdiven.. O resmin yapılma amacı falan da düşünülünce iyice değerleniyor insanın gözünde. Hele o cadı üvey annenin yaptıkları.. İnsana saç baş yolduran cinsten bir kadındı o da, pislükkk!!


– Çiftimiz evlendikten sonra eve geldikleri sahne bir de. Ev bomboştu, karısının zorluk çekmemesi için hiçbir eşya almamıştı Song Ju.. Ve ona: “Seninle birlikte döşeyeceğiz bu evi..” diyordu. Kızı öyle çok seviyordu ve düşünüyordu yani..

– Ve elbette son sahne.. Zaten son üç bölümde gittikçe dramlaşan diziyi sona erdiren o son sahne de unutulamayacak cinsten.. İkilinin konuşmaları falan çok çok feciydi..

Daha da çook sahneler vardı aklımda ama diziyi izleyeli gerçekten çok zaman oldu unutmuş da olabilirim.. Bu kadar kaliteli ve samimi bir dram gerçekten göremedim ben (Misa hariç elbette). Ölümcül hastalıklar da, hafıza kayıpları da öyle güzel işlenmiş ki insan tüm karakterlerin acılarını paylaşabiliyor, diziyi izledikten sonra bogoshipda’yı her dinlememde gözlerimin dolması da bu samimiyetin bir göstergesi zaten..

Bogoshipda demişken bu şahane şarkıdan da bahsetmeden geçmeyeyim. Bogoshipda Kore’de belki de tüm şarkıcıların söylediği, her radyo programında, canlı yayında en az bir kez söylenen tek OST sanırım, söylemeyen kimse görmedim ben. Kim Bum Soo gerçekten iyi bir şarkıcı. Ve bu şarkı gelmiş geçmiş en romantik en duygusal OST gerçekten.. Yazımı da bu güzel şarkı ile bitirmiş olayım, herkese iyi dinlemeler 🙂

Heartstrings: Yong Hwa aşkına^^

“Heartstrings”, “You Have Fallen For Me” ya da “Festival”.. Dizinin o kadar çok adı var ki hangisini yazacağını şaşırıyor insan, ama Heartstrings adını sevdim ben.. Bloğumu takip edenler bilir çok uzun zamandır bekliyordum bu diziyi, Yong Hwa’nın yeni bir dizide oynayacağını duyduğumda gerçekten çok sevinmiştim çünkü kendisi albüm çalışmaları yüzünden aktörlüğe çok sıcak bakamıyor maalesef..

Dizi daha yayınlanmadan afişleri, müzikleri, teaserları ile dikkat çekmeyi başardı zaten. Bir dizinin afişleri ancak bu kadar güzel olabilir, o renkler, mekanlar, kıyafetler, ışık.. Fotoğrafçı kişi harika bir iş çıkarmış kısaca.. Yong Hwa’yı doya doya izleyebilme fırsatı buldum bu dizide sonunda, You Are Beautiful’da onun sahnelerini dört gözle beklemekten bir hal olmuştum çünkü 🙂 Bu açıdan bu dizi şahane bir fırsat oldu benim için, ama.. Ah bu amalar yok mu? Yazacağım çok şey var gerçekten, şöyle bir sıralayayım bakalım neler gözüme çarpmıştı Heartstrings’te:

(SPOILER ALERT!)

– Öncelikle diziyi izletecek o kadar çok etmen var ki insan ne olursa olsun son bölüme kadar bırakamıyor. Çocuklar çok yakışıklı ve tatlı, kızlar güzel, gittikleri okul nasıl bir okuldur öyle cennet gibi bir ormanın içinde, tam aşk yaşanacak mekan yani 🙂 Park Shin Hye’nin o muhteşem saçları, mükemmel kıyafetleri.. The Greatest Love‘daki Go Ae Jung felaketinden sonra bu son moda kıyafetler iyi geldi bana, kızın eteklerine bayıldım 🙂 Shin’in (Jung Yong Hwa) o kırmızı, mavi, sarı kazaklarından, hırkalarından bahsetmiyorum bile.. Ufff diyorum sadece 🙂

– Liseler arası senaryo yarışmasından çıksa ancak bu kadar acemi olabilirdi bir senaryo. Senaryoda neden sonuç ilişkisi diye bir şey yok. Hikaye yazanlar az çok bilirler, ilk bölümdeki olaylar son bölümü etkiler ya da tam tersi son bölümdeki olaylar ilk bölümden ipuçlarıyla sezdirilir okuyucuya. Bu dizide böyle şeylerden eser yoktu, dizide sebepsizce bir olay başlıyor ve aynı anlamsızlıkla diziden çıkıyor. Ne oldu diye kalıyor insan sonra, bu neydi şimdi?

– Mesela Shin’in babası diziye neden girdi, neden çıktı, onun diziye girmesi dizide neyi etkiledi? Shin’i mi, ailesini mi? Hiçbirini.. Havada kalan olaylardan biri oldu bu da.. Ayrıca bu çocuktaki nasıl bir soğukkanlılıktır babasını buldu yıllar sonra ama en ufak bir tepki yok, şaşkınlık, kızgınlık, merhamet, nefret?

– Kore dizilerindeki ikinci kız ve oğlan karakterlerine hep gıcık olurdum ama onlara da gerek varmış kardeşim! Bu dizideki ikinci karakter eksikliği bana bunu gösterdi. Böyle sıkıcı yavan bir ilişkileri oldu Shin ve Kyu Won’un (Park Shin Hye). Ne bileyim şöyle mükemmel bir ikinci adam olur, ya da cadı bir kız, entrika falan giderdi dizi, olmadı anacıım yok 🙂

– Bu Shin Kyu Won’a ne ara aşık oldu bilen var mı? Ya ben kaçırdım o kısmı ya da o süreç yok ortada.. Çocuk kızdan nefret ediyordu, kız kaza geçirdikten sonra onun için endişelenmeye başladı. Tamam! Bunlar kırk yıllık sevgili oldular sonra.. Bir de o ilanı aşk kısmını azıcık gösterir insan, ne konuştular da çıkmaya başladılar belli değil..

– Ve Kyu Won’un o soğuk tavırları beni çıldırttı. Çocuk kıza birden sırılsıklam aşık olunca ilgi gösteriyor, üzerine titriyor falan, ama kız tam bir buzdolabıydı..  Çocuğun hiçbir jestine, sürprizine doğru dürüst bir karşılık vermedi. Fazla yapışkan Go Mi Nam rolünden sonra yine ayarı tutturamadı bu kız 🙂

– O Gi Young kimdi, diziye neden girdi?  Çocuk bayağı yakışıklıydı, ideal bir ikinci çocuktu kısacası ama amaçsız bir karaktere dönüştü nedense.. Ben hep Kyu Won baş rol olacak müzikalde ve bu ikili yakınlaşacak diye düşünmüştüm, olmadı.. Dizinin başında kızın imaları yüzünden bu çocukla Han Hui Joo’nun eski sevgili falan olduğunu düşünmüştüm, o da değilmiş.. Ve bir diğer soru: Çocuğun geçen seneki performansı kaçırmasına neden olan sahne korkusu nasıl hemencecik uçup gidebildi? Bu kadar kolay mıydı? Bir sürü soru var işte böyle..

