Haremimin Gözdeleri^^

An itibariyle tatlı cadı Oh Yoon Joo tarafından mimlenmiş bulunmaktayım 🙂 Hem de bayıldığımız bir konuda! Konumuz haremimizdeki oppalar.. Haremimizin kapılarını sonuna kadar açıp halka arz edeceğiz yani, ama.. 10 kişi kontenjanı var maalesef 😦 Bu kural iyi olmuş aslında, yoksa bu yazı sabaha kadar bitmezdi aman aman 🙂 Hazırsanız başlıyoruz!

1- Jang Geun Suk

Bence bu çocukta kesinlikle şeytan tüyü var, yoksa o şekilden şekile soktuğu saçlarıyla, insanı deli edecek kadar feminen kıyafetleriyle bu kadar hayran olunmak akıl kârı değil 🙂 Ama gerçek bu napalım, bir dizide ya da filmde sadece yoldan geçmesi bile konusuna bakmadan o filmi izlemem için yeterli.. Öyle bir fıstık işte Jang Geun Suk 🙂

Kuzuyla ilk Do Re Mi Fa Sol La Si Do‘da tanıştım ve pek de ilgimi çekmedi. Sonra Baby and Me‘de “Hımm iyi çocukmuş!” dedim. Ama You are Beautiful‘da kalbimi tamamen çalmayı başardı. Çünkü ne kadar yetenekli olduğunu da göstermiş oldu. “Bebek yüzlüyüm ama gıcık ukala birini de hakkıyla canlandırırım” dedi hepimize..

O zaman son olarak Fighting Asia Prince diyorum kendisine 🙂

2- Lee Min Hoo

Eminim her Kore severin ilk üçüne oynuyordur Lee Min Hoo, hatta çoğumuzu Kore sever yapan şahsiyettir kendisi.. Ama ne yapalım, insan hem yakışıklı, hem yetenekli, hem uzun, hem de kaslı olursa olacağı bu işte 🙂

Herkes gibi ben de Lee Min Ho ile Boys Over Flowers‘ta tanıştım ve bayıldım bittim.. O kıvırcık salata halleriyle bile insanı mest etmeyi başardı kuzu. Sonra Personal Taste‘de asıl afet olabilme potansiyelini ortaya koydu. O dizideki hallerini hala unutamıyorum 🙂 Ve son olarak City Hunter‘da da yeteneğini konuşturdu, saçları her ne kadar hallyu olduğu için beni dellendirse de ona her şey yakışır diyor ödülünü takdim ediyorum 🙂

3- Jung Yong Hwa

Bu çocuğu ne kadar sevdiğimi hikayemi okuyanlar bilir, onun olduğu kısımları yazarken ipin ucunu kaçırıp kendi hissetiklerimi falan yazmaya başlıyorum çünkü 🙂 Yong Hwa benim için her zaman mükemmel erkek olarak kalacak sanırım 🙂

You are Beautiful‘daki Kang Shin Woo karakterini herkes benim gibi çok sevmiştir eminim, sevilmemesi imkansız derecede nazik, iyi, yardımsever birini oynamıştı çünkü kendisi.. Orada tüm hayranlığı üzerine çekmeyi başardı.. Sonra Heartstrings‘te o etkiyi bırakamadı maalesef, donuk, sıradan bir karakterdi Lee Shin. Yine de Shin Woo’nun ve güzel sesinin hatrına haremimin gözdesisin Yong Hwa-ssi 🙂

4- Lee Hong Gi

Sıra geldi benim kadife sesli kuzumaa.. Başım ağrıdığında ağrı kesicim olduğu için, üzgün olduğumda sesiyle huzur bulduğum için, şarkılarını söylemekle yetinmeyip yaşadığı, dinleyenlerine de yaşattığı için seviyorum onu.. Sesine ve şarkıcılığına aşığım aslında.. Yoksa oppa olmak için çok fazla bir özelliğe sahip değil kendisi. Uzun değil, kaslı değil, dans etmiyor, soyunmuyor vs.. Ama insanın onu sevmesi için bir kez canlı performansını dinlemesi yeterli. Anlatmakla olmaz dinleyin diyorum sadece..

5- Lee Dong Wook

Daha dün Scent of a Woman‘ı izlediğim için pek de objektif şeyler yazamayacağım şu an sanırım 🙂 Romantik, nazik, düşünceli oppa karakteri ancak bu kadar güzel yerine getirilebilir.. My Girl benim ilk romantik komedi dizimdi, orada kendisini ne kadar sevdiğimi söylememe gerek bile yok.. Ama SOAW’da ayrı bir havası vardı, başka yönlerden vurdu beni yani.. Ayrıca askerlik yaramış kuzuya, duş sahnesi mi böyle düşünmeme neden oldu bilmiyorum ama askerlik sonrası  daha bir hoş olmuş sanki 🙂

6- Bae Yong Joon

Ahh gece yarısı saati kurup yarı uykulu gözlerle izlediğim tek insandır kendisi. Winter Sonata’nın tatlı Min Hyung’u, o günlerde taktığım lakabıyla Koreli Kıvanç’ım benim 🙂 Yerin ayrıdır, dolmaz da.. Ama neden dizi çekmiyorsun diye çemkirmek istiyorum sana!! Dream High’ın 4 bölümünde oynadın sonra yine ortadan kayboldun! Bence en acilinden uzuuun ve güzel bir diziyle dönüş yapman lazım.. İnsanlar ajusshi görsün yau 🙂

7- Kim Hyun Joong

Şu an çoğu kişi “Neden amaa?” der gözlerle bakıyor yazıya biliyorum ama ne yapayım elimde değil 😦 Çocuk gerçekten çook tatlı yaa, biraz çabalasa iyi bir oyuncu olma potansiyeli de var onda biliyorum. BOF’taki rolü zaten soğuk nevale anormal çocuk rolüydü, Playful Kiss’te de aynı saçma sapan bir karaktere büründü. Şöyle güzel bir romantik komedide durumu kurtaracağına inanıyorum ben.. Zaten pek bir sesi yok müzik piyasasında fazla dayanamaz. Umarım güzel bir diziyle sahalara döner de kaybettiği karizmasını kurtarır. Bu boya, posa, kasa yazık ama değil mi 🙂

8- Lee Seung Gi

Çoğu kişi My Girlfriend is a Gumiho‘da da sevmiştir kendisini ama benim için her zaman şımarık Hwan olarak kalacak bu kuzu. Oradaki karakterini o kadar sevmiştim ki hala adı geçtiğinde hemen oradaki halleri geliyor aklıma. Bir insanın yavaş yavaş nasıl dönüşebileceğini gösteren en güzel örneklerden biriydi kendisi.. O soğuk nevale kız için yaptıkları, gözyaşları falan ayy..