– Bence diziye verilecek en güzel isim başta konmuş zaten: Festival.. Çünkü dizi baştan sona 100. Yıl Festivali’ni anlatıyor, festival seçmeleri, yaşanan zorluklar falan filan.. Shin – Kyu Won aşkı bu konudan kalan zamanlarda işlenen yan olaylardan biri olmuş adeta.. Bir ara festival kusacaktım, dizinin sonuna kadar sürmedi iyi ki, gerçi daha kötüsü oldu da neyse 🙂

– Kyu Won’un babasıyla Shin’in annesinin ilişkileri meselesi var bir de.. Bu ikili eskiden sevgililermiş, yine bir araya gelecekler sandım ben, hatta böyle bir karmaşa, entrika ortaya çıkacak diye düşünmüştüm ama olmadı bu da.. İkili o kadar ortada göründükten sonra aralarında hiçbir şey olmadı ve bu konu da diziden bağımsız biçimde oldu da bittiye geldi.. Çiftimizin ailesinin geçmişi hakkında bir şeyler göreceğiz sandık 15 bölüm boyunca ama en ufak bir değişiklik olmadı dizinin gidişatında.. Bu da havada kaldı kısacası..

– Ve Kang Min Hyuk.. Diziye renk katan tatlı ötesi insan evladı.. Hani bir insan bu kadar mı şirin olur? Jeremy’i çoktan tahtından etti bence 🙂 Ama  şu cadı kız Hui Joo ile olan ilişkisi de çok havada kaldı bence. Kız bu çocuğu seviyor muydu yine öyle oyalanıyor muydu hala anlamadım ben dizinin sonunda. Bir de dizinin başında Kyu Won’un şu çok sırıtan arkadaşı Bo Un bu çocuğa bayağı yazıyordu değil mi? İnsan bir hoşlanır aşk acısı çeker falan, yok yani her olay gibi o da öylece kesildi.. Tüm bunlar bir yana Min Hyuk şahaneydi diyorum sadece, C.N Blue üyesi olarak da çok seviyordum kendisini zaten, sevgim katmerlendi 🙂 Bu arada dizide söylediği “Star” şarkısı bir harikaydı, çocuğun sesi ne kadar güzel öyle, baterist olması büyük bir kayıp bence..

– The Stupid grubunun elemanlarından birinin Oh Won Bin olduğunu gördüğümde nasıl şaşırdım anlatamam, misafir falan değil bayağı bayağı dizideydi çocuk. Ama maalesef daha sonra repliksiz bir eleman olduğunu anlayınca hayallerim suya düştü. Onun da bir aşk hikayesi falan olasaydı ne güzel olurdu, Muscle Girl‘de bile daha çok izledim kendisini. Neyse en azından dizi sektörüne ufak da olsa bir adım attı, ileride replikli yan rollere hatta esas oğlan rollerine geçmesi dileğiyle diyorum 🙂 Bu arada Hallyu star saçı sana hiç gitmemiş Wonbin, eski uzun saçlı hallerine döner misin hemen 🙂

– Dizinin sonu hakkında yorum bile yapamıyorum, gerçekten çok saçmaydı. Ufacık bir burkulma sonucunda Shin hem ameliyat oldu hem de bir yıl sonra bile bileği acımaya devam ediyordu. Bari çocuk bir trafik kazası falan geçirseydi de daha inandırıcı olsaydı bu gitar çalamama hadisesi. Tabi olayların Kyu Won’dan gizlenmesi gerekti ondan böyle saçma bir ameliyat sebebi koymuş olabilirler diziye. Ve çocuğun tek bir cümlesiyle kızın koşa koşa İngiltere’ye gitmesi.. İnsan bir daha konuşur, gitmez, inanmaz falan.. Diziyi bir an önce bitirebilmek için hızla geçmişler böyle detayları.. Bir yıl sonra da Kyu Won deli gibi meşhur oldu.. Çok hayali, çok masalsı şeyler bunlar.. O kazulet dansıyla kızı havada kaptılar nedense, oysa 100 Yıl Müzikal’inde asıl Hui Joo çabalamıştı, kız neler yaptı, sadece şarkı söyleyemedi.. Şansı fazla açıktı Kyu Won’un kısaca..

Dizide öyle bayıldığım vurucu bir sahne yoktu maalesef 😦 Ama sevdiğim birkaç kısım var, onları da yazmadan geçmeyeyim:

– Müzikalden atıldığı için kayıplara karışıp bir köşede ağlayan Kyu Won’u bula-lamayan Shin’in ona okulda şarkı söylediği sahne.. Şarkıda “Ağlama, her şey geçecek..” tarzında sözler vardı, çok çok güzeldi.. Kız da ağlarken gülümsemeye başladı birden gözyaşları içinde. Mükemmel bir jestti bence, ama kız bu olayı da soğukkanlılıkla karşılamayı başardı, çocuğun boynuna bile sarılmadı.. Uyuzz! Vee.. Shin’in söylediği bu şarkı dizinin OST albümünde yok, diziden alınan kısım elimizde sadece.. Çok yazık ama 😦 işte o mükemmel şarkı;

– 100. Yıl Müzikal’inde sahneye çıkamayan Kyu Won’un sahne arkasında şarkı söylerken ağlaması, sahnede playback yapan Hui Joo’nun da aynı anda ağlaması gerçekten hüzünlü, hoş bir sahne olmuştu. Hele sonra Shin’in “Benim için gerçek başrol sensin..” demesi.. Bu çocuğa bu tatlı aşık rolleri çok yakışıyor yaa 🙂

– Kyu Won ile Shin’in yıl atladıktan sonra ilk kez buluştuğu sahne.. Evet ortada gerçek bir aşk olmadığı için bu sahne de çok etkileyici değildi kabul ediyorum ama Hong Gi’nin o muhteşem sesi etkiledi beni sanırım, “Cross and Change” albümündeki en güzel şarkılardan biri olan “Even It is Not Necessary” şarkısı çalıyordu bu sahnede, çok çok sevdim 🙂

Dizide eksiklikler ve boşluklar çok fazla olsa da ben izlediğime pişman olmadım, hatta bir kez daha bile izleyebilirim 🙂 Heartstrings benim için Yong Hwa’yı doya doya izleyebileceğim bir dizi oldu sadece, ha bir de Min Hyuk var, o da izleme sebebi olabilecek kadar tatlı 🙂 Umarım Yong Hwa dizi faslına yine iki üç yıl ara vermez ve daha iyi yapımlarda yine karşımıza çıkar.. Yine tatlı aşık rolüne girer mi bilmiyorum tabi, iyi bir aktör olması için değişik karakterlere bürünmesi gerekiyor ama ben bu rolü ona çok yakıştırıyorum.. Neyse, yazımı dizinin mükemmel şarkılarından biriyle bitiriyorum, iyi dinlemeler 🙂

Not: Resimler http://www.koreanturk.com ve http://www.soompi.com adreslerinden alınmıştır.