Bir de yanaklı bu çocuk yaa 🙂 Daha ilk gördüğümde “Ayy tombiş yanaklı buu!!” demiştim, hala geyiği dönüyor onu her gördüğümüzde 🙂 Tatlı, şirin oppa kategorisinde ilk sıralarda Lee Seung Gi 🙂

9- Kwon Sang Woo

Ahh ah evli mutlu çocuklu olsa da oppa kategorisinden asla çıkamayan güzel insan Kwon Sang Woo.. Gamzeleri yeter dedirtiyor insana her gördüğünde.. Hem yakışıklı hem yetenekli üstüne üstük.. Dizileri kadar filmleri de çok başarılı.. Üstelik de başkaları gibi tembellik yapmıyor, tüm dizilerini izleyemedim ben mesela, iyi çalışmış valla 🙂 Onca filmini dizisini izledim ama benim o  için hala Stairway To Heaven‘ın Song Joo oppası.. Hep de öyle kalacak sanırım 🙂

10- So Ji Sub

Ahh Misa’mın Moo Hyuk ajusshisi, karakteriyle beni günlerce ağlatmayı başaran, oyunculuk konusunda sınır tanımayan, öyle ki karakterini oynamayan yaşayan ajusshim So Ji Sub.. Şu yazımda So Ji’nin üzerimdeki etkilerinden bahsetmiştim zaten başka bir şey söylememe yok bence.. Yalnızz.. Hep üzülen, acı çeken, fedakar ajusshi olması beni biraz isyan ettirdi. Yazık değil mi kuzuya yaa, bir kere de kötü adam olsun mesela, kendini beğenmiş topstar olsun! Iyy kendi söylediğime kendim inanamadım olmaz yaa ben onu böyle seviyorum, nasıl Takeshi hep romantik olmalı o da öyle işte.. Ji Sub-ssi aynen yola devam, fighting!!

Sıra geldi mimin paslanmasına..  The mim goes tooo Secret and Sevgili Günlük şak şak şak!!! Kolay gelsin bacılar, harem kuran elleriniz dert görmesin 🙂

 

 

Only You: Sadece Sen Mi Be Ajusshi??

Selamlarr^^ Evet sonunda “Only You”yu izledim ben de 🙂 Bu sene beklediğim iki film vardı zaten. Biri “You are My Pet”, diğeri de “Only You”.. Malum Jang Geun Suk ve So Ji Sub kuzuları başrollerde, e izlemeyip de ne yapacağız şimdi 🙂

Önce filmin konusundan bahsedeyim sonra yorumlara geçerim.. Chul Min yani uri Ji Sub eski bir boksördür. Şimdilerde bir otoparkta bekçilik yapmaktadır. İnsanlarla fazla bir iletişim kurmamakta, karanlık geçmişine takılı kaldığı için kendi halinde yaşamaktadır.. Jung Hwa (Han Hyo Joo) ise Chul Min’in tam tersine hayat dolu, neşeli bir kızcağızdır. Fakat kendisi 4 yıl önce geçirdiği bir trafik kazası yüzünden kör olmuştur. Bu ikili tanışacak ve bir anda hayatlarının tüm seyri değişecektir..

Son olarak filmi şu linkten indirdim. Herkese iyi seyirler 🙂

!!!SPOILER!!!

Öncelikle yazımın başlığımı açıklayayım..” Sadece sen mi be ajusshi” şeklindeki serzenişim hem Ji Sub’a hem de ona hep böyle roller yazan senaristlere.. Yau bu adamcağız hep sevdiği kız için fedakarlık yapan, acı çeken, ağlayan ajusshi olmak zorunda?? Tamam romantik erkek rollerini hakkıyla yerine getiriyor orası ayrı ama hep ona hüsran hep ona hasret aaa!!! Neyse daha fazla sinirlenmeden konuyu değiştireyim ben.. Ama bu mesele kapanmayacak 🙂

Filmin ilk yarısı çok tatlıydı. İkilinin dizi izledikleri sahneler, sonra Chul Min’in o sonsuza uzanan merdivenler boyunca kızı sırtında taşıması!! Burası gerçekten filmin en tatlı kısmıydı herhalde.. Adam boşuna kas yapmamış ama yaa onların hakkını verdi bu sahne ile 🙂 Hele kızın o şerefsiz patronunu patakladığı sahne yok mu uuu eridim bittim yaa!! O ne güzel bir sevgi, ne güzel bir sahiplenişti öyle.. Sonra ikilinin sevgili oldukları, aynı evde yaşadıkları kısımları falan suratımda kocaman bi gülümseme ile izledim.. Çocuk masaların sivri yerlerini zımparaladı, kapı eşiklerini çıkarttı kız için, böyle bir erkek var olabilir mi yaa?? Bu düşünceli tatlı halleri bana Moo Hyuk’u hatırlattı elimde olmadan.. O da yetimdi, o da hayatının bir döneminde kötü şeyler yapmak zorunda kalmıştı, o da hayattan soyutlamıştı kendisini falan filan.. Her şeye rağmen ikili ne güzel bir aşk yaşıyorlardı, taa ki Jung Hwa ameliyat olana kadar..

Zaten film boyunca “Aman bu çocuklar ayrılacak, aman kesin çocuğa şurada bir şey olacak” stresini yaşıyorken Chul Min’in Tayvan’a gönderilmesiyle endişelerimin haklı olduğu ortaya çıktı.. Henüz birkaç Kore filmi izlemiş olan ablam “Bu film Türk filmleri gibi yaa çocuk ölecek sonunda görürsün” deyip durdu bir de yanımda:/ Halimi düşünün 🙂

Chul Min ile o lanet boksörün dövüştükleri sahnenin tek bir karesine bile bakamadım.. Old Boy’daki diş sökme sahnelerini bile izleyen ben Ji Sub’un yerden yere vurulduğu sahneleri izleyemedim 😦 Bir de yönetmenin sağ gösterip sol vurmasına ne demeli? Çocuk hakkıyla kazandı maçı işte, kavuştursana artık kuzuları? Yok yani dram hat safhaya ulaşsın, biz ağlayalım istiyor adamlar anladım ben.. Filmin sonu gerçekten hayal kırıklığına uğrattı beni..