Muscle Girl: Hong Gi’den mini bir drama^^

selamlar^^ ben döndüm.. kısa bir memleket gezisinden sonra yine buradayım. temiz hava, bol güneş, akrabalar, dedikodular falan derken geçiverdi zaman.. döner dönmez ilk yaptığım şey Muscle Girl’ü izlemek oldu. malum uzun zamandır tamamlanmasını bekliyordum, sonunda izledim 🙂

Muscle Girl’e dizi demek abartı olur, kendisi bir mini drama. her bölümü 20 dakika olmak üzere toplam 10 bölüm. biraz kısa, nasıl bitti anlamadım. ama güzel, tadında bitmiş, Japon dizileri genelde böyle oluyor zaten, bir anda bitiveriyor. Muscle Girl hafif, eğlenceli bir dizi izlemek isteyenler için ideal.. ben oldukça eğlendim, hele 8. bölümde birden karşıma Oh Won Bin çıkınca gözlerime inanamadım, sevinçten dört köşe oldum 🙂 misafir olarak da olsa onu bir dizide görebilmek beni çok mutlu etti.. neyse ondan daha bahsedeceğim 🙂

dizi genel olarak bir anime tadındaydı. jestler, mimikler, karakterler animeden fırlamış gibiydi. bir yanda iyiler, diğer yanda kötüler.. kendimi Power Rangers izliyor gibi hissettim. ama Hong Gi’nin tatlı mimikleri olaya girince insan ne olursa olsun izliyor, sorun yok 🙂 önce dizinin konusundan bahsetmem lazımdı sanırım yine sondan girdim 🙂 neyse, Shiratori Güreş Salonu’nun sahibi ölür ve salon kızı Azusa’ya kalır. salonda bayan güreşçiler ve bir hakem çalışmaktadır ve salonun yüklü borcu bulunmaktadır. çok önemli maçlarının olduğu bir gün hakemleri arkasında bir istifa mektubu bırakarak ortadan kaybolur. hakemi aramaya çıkan Azusa Koreli popstar Ji Ho’yu (Hong Gi) hakeme benzeterek ona saldırır. onun aradığı hakem olmadığını öğrenince çocuktan o günlük hakemleri olmasını ister ve Ji Ho da kabul eder.. bu arada Ji Ho Japonya’ya arkasında bir not bırakıp kaybolan annesini aramaya gelmiştir. böylece olaylar gelişir.. buradan itibaren azıcık spoiler verebilirim.. izlemeyenler son paragrafa geçebilirler 🙂

işte Ji Ho ve hakem kıyafeti. çocuk hakemliği de benimseyiveriyor hemen, zaten Azusa ve güreşçi kızlar pek bir seviyor kendisini. Hong Gi sevilmez mi ama, o tatlı mimikleri, göz kırpması falan.. bu arada oyunculuğunu da bayağı geliştirmiş, You Are Beautiful’daki tatlı sevimli oğlan rolünün yanına burada duygusal, hüzünlü oğlan rolünü de katıvermiş, iyi olmuş iyi 🙂

bu kızlar da Ji Ho’yu bağırlarına basan güreşçi kızlarımız.. aslında onlar Ji Ho’yu Kimu sanıyorlar, Kimu Chige.. bu hikaye de oldukça komik, masada birden “ismin ne?” sorusuna maruz kalan Ji Ho, önündeki kimchi’yi görünce birden Kimu Chige deyiveriyor 🙂 sonra adı Kimu kalıyor işte.. tatlı Kimucuk bu kızcağızların her türlü sorununa koşuyor, adeta iyilik melekleri oluyor, dayak bile yiyor, hem de felaket.. Japon dizilerinin güzel bir yönü de jönleri mükemmel adam yapmaktan kaçınmaları bence, jön de dayak yer kardeşim olabilir yani 🙂 kısaca kızlar bu iyilik meleğine bayılıyorlar, hele de Azusa.. zavallıcık aşık oluyor Kimu’ya.. ama Kimu, saf mı desem aptal mı desem bilemiyorum yani bir türlü göremiyor bu kızın aşkını.. ya da aklı annesini bulmakla o kadar meşgul ki aşkla meşkle ilgilenmiyor.. keşke ilgilenseydi diyor insan ama, bence iyi olurdu..

bu sahne çok hoştu gerçekten.. burada Ji Ho Azusa’ya “annemi bulup hemen Kore’ye gideceğim” deyince kızın dünya başına yıkılıyor, bu cümle kulaklarında çınlayıp duruyor, ama Ji  Ho yine yine anlamıyor kızın duygularını.. Japon dizilerinde aşkın hep ikinci plana atılmasını protesto etmek istiyorum ben, klişe olmamak için böyle yapıyor olabilirler ama olmuyor kardeşim 🙂 bir de tamam dizi boyunca çocuk anlamadı diyelim, en azından dizinin sonunda bir aşk itirafı olsaydı, o da olmadı, Azusa platonik bir aşk yaşadı iki ay ve bitti. Ji Ho arkadaşım da arkadaşım diyerek bitirdi diziyi. Koreli senaristler için tasarladığım planları Japon meslektaşları için de düşünmeye başladım ona göre 🙂

vee Won Bin.. onu görmek bana ne kadar iyi geldi anlatamam.. bu çocuk yıllar geçtikçe daha da yakışıklı mı oluyor ne anlamadım, tek kelimeyle harikaydı.. dizinin 8. bölümünde Koreli star Si Won rolüyle çıktı karşımıza, Ji Ho’ya yardım etti. rolü kısaydı ama bana yetti, keşke güzel bir dizide görebilsem kendisini diye düşündüm.. aaah nerdeee..

8. bölümün sonuna doğru Ji Ho’ya bıraktığı mükemmel gülümsemesiyle rolünü tamamladı Won Bin. keşke daha çok kalsaydı, hatta o da oynasaydı dizide falan.. bir sürü keşke iste.. neyse bu güzel jesti de yeter, onu arada sırada bir yerlerde göreyim, gözden kaybolmasın da bu bana yeter..

Muscle Girl Hong Gi sevenler, onu ekranda görmek isteyenler için güzel bir armağan.. hafif, sıkmayan, eğlencelik bir dizi kısacası. bir de üstüne Won Bin var, izlenmeye değer diyorum ben. ayrıca dizinin şarkısını da Hong Gi söylüyor, yeteri kadar sebep var ortada değil mi 🙂 bu arada ben bu linkten indirdim bölümleri. izlemek isteyenler buyursunlar 🙂 son olarak dizinin müziğini paylaşıp yazımı tamamlıyorum. hepinize iyi seyirler^^

“Love Shuffle” yok böyle karmaşa^^

geçen sene izlediğim son Japon dizisinin ardından “bu son, bir daha asla Japon dizisi  izlemeyeceğim” demiştim.. büyük konuşmuşum. asla “I am Sorry I Love You” ya da “Secret Garden” kadar sevebileceğim bir Japon dizisi izleyeceğimi de ummazdım.. yine yanlış düşünmüşüm..  Love Shuffle tüm önyargılarımı kırdı. öncelikle buradan bu diziyi izlememe neden olan hikaru, chibi, winpohu ve lee‘ye teşekkür edip bu uzun yazıma başlamak istiyorum 🙂

Love Shuffle gerçekten tam tadında bir dizi. içinde hem komedi var hem romantizm, bir de arada gerilim dolu olaylar giriyor işin içine.. her bir bölüm göz kapayıncaya kadar geçiyor adeta. bir de bu güzel senaryonun üstüne birbirinden yetenekli, güzel ve yakışıklı oyuncular da karşımıza çıkınca insan kendisini kaptırıveriyor işte.. bu arada buradan itibaren SPOILER vereceğim, dikkat!! çünkü bu dizi hakkındaki tüm yorumlarımı paylaşmak istiyorum 🙂 diziyi izlememiş olanların yazının gerisini okumamalarını tavsiye ediyorum..