Bir kez daha fark ettiğim bir şeyi de yazmadan geçmeyeyim, Han Hyo Joo ne güzel bir kadındır öyle yaa, bu filmde hele nasıl doğaldı, hep gülümsüyordu bir de.. Kadın on numara gerçekten.. Gelelim şu evlilik meselesine.. Şu an yazımı okuyanlar editlenmiş halini okuyorlar bildireyim şimdiden 🙂 Ben Jung Hwa “evliyim” dediğinde gerçekten evlenmiş olabileceğini düşünmüştüm çünkü o iş arkadaşıyla evli bir çift imajı vermişlerdi bana. Ama daha sonra Makino’dan öğrendiğim kadarıyla kız evli değilmiş, sadece “kalbim dolu” anlamında söylemiş o sözü. Böylesi çok güzel oldu, diğer türlü çok buruk bir son olacaktı benim için.. Aklımdaki tüm soru işaretleri yok oldu 🙂 (Yalnız filmin sonunda Chul Min dilsiz mi kaldı? Ben buna inanmak istemiyorum ki TT 😦 En son bi saranghae dedi ama muhtemelen içinden söylemişti onu da..)

Vee So Ji’nin dövüş sahnelerinden bahsetmeden de gitmeyeyim.. Çocuk deli kas yapmış yaa, öyle böyle değil.. Bütün dövmelerini ayrı ayrı inceleyebilirsiniz, bu film bi fırsat gençler 🙂 Hele de Tayvan’daki dövüş sahnesinde benim gibi gözlerinizi kapatmazsanız 🙂 Film arşivde dursun kısaca döndürüp döndürüp izlenir o antrenmanlar falan 🙂

Sonuç olarak acil So Ji Sub’un romantik komedi tarzında bir dizisini ya da filmini izlemeliyim yoksa bu filmin etkisinden kurtulamayacağım sanırım 🙂 Yazımı bitirmeden filmin posterlerinden fragmanlarına, basın toplantılarından film festivallerine kadar her şekilde güzel yazılarıyla bizi bilgilendiren, güldüren, düşündüren Makinosev‘e buradan teşekkür etmek istiyorum.. Sağ ol var ol 🙂 Herkese iyi günler diliyorum.. Çalgaaa^^

 

Ft Island’dan Yeni Albüm: Grown Up..

Bloğa uğramaya uğramaya yolunu unutmuşum yaa bu ne tembellik 🙂 Çok film izliyorum ama bi türlü yazmaya elim gitmiyor iyice üşengeç oldum çıktım.. Ama Ft Island’ın yeni albümünden bahsetmesem olmazdı şimdi.. O kadar abartmayayım dedim ve oturdum bilgisayar başına 🙂

Ft Island’ın 4. mini albümünün ismi “Grown Up“. Albüm 4 şarkıdan oluşuyor:

 1- Severely

2- Even Had a Lost Friend

3- I am a Foolish Person

4- Grown Man

5- We Hope Become Lovers 

Grup ilk kliplerini de Severely parçasına çekti. Dizi tadındaki uzun klibimiz için buyrunuz 🙂

Klibi beğendim ben. JYJ’nin daha birkaç ay önce yayınlamış olduğu “In Heaven” klibini anımsattı bana. Yönetmen o klipten esinlenmiş sanırım.. Hong Gi de dizi oyunculuğundan gelen tecrübesiyle döktürmüş, ağladığı sahneler falan güzeldi.. Ama Jae Jin’i göremedim  klipte, şarkıyı da sadece Hong Gi söylüyordu.. Jae Jin’in eksikliği her ne kadar hissedilse de Severely çok güzel şarkı..

Yalnızz.. Hong Gi kuzum o saç nedir yaa:/ Bu da mı gol değil diyeceğim o olacak şimdi! Yaa nerede tuhaf bi saç modeli var bu çocuk koşa koşa gidip onu yaptırıyor! Grubun diğer elemanları gayet normal saçlarla takılırken bizimki her seferinde kendisini aşıyor.. Neyse billur sesinin hatrına susuyorum, sana her şey yakışır diyor ve konuyu kapatıyorum 🙂

Albümü indirmek isteyenler şu linkten indirebilirler.. Kuzuyu canlı dinlemek isteyenlerse buyrunuz.. İyi eğlenceler^^

 

Ditto, Flower Boy Ramyun Shop, Perhaps Love..

Selamlar^^ Epeydir bloğa giremiyorum, blog bile okuyamıyorum hatta. Ama bugün ne yapıp edip bilgisayarın başına oturdum.. Hazır dün gece “Perhaps Love’ı izlemişken sıcağı sıcağına yazayım dedim. Tabi ondan önce aklımda kaldığı kadarıyla bahsetmek istediğim birkaç şey daha var. Buyrun o zaman 🙂

DİTTO / DONGGAM

Bu filmi Makino’nun yazısında görüp hemen indirmiştim, bekliyordu bilgisayarda. Geçen hafta izledim sonunda. Konusundan birazcık bahsedeyim sonra yorumlarıma geçerim.

Yoon kendi halinde bir öğrencidir. Bu arada yıl 1979. Kızımız Donghee isimli sunbae’sine platonik olarak aşıktır. Bir gün bir şekilde eline bozuk bir radyo geçer ve bu radyodan gelen çağrıya cevap verir. Ama ortada bir tuhaflık vardır, kıza çağrıyı gönderen Ji In 2000 yılında yaşamaktadır..

Daha fazla bir şey yazmayayım, izlemeyenler hemen filmi indirmeli. Konusu çok sıradışı, şiirsel anlatımı insanı ekrana kilitliyor adeta. Bir de başrolde biricik Woo Jin’imiz Yoo Ji Tae var. Of of of 🙂

SPOILER!