hikaye oldukça lüks bir apartmanın aynı katta oturan 4 sakininin asansörde mahsur kalması ile başlar. nişanlısının babasının şirketinde bölüm şefi olan Usami Kei, fotoğrafçı Sera Ojiro, çevirmen Aizawa Airu ve psikiyatr Masato Kikuta asansördeki kaldıkları o kısa süre içerisinde sohbet etmeye başlarlar ve hiçbirinin aşk hayatının yolunda gitmediği gerçeği ortaya çıkar.. ve Kikuta’nın aklına inanılmaz bir oyun gelir: Love Shuffle! yani nam-ı diğer: Aşk Karmaşası.. her hafta bir çift çıkacak ve hangi tercihlerinin kendileri için daha doğru olacağına karar vereceklerdir.. tabi dizideki 8 kişi de birbirinden renkli ve değişik karaktere sahip olunca bu karmaşa daha da karmaşık bir hale gelecektir elbette 🙂

hikayemizi anlatmaya başladığıma göre baş kahramanımızdan söz etmezsem ayıp olur şimdi. şapşal mı şapşal, tatlı mı tatlı, dünyanın en merhametli en romantik insanı Kei kendisi.. her zaman yakışıklı jönlerden yana olduğumu düşünürdüm fakat Kei bu fikrimi de çürütmeyi başardı. bu kadar değişik tepkilere, yüz ifadelerine sahip bir çocuk olamaz 🙂 ayrıca kendisi diziyi komediden sıyırıp daha gerçekçi bir çizgiye taşıyan kişidir kesinlikle.. her ne kadar dizi boyunca “Mei Mei” diye keçilik etse de doğru kararı verecektir en sonunda 🙂 ah o Mei yok mu, beni deli etti zaten! bu kızımız daha ilk bölümün ilk sahnesinde Kei’den ayrılıyor fakat Kei onu bir türlü bırakmıyor, bırakamıyor.. tabi bunda Mei’nin babasının şirketinde çalışmasının da bir payı olabilir ama Kei bu kıza gerçekten bağlıydı.. hele Reiko onu odasına attığında ne yapacağını şaşırması falan çok komikti, fırsatını bulur bulmaz topukladı zaten garibim 🙂

açıkçası ben Mei’nin amacını da tam olarak anlayamadım. çocuğun değişmesini, eski günlerdeki gibi olmasını istiyor, e sonra çocuk işten ayrılıyor, “sana layık olacağım, hayali olan bir iş bulacağım diyor” kız bu sefer de “geleceğimizi düşünmüyor musun” diyor.. ben en baştan demiştim, bu kız Kei’den ayrılmayı kafasına koymuştu bir kere.. sonunda kendisiyle uyumlu harika bir insanla kavuştu zaten 🙂

vee karizmatik, cool çevirmen Airu.. bu kızı daha ilk bölümden itibaren çok sevdim, belki de meslektaşım olmasındandır kim bilir 🙂  evet kendisi biraz fazla açık sözlü, hatta zaman zaman patavatsız olabiliyor ama bu tavırlar ona gerçekten çok yakışıyor. kendisi daha ilk bölümde asansörde Kei ile tartışmaya başlayarak onunla iyi bir çift olabileceğinin sinyallerini vermişti 🙂 sonra Kei’nin her başı sıkıştığında bu kızı araması bu ikiliyi hepten kanka moduna soksa da onların iyi bir çift olacağı daha bakışlarından belliydi, çok tatlıydılar.. Airu birçok özelliğiyle beni kendine hayran bırakmayı başardı. mesela bir bölümde kadın ofiste çeviri yaptıktan sonra patronu çevirisinde olumsuz bir tutum sergilediği için kendisine kızdığında “benim de duygularım var” diye patlamıştı kız. demek Japonya’da da çevirmenlerin görünmez olmasını istiyorlar, ülkemize has bir durum değilmiş bu, şaşırdım gerçekten.. ama Airu iyi cevap verdi, hıncımızı aldı işverenlerden 🙂

yukarıda görülmekte olan Reiko-san apartman sakinlerimizden değil, Ojiro’nun birlikte olduğu evli bir kadıncağız kendisi. oyuna girme sebebini de “kadın olduğumu hissetmek istiyorum” diyerek gerekçelendiriyor. yani kocasını sevmiyor kocası da onu aldatıyor zaten. ama ileride neler çıkıyor neler.. yani en rahat sandığımız kişi en entrikalı karakterlerden biri çıkıyor. bizim dörtlünün Reiko’nun kocasına yakalandığı kısım bi harikaydı, nasıl da korktular adamdan 🙂

Reiko’nun kocasının bu sahnedeki konuşması bana inanılmaz saçma gelmişti. yani çüş dedim resmen. tamam uzakdoğululardan her şeyi bekliyorum ama “aşk ve seks ayrı şeyler, ben karımı seviyorum bu yeter” demesi beni dumur etmişti. gerçi bu olay da dizinin sonunda mantıklı bir gerekçeye bağlandı, ben de rahatladım 🙂 kısaca Reiko’nun tek amacı bu güzel çocuklarla yatmak gibi görünmektedir. bizim çocuklar da çetin ceviz çıktı ama, Kei kaçtı, Kikuta yanlışlıkla geldi kadının evine.. kadın soyunmaya başlayınca da “ben bir şey söyleyeceksin sanmıştım, o yüzden geldim, gideyim artık” dedi. ben orada koptum zaten.. hay Allahım zavallı Kikuta o kadın bir erkekle konuşur mu hiç, kadın beden dilini kullanıyor işte anlasana 🙂

Reiko’nun hamile kalması olayı ise  beni ters köşeye yatırdı gerçekten. hiç düşünmemiştim böyle bir şeyi.. bizim çocuklar da şoka girdiler öğrenince, hepsi havaya falan bakmaya başladı çok komikti 🙂 ama yine bir tek  Kei’ciğim sahiplendi çocuğu.. ne lazımsa yaparım dedi.. tabi dizinin sonunda çocuğun gerçek babası da ortaya çıktı, ya çıkmazsa diye çok korkmuştum iyi oldu 🙂 sonuç olarak ben Reiko’yu çok sevdim. yüzündeki o tatlı gülümsemesi çok samimiydi bence. ayrıca kendisi aşk ve seksin farklı şeyler olduğunu düşünüyordu, ki ben de bunu çok zaman savunmuştum ve arkadaşlarım tarafından sözlerimin saçma olduğu iddia edilmişti.. alın işte tecrübeli kadın.. ondan iyi mi bileceksiniz 🙂

sırada yakışıklı fotoğrafçımız Ojiro var.. kendisi gamsızın tekiydi dizi başladığında, sonradan berduşlara döndü 🙂 fotoğraf çekme teknikleri bir harikaydı, kadınların en derin sırlarını yakalayıp onların ruhunun derinliklerine inmeyi başarması, ne kadar başarılı olduğunu gösteriyordu zaten. itiraf ediyorum dizinin başında Ojiro ve Kairi’yi hiç düşünmemiştim, çok alakasız iki çift gibi görünmüşlerdi bana, ama bu dizide kimse göründüğü gibi değil, sorun da bu zaten..

Ojiro, dizide kimi zaman dümdüz biri gibi göründü, kimi zaman da fazla derinlikli.. mesela Kairi’nin fotoğraflarındaki karaltıyı görünce verdiği tepki çok acayipti 🙂 onun gibi cool bir sanatçıdan beklemeyeceğim kadar korktu.. bu kısım bi harikaydı ama.. çok güldüm çook 🙂 yukarıdaki resimde de hala titriyor zavallı.. tuhaf kızı sardılar başına tabi, ben olsam ben de korkarım 🙂

siz bu kızın böyle güzel güldüğüne bakmayın kendisi bayağı tepkisiz bir insancık.. güzel sanatlar fakültesi öğrencisi Kairi, Kikuta’nın hastası. sürekli intihar ediyor, hep ölmek istiyor.. ölüm meleği Thanatos’u gördüğünü iddia ediyor ve 20. yaş gününde kendisinin öldüreceğini söylüyor. yani bunları Kikuta söylüyor, yoksa bu kız dizi boyunca hiç konuşmadı sayılır yani.. benim favori sahnem Kairi ile Yukichi’nin karşılıklı buz kıtırdattıkları sahnedir 🙂 utangaç, konuşmayı sevmeyen bu ikili iki çıkmalarında da sadece buz kıtırdattılar, zavallı Yukichi kızla sohbet etmeye falan çalıştı yazık ya 🙂 son bölümde de yine bu sahne çıkınca kahkahalarıma engel olamadım. bir de çocuk: “en yakın arkadaşımı kaybettim, sevdiğim kızı kaybettim” diye dert yanıyor kıza 🙂 zavallım benim 🙂

sağda görünen kişi sevgili Yukichi.. kendisi oldukça utangaç biri, ama çok zengin. şirketleri falan var. insanlardan rahatsız olduğu için gittiği mekanları kapattırıyor.. oyuna katılma sebebi ise Airu ile arasını düzeltmek.. ama Airu ondan en başta vazgeçmişti.. bu oyun en çok Yukichi’ye yaradı bence.. kendisine çok uygun bir kızcağız buldu o da..

son olarak gizemli psikiyatr Kikuta.. bu adam dizinin en tuhaf ve gizemli karakteri gerçekten.. daha en baştan kendisinde bir tuhaflık olduğu anlaşılıyor. çünkü amacı tam olarak belli değil. Kairi’yi tedavi etmek için oyuna girdiğini söylese de insan inanamıyor bir türlü. hele o yüzünden hiç düşmeyen gülümsemesi yok mu! ben hep “bir tuhaflık var bu adamda çıkar kokusu” diye düşünmüştüm, tabi senarist de böyle düşünmemiz için elinden geleni yapmıştı orası ayrı.. ama böyle çıkmadı. iyi de oldu. bence Love Shuffle’a böyle kötü bir karakter yakışmazdı zaten.. ama bizi kötü olduğuna inandırdı..

havuz başında Kairi’nin yanına gittiği gün kendi hikayemi yazmıştım ben.. Thanatos Kikuta’ydı. Kairi’yi ölmesi için ikna ediyordu. tabi bunun da bir sebebi vardı.. Kairi ölünce eski sevgilisine benzeyen Ojiro aşk acısı çekecek ve Kikuta da onu teselli edecekti..

işte Ojiro’ya benzeyen eski sevgili.. işte bu sahne beni resmen dumur etti, ağzım açık kaldı diyebilirim. tamam ben de eski sevgilinin gruptaki erkeklerden biri olduğunu anlamıştım bu barizdi, ama bu çocuk.. çok korkunç! tatlı Ojiro’yu nasıl bu hale getirmişler.. tuhaf bir peruk, o gözlükler ve sanırım diş telleri.. ıyyk! ve bu resmi gören zavallı Airu ve Kei’nin yaşadığı travma! anlatılmaz yaşanır cinstendi..

hele ki tüm bu olayların sonrasında Kikuta’nın Ojiro’nun dibinden ayrılmaması, “seni hiç yalnız bırakmayacağım” demesi şüphelerimi güçlendirdi. bir de o attığı kötü adam kahkahası yok mu! hala kulağımdan gitmiyor 🙂 iyi rol yapmış kısacası helal olsun..

tabi hiçbir şeyin görüldüğü gibi olmadığı ortaya çıkıyor sonra.. ama benim hala anlamadığım bir şey var. o gün havuz kenarında Kairi neden Kikuta’ya “Thanatos” dedi. yoksa Kikuta’nın o an söylediği cümle mi kıza Thanatosu hatırlattı? cevabımı da verdim ama hala meraktayım bu konuda..

tamamen ideal çiftini bulma amaçlı bu oyunda ideal dostunu bulanlar da çıkmadı değil 🙂 tabiki Yukichi’den bahsediyorum şu an.. Kei’ye amma bağlandı, Kei de onu sevdi ama.. ikisi çook tatlıydı ya, Yuki’nin Kei için Mei’yi takip etmesi falan harikaydı.. hele Ojiro’nun telefonuna taktığı Tara-chan süsü 🙂  amacı Mei ile ikisinin konuşmalarını dinlemek tabi..

bir de tuhaf tekerlemeleri vardı bu ikilinin.. bir de işin komik yanı ikisi de birbirlerinin sevgililerine yazıyor ve ikisinin de bundan haberi yok 🙂 dostlukla aşk arasında kalsalar da hepsi o kadar olgun ki tüm sorunlarını hallettiler.. (hele Kei, dizinin sonunda yaptıkları inanılmazdı, kimse böyle bir şey yapmaz kesinlikle.) hatta birbirlerine yardım etmeye falan çalıştılar. Kei’nin “ya Mei soyunursa?” sorusuna Yuki’nin “üşüyeceksin, üzerini giyin derim” demesi bir harikaydı.. tebrikler tara-chanlar 🙂

ve bu ikili.. insan daha ilk bölümden bunların nasıl ideal bir çift olduklarını anlıyor.. öyle tatlılar ki.. öyle mıç mıç sıkıcı bir ilişkileri yok, birbirlerini iğneliyorlar, dalga geçiyorlar ama ihtiyaçları olduğunda hep yanlarında birbirlerini buluyorlar.. belki de bu yüzden çok yakışıyorlar.. ama son bölüme kadar insanı deli ediyorlar orası ayrı..

aah ah zavallı Kei’m ya.. çocuk zaten kıza meyilli, resmen duygularıyla oynadılar bu sahnede.. hadi diğerleri makara yapmak istiyor, ya sen aptal Airu! “diğer hayatımızda buluşuruz” diyen ağlamaklı çocuğun duygularını göremiyor musun?? amma kızmışım ben de ha.. Kei bile bu kadar kızmamıştı 🙂

bu diziyi sevmemin en büyük sebeplerinden biri de yazımın başında da belirttiğim gibi komedi dışında birçok yerinde insanı düşündürmesi, “vay be” deditmesi oldu. tabi bu görev genelde Kei’ye verilmişti dizide. politikacı olmaya karar verdiğinde meydanlarda söyledikleri nasıl doğruydu.. seçim sürecindeki ülkemizde hergün bir sürü seçim propagandası dinliyoruz, hiçbiri bana bu kadar hitap etmemişti. hele ki bu sene mezun olacak olan bir üniversite öğrencisi olarak işsizliği, torpili, geleceğin belirsiz oluşunun verdiği ağırlığı böylesine içten ve doğru anlatan birini daha görmemiştim.. sonra, yine Kei’nin hayali olan bir meslek araması veee bulamaması 😦 malesef gerçekti yine.. hepimiz zorunlu bir şeyler okuyoruz, hangimiz mesleğimizin bir ideali olduğunu düşünüyoruz. onda birimiz belki..

vee tabi ki Kei’nin “uso da to itte yo, Joe” repliği.. resmen bayıldım.. hele her sahnede Joe kısmını başka birinin söylemesi acayip komikti.. artık her başım sıkıştığında bende sevgili Joe’ya sitem ediyorum.. teşekkürler Kei 🙂 ayrıca bu repliği “yapma be, Joe” şeklinde çeviren çevirmen arkadaşıma çok teşekkür ediyorum. çok güzel olmuş, tam oturmuş..