Filmde Ha Ji Won ile karşılaştığımda önce şaşırdım, benzetiyor muyum dedim ama gerçekten de oydu. O kadar genç ki tanıması güç.. Yalnız bu kadında kaliteli film dedektörü mü var nedir nerede iyi bir yapım varsa içinden o çıkıveriyor.. Bu filmde de karakterini sevdim ben, doğasında var olan o iticiliği de görmezden gelince sevebiliyor insan bu kızı 🙂

Sonu hakkında acayip fikirlerim vardı izlerken ama beklediğim gibi bitti. Sonuçta naif, romantik bir film bu. Benim bilim kurgu senaryolarım pek gitmezdi ona yani. Ben kız sunbae’sini bırakmayacak, sunbae ve kızın arkadaşı evlenemeyecek ve bir gün Ji In ortadan kaybolacak gibi tuhaf senaryolar üretmiştim ama olmadı 😦 Back to the Future’ı fazla izledim sanırım 🙂

FLOWER BOY RAMYUN SHOP

Bu diziyi izleyeli de aylar oldu diyebilirim. Aklımda kaldığı kadarıyla birkaç bir şey yazmadan gitmeyeyim. Konuyu çoğumuz biliyoruz. Kendini beğenmiş lise veledi Cha Chi Soo, bir türlü atanamayan şanssız öğretmen Yang Eun Bi ve eski patronuna verdiği sözü tutmak için geri dönen güzel insan Choi Kang Hyuk’un komik hikayesi şeklinde kısa bir açıklama yapıp yorumlarıma geçeyim 🙂

SPOILER!

FBRS’u twitter’da facebook’ta ve her türlü sosyal paylaşım ortamında sık sık gördüğüm için merak edip izledim. Ama tavsiyelere o kadar bakmamak lazım sanırım.. İlk 4-5 bölüm çok güzel gitti. Cha Chi Soo her ne kadar Kim Joo Won, Gu Jun Pyo esintileri taşıyor olsa da tatlıydı. Hele kız “Benimle çıkar mısın oppa?” dedikten sonra yüzünün aldığı o ifade yenirdi ki :)Ama sonra bu karakter o kadar klişeleşti ki sıktı kısacası. Zaten çocuk 40 50 kilo çiroz bi şey, bi de o hallyu saçı dizinin sonuna kadar değişmeyince beni kendinden soğuttu sağolsun.. Ama direk, ahh direk o öyle mi hiç 🙂

Lee Ki Woo’yu A Love To Kill’de bile sevmiştim ben. Gülüşü falan güzeldi, “bu çocukta iş var” dedirtiyordu kısacası. Ve bu dizide bütün potansiyelini ortaya koydu. Saçları, tarzı, kasları.. Ehem ehem hep o duştan çıktığı sahne yüzünden oldu bunlar yaa 🙂 Neyse kendisini bana sevdirdi.. Ama sonunda başını alıp gitmesi.. Hiiç olmadı.. Sonu katledilmiş Kore dizilerine bir emsal daha çıkmış oldu 😦

Eun Bi’nin manevi kardeşi Ba Wol’u sevdim. Ama o sevgilisi balerin kız.. Yani bi insan ancak bu kadar estetikliyim diye bağırabilir.. Botoks sırasında gülüyordu herhalde, o gülen ifadesi hiç gitmedi yüzünden. Bu yaşta yüzüyle neden bu kadar uğraşmış anlamadım yazık yaa.. Bir sahnede Ba Wol’a sinirlenmesi gerekiyordu ama sinirlenemedi yazık.. Gergin yüz kasları buna izin vermedi 🙂

Vee favori karakterine geldi sıra.. Tabii ki Hyun Woo. Ay ne tatlı şeydi o öyle yaa.. Kahkülleri, gülüşü, atkı örüşü.. Yirim 🙂 Ba Wol’den de hoşlanıyor gibiydi ama bu konu arada kaynadı gitti.. Yeni dizilerde yine görmek istiyorum bu çocuğu..

Kısaca izlemesem de olur dediğim bi dizi oldu FBRS. Daha iyilerini izledim. Neyse ki 40 dakikaydı ve bir çırpıda bitti, yoksa iyice sıkabilirdi..

PERHAPS LOVE

Hayat bir film gibidir. Herkes kendi filminde başrol oynar. Bazıları, başkasının filminde onunla başrolü paylaştığını zanneder. Ama gerçekte, sadece bir yardımcı oyuncudur.  Belki de sadece küçük bir rolü vardır. Veya daha kötüsü, oynadığı sahneler çıkartılmış olabilir. Bunu sadece o bilmiyordur…

Filmin ilk saniyelerinde kim olduğunu bilmediğimiz bir adam kuruyor bu cümleleri. O kadar güzel ve anlamlılar ki bütün gün oturup bu sözler üzerine düşünebilir insan.. Başka insanların hayatında başrolüz zannederken aslında figüran olmamız, hayatlarımızdan kesilen sahneler ve onların bir gün birleşip birleşemeyeceği.. (Bu arada bu cümleleri kuran kişi de Koreli bir aktörmüş. Filmdeki rolü oldukça farklı, anlaşılmaz biraz.. Detaylı bilgi için buyrunuz La Fea’nın yazısına 🙂 )

En son blog buluşmasında bahsedilen filmlerden biriydi Perhaps Love’dı. Söz konusu Takeshi Kaneshiro olunca ayıla bayıla indirdim bu filmi de 🙂 İyi ki izlemişim dediğim filmlerden oldu, gerçekten çok güzeldi..

Filmin konusu şöyle; Lin Jiantung 10 yıl önce kimsesiz Sun Na ile tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Ama Sun Na’nın tek bir hayali vardır o da ünlü bir oyuncu olmak.. Yıllar sonra bu ikili bir film projesinde bir araya gelirler. Sun Na artık ünlü yönetmen Nie Wen’in sevgilisidir ve Hollywood’dan teklif alacak kadar ünlüdür. Şimdi eski sevgililer kendi hayatlarından esintiler taşıyan bir müzikalde oynayacaklardır..

SPOILER!

Film tam bir Takeshi Kaneshiro klasiği diyebilirim. Romantik, naif, sevgilisini unutamayan, sadık aşık  rolleri onun için yazılmış sanki, o ağlayınca ağlamamak mümkün değil, o sevgilisine sarılınca ekran karşısında erimemek.. İmkansız..

Çiftimizin Pekin’e gittikleri sahneler çok güzeldi. Ama Lin’in Pekin’de kızı terketmesine şaşırdım ben. Ondan beklenmeyecek bir hareketti doğrusu.. Ama dayanamayıp havaalanından dönmesi ve kızla sarılmaları çok romantikti.. İntikam almayı beceremeyecek kadar çok seviyordu kızı..