dizideki tavşan kaplumbağa hikayesi de çok güzeldi. Kore dizilerindeki gibi Japon dizilerinde de semboller görmek iyi oldu.. ah be Airu, hayatımızda ne tavşanlar var, tekmelemek istiyoruz, uyandırmak istiyoruz ama tık yok, ve ne kaplumbağalara dönüp bakmıyoruz.. yalnız değilsin, merak etme..

elbette dizinin şarkısı “fantasy”den de söz etmezsem olmaz şimdi.. harika bir şarkı, sanırım başka bir hiçbir OST bu kadar yakışamazdı diziye.. sürekli dinliyorum bu aralar, bıkacak gibi de görünmüyorum 🙂

amma uzun bir yazı oldu ha.. sonuna kadar okuyan olur mu bilmiyorum artık 🙂 bu diziyi çok sevdim kısacası.. bana en önemli katkısı Japon dizilerine olan ön yargımı kırması oldu.. ne “Hana Kimi” gibi salt komedi, ne de “A Litre of Tears” gibi salt dram çıktı.. tam tadındaydı.. darısı yeni Japon dizilerinin başına artık.. güzel tavsiyelere açığım bundan sonra 🙂

en güzel dizi OST’ları^^

Kore dizilerini sevme sebeplerimden en büyüğüdür müzikleri.. insanlar bu dizi işini gerçekten ciddiye alıyorlar, bir dizi için OST albümleri çıkıyor ki her  bir şarkıyı en iyi, en popüler şarkıcılar söylüyor.. ee hal böyle olunca bize de diziler bitse de yıllarca şarkılarını dinlemek kalıyor.. bizim en çok rating alan dizilerimizde bile bir şarkı yok doğru düzgün.. aşk-ı memnu bile iki sezonu şarkısız bitirdi, başkalarının şarkılarından otlandı pess 🙂

her neyse, onca şeyi yazmışken sevdiğim dizi OST’larını da yazayım dedim buraya. belli bir sıraya koymuyorum.. hepsinin yeri ayrı benim için..

SECRET GARDEN- APPEAR

sabahın köründe kalkıp 8.45 dersine yetişmeye çalışırken, üstüne üstük ağzına kadar dolu tramvayda ayakta kalma savaşı verirken bu şarkı imdadıma yetişiyor 🙂 tüm bunlara rağmen beni anında mutlu ediyor, yüzüme kocaman bir gülümseme konduruyor, sonra insanlar delirmişim gibi bana bakıyor 🙂 kısacası Secret Garden işte, şarkısı da kendisi gibi eşsiz, kelimeler yetersiz kalıyor onu anlatmaya..

BOYS OVER FLOWERS- BECAUSE I AM STUPID

boys over flowers diyince benim aklıma bu şarkı geliyor nedense.. bu dizinin tüm şarkıları tartışılmaz bir harika ama bu şarkı diziyle özdeşleşmiş bence.. özellikle ilk 15 bölümde dizinin sonlarında bu şarkının çalması çok hoştu, daha sonra SS501’in başka bir şarkısıyla bitmeye başladı dizi, ben pek alışamamıştım bu duruma.. kısaca, çoğumuz bu şarkıyı romantik kemanıyla gözyaşları döken Yoon Ji Hoo ile özdeşleştiriyorsak da, bence bu şarkı dizinin en güzel şarkılarından..

MY GIRLFRIEND IS A GUMİHO- LOSING MY MIND

hani yukarıda bahsettiğim tramvayda ost dinleyip gülme olayı var ya, işte bu  şarkı da o olaya örnek gösterilebilir diyorum.. çok canlı, çok tatlı, tam diziye yaraşır bir OST olmuş. üstüne üstük bir de Lee Seung Gi tarafından söylenmiş, ee daha ne olsun 🙂

MY GIRL-SANG EO REUL SA RANG HAN IN EO

my girl’ü o komedi havasından sıyıran güzel müziklerden bu da.. never say goodbye gibi şarkıların yanında iyi geliyor insana.. romantizmi hissettiriyor gerçekten..

GOONG- PARROT

bu şarkıyı yüzlerce kez dinledim denebilir. Howl’u zaten çok severim, bence Kore’nin en güzel sesli şarkıcılarından kendisi. adam bir de böyle romantik bir şarkı söyleyince insan mest oluyor.. Goong’un tüm şarkıları güzel olsa da bu şarkı favorim..

YOU ARE BEAUTIFUL- STILL

aslında bir açıklama bile yapmama gerek yok, ortada bir dizi OST’u var ve onu Hong Gi söylemiş, tamam konu kapanmıştır 🙂 şaka şaka bir şeyler söyleyeyim, benim you are beautiful sevgim zaten malum, bu şarkı da diziye gerçekten çok yakışmış, hele 5. bölümde  Anjell’ın sahnede söylemesiyle bu şarkıya hasta olmuştum denebilir. ama Hong Gi başka.. ondan dinlenmeli..

HANA YORİ DANGO- LOVE SO SWEET

çok az Japon dizisi izlemiş olsam da izlediklerimin içinde en güzeli tartışmasız Hana Yori Dango idi. onunla ilgili söyleyeceklerimi ileride yazacağım uzun uzun ama OST’ların içine onun ikinci sezonunun bu güzel şarkısını koymadan edemedim. ilk sezon şarkısı “wish”den daha çok beğendim ben bu şarkıyı.. “this song is so sweet” diyorum o zaman 🙂

A LOVE TO KILL- DREAM

A Love To Kill’i uzun uzun anlatmak isterim aslında, gerçekten harika bir dizi kendisi. dizi bir kenara daha o açılışındaki Bok Gu’nun Eun Suk’un başına silah dayadığı kısım bile çok güzel, ama o sahneyi güzelleştiren en büyük etmen bu güzel şarkı..

BOYS OVER FLOWERS- SOMETHING HAPPENED TO MY HEART

bu dizinin 15. bölümden sonrasını pek sevmem aslında. bence seyri değişip akışı bozulan dizilerden kendisi. ya da diğer bölümleri o kadar güzel ki bana öyle geliyor belki de 🙂 fakat bu şarkı bahsettiğim 15. bölüm sonrasında çalan şarkılar arasında en güzeli şarkı bence. insana diziyi bıraktırmıyor bir türlü. hele Jan Di’nin kendini havuza attığı sahnede çalması bir harika olmuştu..

FULL HOUSE- UN MYUNG

öncelikle belirtmeliyim bu diziyi hiç sevmiyorum. benim ilk Kore dizisi hüsranımdır kendisi. hatta beni bir süre Kore dizilerinden soğutmuştur. tabi Playful Kiss’ten sonra değerini biraz  anlamadım ama her neyse 🙂 ama bu şarkı çok güzel. zaten Full House’u izleten üç sebep: ev+Rain+OST 🙂 bu kadar.. ama ben bu şarkıyı kimin söylediğini bulamadım. Rain söylüyor gibilerinden söylentiler var ama ben pek inanmadım açıkçası..

WINTER SONATA- FROM THE BEGINNING

ilk göz ağrım Winter Sonata’mın OST’u.. insanı kalbini acıtabilecek güze sahip bir şarkı.. dizi bitse de şarkının etkisi asla geçmiyor.. belki de diziden daha ünlüdür bu şarkı, çünkü diziyi her izleyen ilk şarkısından bahsediyor.. Wınter Sonata’nın da tüm şarkıları güzel olsa da bu şarkının yeri apayrı..

I AM SORRY I LOVE YOU- SNOW FLOWER

bunu eklemesem olmazdı tabiki.. bi tanecik misamızın bi tanecik OST’u daha ne diyeyim.. hele son bölümde bu şarkının bir kadın şarkıcı tarafından söylenen versiyonu çalıyor ki uuf bir hafta ağlamaktan yataktan çıkamaz insan.. o kadar diyorum..

PERSONAL TASTE- MY HEART IS TOUCHED

Kore dizilerinin bitişlerde çalan şarkıları hep çok güzel oluyor. bu şarkı da öyle.  Seeya zaten “Crazy Love Song’ ile kalbimi çalmıştı, bu şarkıyla birlikte kendisini daha da sevdim..

MARY STAYED OUT ALL NIGHT- HELLO HELLO

yazık olmuş OSTlardan bu güzel şarkımız da. çünkü kendisi sadece 3 bölüm boyunca çalabildi dizide. o da Moo Kyul bu şarkıyı 14. bölümde tamamladığı için malesef. kendisini dizinin main OSTundan daha çok sevdim, tabi burada Jang Geun Suk faktörünü de görmezden gelmemek lazım 🙂

STAIRWAY TO HEAVEN- BOGOSHIPDA

Korenin en ünlü dizi OST’uymuş bu şarkı. diziyi izledikten sonra öğrendim. tüm şarkıcılar bir kez söylemişler sahnede kendisini. yakışır.. böyle romantik, böyle güzel şarkı söylenmeli zaten.. helal olsun Kim Bum Soo..

SHINING INHERITANCE- LOVE IS PUNISHMENT

zavallı Hwan’cığım o soğuk nevale kız yüzünden sürekli aşk acısı çekmekte ve o sahnelerde de bu romantik şarkı çalmaktaydı.. çok duygusal bir şarkı, diziye iyi gitmiş gerçekten..

I AM SORRY I LOVE YOU- MA JI MAK SUN TAEK

belki tam olarak bir OST değil bu güzel melodi, ama hayatımda duyduğum en acıklı parça.. hala her duyduğumda gözlerim dolar.. hele misanın son bölümünde Moo Hyuk’un çocukluğundan itibaren hayatı gösterilirken çalması ağır darbe olmuştu benim için.. diziyi sevme nedenlerimden biri..

ON AIR- ONE WORD

itiraf ediyorum ben bu diziyi izlemedim 🙂 ama OST’unu çok seviyorum, kendisi bir harika.. acaba neden?? çünkü çok tatlı biri tarafından söylenmiş.. bir dinleyin bakalım 🙂

şu an aklıma gelenler bunlar.. daha belki bir çok OST vardır böyle şu an unutmuş olduğum. olsun onları da yazarım, şimdilik bunları dinleyelim:)

bir ara izlemiştim bu dizileri^^

Kore dizileri -Japon dizileri de dahil- iyiler hoşlar ama bazıları gerçekten bir yerden sonra gitmiyor, bırakılmak zorunda kalıyorlar.. bense ilk dizi izlediğim dönemlerde “yarıda bırakamama” gibi kötü bir huya sahipken, artık çatt diye bırakıyorum sıkılınca:) tabi kimi diziler de vize final haftalarına denk gelince yarıda kalıp sonra da unutuluveriyorlar malesef. işte bahsettiğim bu diziler:

1) AUTUMN TALE

ilk defa yarıda bıraktığım dizidir kendileri. bu diziye forumlarda bloglarda çok fazla tavsiye edildiği için başlamıştım. canım acayip bir biçimde dram izlemek istiyordu, herkes “çok ağladım, mahvoldum” deyince atladım bende. bir de “endless love” serisinden olduğunu öğrenince kaçırmayayım dedim. ama malesef çok klişe bir diziyle karşı karşıya geldim. zaten dizi 2000 yılına ait olduğu için kıyafetler, kadın oyuncuların makyajları falan aşırı demode. erkek oyuncuların da aynı şekilde kıyafetleri tarzları falan hiç çekici değil. her neyse ben bunları dikkate almadan izledim diziyi 6 bölüm boyunca. ama konu ve gidişat aşırı yavaş geldi bana. olaylar çok ağır ilerliyordu ve beni şaşırtacak hiç bir şeye rastlayamadım bu olayların içerisinde. kız klasik iyi ve her daim ağlayan kız, çocuk iyi çocuk, ikinci adam, ikinci kötü kız falan.. daha sonraki bölümlerde kızın kanser olacağını da öğrenince daha fazla izleyemedim, çünkü bu kanser içerikli diziler konusunda tez yazacak kadar çok dizi film izledim, bence bu kadarı yeterli..

“geri kalan 10 bölümde diziye belki heyecan hareket falan geliyordur, izlese miydim” diye düşünsem de hala öyle bir niyetim yok malesef:)

2)CAIN AND ABEL

bu diziye de So Ji Sub nedeniyle başlayıp 4. bölümden sonra bırakmış ve bir daha da başlamamıştım. sanırım vizelerim başlamıştı ve” sonra devam ederim” fikri vardı aklımda, ama olmadı. içimden gelmedi.. nedeni ise ilk bölümlerden dizinin beni kendine çekememesi oldu. özellikle ilk bir iki bölümde kullanılan tıbbi terimlerin bolluğu, sahnelerin sürekli ameliyathanelerde geçmesi falan beni biraz sıkmıştı. ama diğer blogger arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla sanırım en heyecanlı yerde bırakmışım diziyi -küçük kardeş Lee Cho In -So Ji Sub- çölde yaralanmıştı, hafızasını kaybetmişti bıraktığım yerde-. bu diziyi tamamlamadığıma pişmanım denebilir, bir ara yeniden izlemeyi düşünüyorum.. bu arada söylemeden geçmeyeyim, dizinin müzikleri bir harikaydı, özellikle şu şarkısını çok beğenmiştim:

3) CINDERELLA SISTER

bu dizi de benim ilginç Kore dizisi deneyimlerimden birisidir. geçen yaz başlamıştım bu diziye, başlama sebebim ise tamamen ratinglerinin yüksek olmasıydı. ilk beş bölümü gerçekten bir harikaydı..  zaten masal adaptasyonlarını çok severim, bu dizide de Cinderella masalına bambaşka bir açıdan bakmamız sağlanıyor. Cinderella’nın üvey kardeşi neden kötüydü, o daha önceden neler yaşamıştı, Cinderella ve babası ile tanışmadan önce nasıl bir hayatı vardı? bu gibi bugüne kadar masalı okuyup ta hiç aklımıza gelmemiş olan sorular cevaplandırılıyordu Cinderella Sister’da. üvey kardeş evet kötüydü, aksiydi ama bunlarun hepsinin bir sebebi vardı, hayat onu bu hale getirmişti. diziyi güzelleştiren diğer faktörlerden biri ise başrol oyuncumuz Hong Ki Hoon -Cheon Jeong Myeong- idi.

bu çocuğa “Hansel and Gretel” filminde zaten bayılmıştım, o şaşkın ifadesi, sempatikliği insanı kendine hayran bırakıyordu. bu dizide de aynı tatlılıkla ve masumlulukla karşıma çıktı kendisi. Cinderella’nın üvey kardeşi nam-ı diğer Eun Jo -Moon Geun Young- ne kadar aksi ve suratsızsa bu çocuk da o kadar tatlı ve güleryüzlüydü.. hele İspanyolca bilmediği halde kıza İspanyolca öğretmek zorunda kaldığı sahneler bir harikaydı. çocukcağız ilk ders hazırlığı olarak o kadar çalışıp İspanyolca alfabeyi ezberliyor, Eun Jo ise ders başlangıcında ne dese beğenirsiniz: “ben alfabeyi ezberledim, sonraki konuya geçelim”:) çocuk kalakalıyor tabi.. ve kendisi şaşkınlık mimiklerinin en çok yakıştığı oyunculardan birisi..