Geçmişe dönüşler çok hoştu.. Zaten çekim konusunda yönetmeni gerçekten takdir etmek lazım, sıradanlıktan çok uzak bir seyirde gitti sahneler. Şiir gibi.. Hele şu sahne;  Jin kızın bıraktığı teyp kaydını dinleyip sokağa fırladığında kızı buzların üstünde yatarken görür. Koşarak ona sarılır ve evlenme teklif eder. Ama diğer gün.. Hiçbir  şey umduğu gibi olmaz..

Müzikalin sonu da çok güzel olmuş.. Adam yere düşerken kızın ağladığı sahne ve adamın kanlar içinde yere yığılışı.. Tekrar tekrar izlenesi..

Filmin sonu beni tatmin etmedi açıkçası.. Kadın, yönetmenden ayrıldıktan sonra neden Jin’e dönmedi anlamadım. Zaten diğer adamla ayrılmıştı ve kendisini kanıtlamıştı artık.. Ben mutlu son bekledim açıkçası.. Yine de bu bir kusur değil, film dört dörtlüktü..

Benden bu kadar.. Yeni yazılarda görüşmek üzere^^

Güney Kore’ye “Uçuyorum” :)

Heyecanlanmayın sayın okurlar Kore’ye falan uçtuğum yok 🙂 Sadece geçen hafta izlediğim bir programdan bahsedeceğim size. Trt Haber’de izlediğim “Uçuyorum” programından. Geçen hafta cumartesi günü Güney Kore’deydi program ekibi. Öyle bir ilgiyle izlemişim ki bir baktım hemen bitivermiş, ben de şaşırdım 🙂 Neyse size programa dair aklımda kalan, hoşuma giden, eleştirdiğim birkaç şeyden bahsetmek istiyorum, buyrun başlayalım o zaman 🙂

Programın tamamını net olarak hatırlamıyorum ama ilk gittikleri yer Changdeokgung Sarayı‘ydı.

Tarihi diziler sayesinde ötesini berisini bir güzel ezberlediğimiz Kore saraylarından biri bu da.. Kızımız içerisini gezdi, bahçede de etkinlikler vardı onları izledi falan.. Yalnız kıyafetlerini bile ezberlemişim adamların, bizim yeniçerilerin kıyafetlerini sorsanız 10 dakika düşünürüm ya neyse 🙂

Daha sonra Seoul Kulesi‘ne çıkıp gökdelenler şehri Seul’u izlediler.. Savaş nedeniyle tüm tarihi yapıları yok edilmiş olan Seoul gerçek anlamda bir metropolitan şehri oluvermiş.. Ablam “Hiç güzel değil burası ya neden gitmek istiyorsun sen?” deyince benim savunmamı görmeniz lazımdı: “Onların tüm tarihi dokuları yok edildi tamam mı, böyle değildi baa!!” 🙂 Bu arada kuledeki insanları gördüğümde bir kez daha şöyle bir sonuca vardım: Koreli insanlar gerçekten de pek güzel değiller yau 🙂 Bizim bayıldığımız aktör, şarkıcı vb. ünlü tayfasından insanlar haricinde eline yüzüne bakılır pek insan yok maalesef sanırım 😦 Tabii estetik mucizelerini de söylemiyorum bile, neyse neyse estetiğe devam ey Kore milleti diyorum, gerekliyse yapacaksın kardeşim 🙂

Yine geyiğe sardım ben, neyse daha sonra Kore Savaş Müzesi‘ne geçti ekip. Burada Kore Savaşı’na dair tüm detaylar vardı. Özellikle savaş alanını gösteren o temsili insanlar, çadırlar falan çok güzeldi, çok canlıydı.. Çadırın içinden bir bebeğin ağlama sesi bile geliyordu.. Bir de merkezin içine dijital ekranlar yerleştirmişler, girip Kore Savaşı’nda Güney Kore’ye yardım eden tüm ülkelerin savaşta yaptıkları hakkında bilgi alabiliyorsunuz, hem de Türkçe de dahil savaşa katılan tüm ülkelerin dillerinde! Adamlar tarihlerine önem veriyor işte, işin özü bu aslında..

Daha sonra hiç beklemediğim bir yere gittiler. İstanbul Kültür Merkezi! Evet böyle bir yer varmış Kore’de 🙂

Bir oda var içinde, Türklerin yaşam alanını temsil eden şeylerle döşenmiş. Türk halıları, minderler, bakır güğümler, divanlar falan.. Güzel olmuş.. Başka bir odada bir grup insan Türkçe öğreniyordu. Nasıl tatlılar ya, çat pat konuşmaya çalışıyorlardı muhabir kızla 🙂 Dil olsun da Korece-Türkçe olsun dedim içimden ben de, bir Koreli için öğrenmesi en basit dil kesinlikle Türkçe, tabii bizim için de aynı şey geçerli..

Ve hatırladığım kadarıyla son durak Namdemon Pazarı‘ydı. Burası bizim pazarlarımıza benziyor. Dizilerde filmlerde gördüğümüz şeyler de var tabi içinde: sokak satıcıları, yemek çadırları vs. vs. Yalnız bu noktada beni çok şaşırtan şeyler oldu. Trt gibi kaliteli bir kanal, bir devlet kanalı en azından bir tercümanla, rehberle gitmez mi tanıtmaya çalıştığı ülkeye? Muhabir kızımız tek kelime Korece bilmiyordu, e satıcı kadınlar da İngilizce bilmiyorlar, öylece bakıştılar. Diyelim ki rehber yok kabul, bir konuşma kılavuzu alsaydın eline de bir iki Korece cümle ezberleseydin be kızım.. Aynı tarz bir program olan “Ayna” da Güney Kore’ye gitmişti, yalnız o programın sunucusu o kadar tecrübeli ki hemen 3-5 cümle Korece öğrenmiş, kadınlarla ayaküstü sohbet falan etmişti 🙂

Neyse işte kızımız bu dil sorunsalı yüzünden sokak tezgahlarında gördüğü yiyecekleri uydurmak zorunda kaldı:

“Eee.. İşte bu da salçalı bir yemek sayın seyirciler.. Üzerindeee.. Biber var.. İçinde de sanırım şey var.. Balık var evet..”

Hadi bu yemek tuttu diyelim, bir başka uydurduğu yiyecek tutmadı da, çok güldüm bu kısımda ama:

“Bu da bir çeşit suşi, ama dürüm şeklinde yenen bir suşi, yani böyle ısırıp yiyorsunuz ehe ehe!”

Ah be kızım, o suşi değil kimbap, ayrıca o dürüm gibi yenir mi hiç, daha dilimlenmemiş yau 🙂

Aaah ah sevgili Trt ekibi beni gönderecekti ki tozunu attıracaktım Seoul’ün 🙂 Şaka bir yana tabi bizim artık fazla donanımlı olmamızdan kaynaklanıyor tüm bunlar, yoksa başka bir izleyicinin bunları fark edip rahatsız olmasına imkan var mı hiç 🙂

Son olarak ilk defa şahane bir Kore tatlısıyla karşılaştım. Görünüş olarak tıpkı bizim pişmaniyeye benzeyen bir tatlı bu, adı “Kkultarae”. Baldan yapılıyor. Avuç  içi kadar soğutulup sertleştirilmiş balı alıp çekiştirmeye başlıyorlar. O pişmaniye gibi uzuyor tabii. Uzayan teller birbirine yapışmasın diye de mısır ununa batırılıyor. Ve sonunda tam 16.000 tel meydana geliyor, 16.000 tel bal 🙂 Tellerin için ceviz koyup servis ediyorlar. Çok güzel ama değil mi? İlk defa lezzetli bir şey buldum Kore’ye dair çok mutluyum 🙂

Bu videoda da o telleri nasıl yaptıklarını gösteriyor tatlıyı yapan çocuğumuz. Çok tatlı yaa, “My English is outstanding!” deyişine öldüm 🙂

Yazım burada bitti sayın okurlar.. Umarım bir gün gidip de bu yerlerin canlı canlı fotoğraflarını getiririz. Kocaman bir aminn sesi duymak istiyorum!! Ben de canım istemişken gidip pişmaniye alayım, onunla idare edeceğiz artık^^

70’ler Dönemi Türk Pop Müziği..

Uzun zaman olmuştu mim yazmayalı, tabii şu ödül mimlerini saymazsak 🙂 Mim  olayı olmasa ben daha bir süre bloğa girmezdim herhalde 🙂  Güzel oldu güzel 🙂 Neyse efendim, sevgili kaktüs çiçeğimiz Makinosev‘in şu yazısında mimlenmiş bulunmaktayım 🙂 Konumuz “Eski 45’likler“. Kısaca tam benlik!! 1. sınıfta Kültür İnceleme dersinde proje konum “70’ler Dönemi Pop Müziği ve Dönem Kıyafetleri”ydi, bi dönem üzerinde uğraşmıştım yau, unutmam imkansız 🙂 Bu yazımda da 70’ler dönemi Türk pop müziği tarihimize şöyle kısa bir bakış atacağız.. Buyrunuz, yolculuk başlasın 🙂

Türk pop müziği denildiğinde akla ilk gelen kişi elbette Erol Büyükburç.. Kendisi önceleri rock’n roll şarkıları söyeyip bu tarzda besteler yapsa da sonraları memleket müziklerine dönüş yaptı. 70’lerin ilk yarısında ise bir efsaneye dönüştü.. Çektiği filmler, bu filmlerin şarkıları herkesin diline pelesenk oldu.. “Bir başka sevgiliyi sevemem sevemem sevemeeeem..” sözleri şimdilerde bile herkesin hafızasında..

Bir Başka Sevgiliyi Sevemem 

70’ler aranjman türünün de ortaya çıktığı bir dönem. Aranjman, yabancı şarkılara Türkçe söz yazıp uyarlanarak seslendirilen parçalara deniyor. Türkçe söylemenin ayıp olduğu bir dönemde bu türde şarkılar söylendi hep.. Fecri Ebcioğlu aranjman türünün üstatlarından.. Kendisi o yıllarda ülkemize gelip giden Bob Azzam’ın şarkısı “C’est Ecrit Dans Le Ciel” adlı şarkısına Türkçe söz yazdı. Bu şarkıyı hepimiz biliyoruzdur sanırım: “Bak bir varmış bir yokmuş eski günlerdeee, güzel bir kız yaşarmış Boğaziçi’ndee!!

Bak Bir Varmış Bir Yokmuş 

Türk pop müziğinin gelişmesinde çok büyük katkıları olan Altın Mikrofon Şarkı Yarışması‘ndan da bahsetmesek olmaz şimdi. Bu yarışma 1965-68 yılları arasında kesintisiz yapıldı, 72 ve 79 yıllarında da birer kez daha tekrarlandı. İlk yarışmanın birincisi Yıldırım Gürses ve şarkısı Gençliğe Veda oldu. Cem Karaca ve Erkin Koray da bu yarışmanın bize kazandırdığı seslerden.. O yıllarda Erkin Koray’ın söylemiş olduğu Kızları da Alın Askere, Silinmeyen Hatıralar, Şaşkın, Fesuphanallah gibi şarkıları hala hafızalarda yer alan şarkılardan..

Erkin Koray-Fesuphanallah 

Dönemin Anadolu pop tarzı grupları da oldukça ilgi çekiyor. Öyle Bir Geçer Zaman Ki’den sonra hepimizin tanıdığı Mavi Işıklar da bu dönem patlayan gruplardan.. Diğer gruplara bir göz atarsak elbette başı Moğollar çekiyor. Ajlan ve Üç Ozan, Türeyiş, Siluetler, Mavi Çocuklar da oldukça başarılı gruplar. Üç Hürel‘i de unutmamak lazım tabii. Grubumuz ilk plağını 1971’de çıkarmış. İsmi “Şeytan Bunun Neresinde/Ve Ölüm“. Bir Sevmek Bin Defa Ölmek Demekmiş ise benim en sevdiğim şarkıları..

Mavi Işıklar-İyi Düşün Taşın 

Üç Hürel-Bir Sevmek Bin Defa Ölmek Demekmiş

Barış Manço 1970 senesinde çıkardığı Dağlar Dağlar ile bir anda patlayan şarkıcılarımızdan. Bu çalışmasıyla Platin Plak Ödülü’nü kazandı. Daha sonraki dönem ise Kurtalan Ekspres adlı grubunu kurma çalışmalarıyla devam etti. 1975’te ilk uzunçalarını yayımlayan Manço’nun ilk ve tek filmi Baba Bizi Eversene..

Barış Manço-Dağlar Dağlar 

Dönemin pop starı hiç kuşkusuz Ajda Pekkan.. 1962 yılında gece kulübü Çatı’da program yaparak sanat dünyasına adım atan Pekkan 63 senesinde Ses Dergisi’nin kapak yıldızı oldu. Daha sonra başarılarıyla Türkiye’nin yurtdışına açılan yüzü olmayı başardı. Tanrı Misafiri, Uykusuz Her Gece, Hoşgör Sen, Kimler Geldi Kimler Geçti şarkıları yine benim favorilerimden.. Süper star 1980 yılında Petrol isimli şarkıyla Türkiye’yi Eurovision şarkı yarışmasında temsil etti. Bu klipteki tarzını falan çok seviyorum ben, kumral halleri çok güzelmiş gerçekten..

Hoşgör Sen

Seveceğim, Gezeceğim

Nükhet Duru, Nilüfer ve Sezen Aksu bu dönem zirveye yerleşmiş olan isimlerden. Nilüfer ilk plağını 1972’de çıkardı, 73’te Dünya Dönüyor ile ilk Altın Plak’ını aldı. Nükhet Duru ise aynı ödülü Beni Benimle Bırak plağı ile aldı. İlk plağını yine 1975’te çıkaran Sezen Aksu ise asıl ününü Kaybolan Yıllar‘a borçludur denebilir.. Olmaz Olsun, Kusura Bakma, Seni Gidi Vurdumduymaz yine dönemin başarılı çalışmalarından..

Sezen Aksu-Kaybolan Yıllar

Nilüfer-Göreceksin Kendini

TRT tarafından canlı olarak yayınlanan geniş kapsamlı ilk beste yarışması “Topluiğne Beste Yarışması“. Aranjman türünün son bulmasını sağlamış ve birbirinden kaliteli müzisyenlerin, şarkıların ortaya çıkmasına ön ayak olmuştur bu yarışma.. Aynı zamanda Eurovision’a bir ön hazırlık da denebilir Topluiğne için. Esmeray ve Unutma Beni bu yarışmanın en önemli kazanımlarından biri.

Esmeray-Unutma Beni 

Eurovision Şarkı Yarışması‘na da TRT’nin katılmaya karar vermesiyle beraber ilk kez 1975 senesinde dahil olduk. İlk seçimler gerçekten çok ilginçmiş, ikili bir seçim sistemi kurulmuş oylama için. Bir yanda posta kartları ile gönderilen halk oyları, diğer yanda TRT jürisi. Halk oylamasında Ali Rıza BinboğaYarınlar” ile birinci olurken, jüri Semiha Yankı‘nın seslendirdiği “Seninle Bir Dakika” yı tercih etmiş. Bir de Cici Kızlar‘ın Delisin‘i birinciğe ortak olunca iş kuraya kalmış. Cici Kızlar’dan Bilgen Bengü boş zarfı çekince birincilik Semiha Yankı’ya kalmış.. Fakat 22 Mart 1975 gecesi oylamanın sonlarına doğru ancak Monako’dan 3 puan alarak sonuncu olmuşuz.

Semiha Yankı-Seninle Bir Dakika 

Ali Rıza Binboğa-Yarınlar

70’lerin pop şarkılarını, 90’lar kuşağına dahil olan benim ve benden küçüklerin çok iyi bilmesinin en büyük sebebi Hababam Sınıfı‘dır hiç kuşkusuz. Dönemin en güzel şarkılarını bu seri sayesinde tanıdık sevdik.. Yoksa Seyyal Taner, Ali Rıza Binboğa, Erkin Koray gibi isimleri nereden duyup benimseyecektik 🙂 En güzel Hababam Sınıfı şarkılarından bahsedeceksek, Seyyal Taner’den Son Verdim Kalbinin İşine, Beyaz Kelebekler’den Sen Gidince, Güzin ile Baha’dan Gençlik Başımda Duman, Yeliz’den Bu Ne Dünya, Erkin Koray’dan Estarabim, Erol Evgin’den Sevdan Olmasa başta olmak üzere birçok şarkı gözümüze çarpar. Ve hepsi gerçekten o kadar güzeller ki bir yüz yıl sonra da o kuşağın bu şarkıları dinleyeceğine eminim ben..

Hababam Sınıfı Uyanıyor 

Benden bu kadar sayın okurlar. 70’ler pop müzik süreci anlat anlat bitmeyecek cinsten, kısaca bir göz atmış olduk bizler de bu sayede. Bahsedemediğim bir sürü şarkıcı, besteci, söz yazarı da bulunmakta ama ancak bu kadar özetleyebildim 🙂 Umarım sıkılmamışsınızdır.. Şimdilerdeki uyduruk pop şarkılarını, (tabii pop mu arabesk mi orası da belli değil ya:/ ) şarkı yarışmalarını falan görünce insan kaliteli bir şeyler de dinlemek istiyor bazen değil mi? Sevgili Oh Yoon Joo bu mim benden sana gelsin 🙂 İki güzel kapanış şarkısı da yanında promosyon olsun 🙂 Buyrun iyi dinlemeler 🙂

Semiramis Pekkan-Bana Yalan Söylediler

Ayten Alpman-Söyle Buldun Mu 

En Güzel Ft Island Klipleri..

Ft Island klipleri güzeldir sayın okurlar, dans etmedikleri ve enstrüman çaldıkları için daha teması olan ve daha derin klipler çeker grubumuz. Hele bazılarını anlamakta bile güçlük çekerim ben mesela, düşünün artık 🙂 Her neyse, en sevdiğim Ft Island kliplerinden bahsetmek istiyorum bugün, hepsinin yeri ayrı benim için ama bazılarını ayrı seviyorum orası kesin 🙂 Buyrunuz başlayalım;

1- GIRLS DON’T KNOW

Bu benim en sevdiğim klip olmasına rağmen çekilip de yayınlanamayanlardan 😦 . Sebebini ben de bilmiyorum ama Won Bin gittiği için olabilir diye düşünüyorum.. Bu klibin en sevdiğim yanı tabii ki başta Hong Gi’yi odağa almış olması, bir de tüm üyelerin yüzünü net bir şekilde görebilmemdir. Bazı klipler var ki bir karmaşa bir keşmekeş, kimseyi göremeden klip bitiyor.. Bu klip öyle değil ama, özellikle kızların aşkı bilmemesinden dert yanan yanık sesli solistimiz tatlı kıyafetleri, mükemmel saçlarıyla hep odakta, şahane 🙂 Bu arada Hong Gi’nin bu klipteki saçları gerçekten ne kadar güzeldi, bundan iyisini ben henüz göremedim, yaşına uygun ne hoş bir model değil mi? Kuzunun klibin sonunda bariz bir şekilde görebildiğimiz lenslerine de dikkat çekmek istiyorum, güzel güzel 🙂

2- HELLO HELLO

Bu klibi o kadar çok izledim ki sanırım her karesini ezbere biliyor olabilirim 🙂 Hong Gi’nin adamakıllı giyindiği, saçlarını adamakıllı bir modele soktuğu hallerini seviyorum ya, bu klip de bu yüzden favorilerimden 🙂 Jae Jin faciası dışında herkes pek bir tatlı.. Yalnızz.. Bu kliple ilgili aklıma takılan bir soruyu sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim. Bu klipte Hong Gi ölüyor mu sayın okurlar? Arkadaşlarını kurtarmak için binaya dalıyor, dumanlar içinde kalıyor, sonra uyanıyor şarkı söylüyorlar falan, en sonunda binadan çıkmıyor, ama klibin bitiş sahnesinde yine o binanın önünden geçiyor.. Ay film gibi anlattım ha 🙂 Neyse bu konuda beni aydınlatanlar olursa sevinirim 🙂

3- LOVE LOVE LOVE

Evet sayın okurlar lütfen şoka girmeyelim, bu çocuk da Hong Gi maalesef o_O.  O peruğu andıran saçları da peruk değil bizzat gerçek:/ Neyse bu peruk faciası çok şükür kısa sürdü ve Hong Gi kankası Hee Chul’a verdiği sözü tutup saçlarını kestirdi. Gerçi hayranları da çok tepki vermişti bu korkunç imaja, ama tepki verilmeyecek gibi değil ki!! 🙂

Ama şarkı da klip de çok güzel.. Birbirine kavuşamayan iki kuklamız var bu klipte. Garip semboller göze çarpıyor, gözyaşı yerine dökülen fermuar başlıkları mesela.. Sonra klibin çekildiği acayip mekan, o ışıklar falan. Her şey çok gizemli ve ilgi çekici. Kısaca Hong Gi’ye rağmen sevdim bu klibi de 🙂

4- LOVESICK

Aah ilk göz ağrımı da es geçemem tabii ki.. Lovesick benim ilk Ft Island şarkım ve klibim aynı zamanda.. Hong Gi’yi buradaki uzun saçlı bebe haliyle tanımıştım ilk kez. Hepsi öyle küçük öyle tatlı ki.. Ah bir de Won Bin var tabii.. Onun olduğu her klip daha özel benim için..

Bu klibimizde de aşk acısı çeken çiftler gösteriliyor tek tek. Aralarda da bir ormanda ve kafe gibi bir yerde şarkı söyleyip çalmaya çalışan çocukları görüyoruz.. Hong Gi yine iki büklüm söylüyor şarkısını, ağzına sağlık çocuk..

5- AFTER LOVE

Ayrılık şarkısı dendiğinde ilk akla gelen Ft Island şarkılarındandır After Love. Klibi de en az şarkı kadar duygusal, grubumuzun 5 üyesi de terk ediliyor başta Hong Gi olmak üzere. Daha klibin ilk dakikalarında çimenlerde bir kız tarafından terk edilen Hong Gi en yanık sesiyle söylüyor şarkıyı. Yazık ama 🙂

Ayrıca Hong Gi’nin “Ben artık büyüdüm” dediği bir klip “After Love”. Uzun saçlı, sevimli çocuk imajından sonra yırtık kotlar, siyah ojeler, kısa siyah saçlar falan imajını bayağı değiştirmiş o dönemde. Bence güzel olmuştu, hatta keşke yine o saç modeline dönse..

6- THUNDER/ONLY ONE PERSON

Bu da Ft Island’ın dizi gibi çektiği kliplerden. Al çekirdeğini otur izle o kadar yani 🙂 Henüz ergen bir lise öğrencisi olan Hong Gi barda tanıştığı bir kızla danseder, öpüşür falan filan.. Ama sonraki gün derse ilk kez gelen öğretmenin o kız olduğunu anlayınca çok şaşırır 🙂 Tabi kız da.. “Aşkın yaşı olmaz” diyen çiftimiz yine de takılmaya devam ederler. Ama sonunda birileri (Hong Gi’nin düşmanı bir çete elemanıydı sanırım) bunları okul yönetimine şikayet eder.. Ve klibimiz kötü biter 😦

Thunder bence Ft Island’ın en sevimli klibi. Bu klibin devamı da vardır, ismi de “Man’s First Love Follows Him To The Grave”. Onda da Hong Gi barda öğretmeni yerine başka bir kızla takılır kaderi değişir falan.. Ama onu çok sevmedim ben. Burada çok masum, çok sevimli.. Çekirdekleri temin ettiyseniz buyrun izleyin derim 🙂

7- FT ISLAND

Grubun 2. klibi Ft Island. Adından da belli olduğu gibi tatlı mı tatlı bir tanıtım şarkısı. Bütün klip bir ormanda geçiyor. Hepsinin gerçekten minnacık olduğu bir klip. Hong Gi zaten bir damla, Won Bin deseniz ondan hallice, diğer elemanlar ayrı çömezler 🙂 O sempatik hallerini özlüyorum bazen.. Toplu saçları, sempatik kıyafetleriyle Hong Gi’nin bugünlerdeki tuhaf imajından eser yok. Neyse bu da geçecek diyorum, bir insan hayatı boyunca böyle berbat bir imaj benimseyemez nayırr 🙂

8- THE ONE

İngilizce özürlü Hong Gi ile diğer elemanların birlikte söylediği çok güzel bir şarkı “The One”. Ama ben bu şarkıyı ne zaman dinlesem kötü olurum, Won Bin’in dahil olduğu son kliptir bu çünkü, ve de birlikte söyledikleri son şarkıları 😦 Hatta vedalarını bile bu şarkıyla yapmışlardı 😦

Neyse bahsettiğim bu hüznün tam tersine çok eğlenceli bir klip bu. Klipte Jae Jin’in doğum günü var ve elemanlar neşeyle kutlama yapıyorlar. Klibin afetini de Won Bin olarak seçiyorum. Sen ne tatlı şeysin ya, gözlüklerine kurban 🙂 Aklımda hep bu klipteki neşeli halleriyle, o