diziyi güzelleştiren faktörler demiştim, Ki Hoon’a daldım gittim:) diğer faktör ise tabiki yakışıklı, kaslı, kısaca taş gibi çocuk lakabını hakeden güzel insan Taecyeon..

her diziye böyle bir yakışıklı koyuyorlar, insan bırakamıyor sonra diziyi ya hayret bir şey:) neyse, kendisi burada küçükken Eun Jo’nun ablalık ettiği bir çocuk olan ve  çocukluktan beri Eun Jo’yu seven, Han Jeong Woo karakterini canlandırıyor. dizi içerisinde çok acayip, değişik bir role sahip diyemem ama çekiciliğiyle insanı kendine hayran bırakıyor, insan onun çıktığı sahnelerde çat diye kalakalıyor resmen:)

tamam erkek oyuncularımız iyi hoş ama başrol kızımızın da hakkını yemeyelim şimdi. Moon Geun Young’u her ne kadar sevmesem de bu dizideki, özellikle dizinin başlarındaki oyunculuğu tartışılmaz harikaydı. soğuk ve kötü kızı çok başarılı bir biçimde yansıtabilmişti kendisi. ayrıca upuzun, siyah saçları da kendisine çok yakışmıştı. daha sonraki dizisi “mary stayed out all night”daki paçoz halini görünce bu güzel hallerini anımsar olmuştum.. kısaca tebrikler diyorum kendisine de:)

uff amma anlatmışım diziyi.. peki ben bu diziyi böylesine sevmişken neden yarım bıraktım? aslında tam anlamıyla yarım bıraktım da sayılmaz, 12 bölümünü -artı merak edip son bölümünü- izlemişliğim var.. her neyse, şöyle izah edeyim, en başta da belirttiğim gibi bu dizinin ilk beş bölümü gerçekten bir harika. ama daha sonra dizide yıl atlanıyor ve tüm dizi tamamen değişiyor. o heyecan, romantizm, insanı hem gülümseten hem duygulandıran sahneler bir anda yok oluveriyor. ilk beş bölümünün hatrına 12 bölüm izlemiş olsam da gerçekten çok sıkıldığımı itiraf etmeliyim. bu şekilde bir dizinin seyrinin aniden değişmesi olayını Boys Over Flowers’un 13. bölümünden itibaren yaşamıştım.. ama bu dizinin değişimi daha keskin oldu.  daha sonra dizinin çekimleri sırasında yönetmeninin değişmiş olduğunu öğrendim. dizideki değişimin de bu sebepten kaynaklandığını düşünüyorum ben.

son olarak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. görmüş olduğunuz gibi dizinin afişi bir harika. yanlız dizide afişte görülen sahnelerin hiçbiri yok. bu beni çok şaşırrttı, “herhalde yarım diziyi  bıraktım, o yüzden göremedim bu sahneleri” dedim. ama daha sonra öğrendim ki, dizinin yönetmeni değişince afişteki çekilmiş sahneler diziden çıkarılmış. çok yazık olmuş bence.. afişten anladığım kadarıyla Eun Jo Ki Hoon’un peşinden Seul’e falan gitmiş. çok heyecanlı harika bölümler ortaya çıkabilirdi..

yukarıda görülen sahne de diziye konmayan sahnelerden. burada da tahmin ettiğim kadarıyla Ki Hoon Seul’de, dizinin cinderellası Hyo Sun’u -Seo Woo- ziyaret etmiş..


bu sahne de aynı şekilde çıkarılanlardan.. burada da Eun Jo’nun Seul’e Ki Hoon’un yanına geldiğini düşünmekteyim. doğru mu düşünüyorum bilmiyorum tabi:)

sonuç olarak bu dizi hem çok sevdiğim hem de sevmediğim diziler kategorisine girerek beni şaşırtmayı başardı:)

4) A LITRE OF TEARS

pek fazla Japon dizisi izlediğim söylenemez aslında. Hana Yori Dango serisiyle epey ısınmıştım bu minik sempatik insanlara da:) daha sonra Hana Kimi falan derken takipçileri olmaya başladım. bu diziye de yine blogger arkadaşlarımın tavsiyeleriyle başladım. dramatik dizileri seviyorum, hele ki misadan sonra her yerde güzel dram arayışı içerisindeyim denebilir.. bu şekilde başladım bu diziye de. ama kısaca bana ağır geldi.. bu kadar saf, katışıksız dram beni gerçekten boğdu. çok çok etkilendim diziden. mesela başroldeki kız ellerini hareket ettiremiyor, sanki benim de ellerime bir şeyler oluyor falan.. hatta birkaç kez rüyama bile girdi bu kızcağız, rüyamda o spinocerebellar bilmem ne hastalığına yakalanıyordum falan! (ayy Allah korusun!) yalnız hastalığın adını da kısmen unutmamışım:) her neyse, işte kızın safha safha hastalığının ilerlemesi falan insanı çok sarsıyor, her dakika “iyiki sağlıklıyım” diye dua etmeye başlıyor insan:) hele başroldeki kadar iyi, güzel bir kızın o yaşta böylesine kötü bir hastalıkla boğuşması beni gerçekten sarstı. misada bile arada sırada eğlenceli sahneler, ufak komedi unsurları olurdu. bu dizi daha önce de belirttiğim gibi katışıksız bir trajedi.. ben 5 bölüm izleyebildim. “ben dayanıklıyım izlerim” diyenler izlemeli, ama sonra değişik bir ruh hali içerisine girerseniz korkmayın, sorun sizde değil:)

5) THE SNOW QUEEN

yahu ben Hyun Bin’i bu kadar seveceğimi bilseydim hiç bırakır mıydım bu diziyi aah ah.. yine bir final haftama denk gelmişti hatırladığım kadarıyla, sonra da erteledim durdum devamını izlemeyi.. her neyse, aslında bu diziyi sevmedim diyemem, zaten sadece 4 bölümünü izleyebilmiştim. bu dizide de “Karlar Kraliçesi” masalına atıfta bulunuluyordu, zaten Korelilerin Andersen masallarına olan düşkünlüğü malum:) dizinin ilk bölümü falan gayet güzeldi, karakterlerin hepsi henüz lisedeydi, başrol oyuncumuz Tae-woong -Hyun Bin- dehasıyla herkesin dikkatini çekiyordu. işin aslı daha fazla bir şey hatırlamıyorum:) daha sonra yine yıl atlanıyordu. dizinin hoşlanmadığım bir unsuru başroldeki çocuğun fazla çok fazla iyi olmasıydı. bence tuhaf, hatta bazen kötüleşebilen ana karakterler çok daha ilgi çekici oluyor.. dizide dikkatimi çeken bir bir diğer şey de bana Winter Sonata’yı anımsatmasıydı. şarkılarının tonu, yavaşlığı, sahne geçişleri falan birebir aynıydı. daha sonra yönetmenlerinin de aynı olduğunu öğrenip bu benzerliklerin sebebini anlamıştım:) kısaca bu diziyi de bırakıp tembelliğimden bir daha izlemedim. tamamlamayı düşünüyorum. sebebi de tabiki “HYUN BIN FOREVERR”:)

%d blogcu bunu beğendi: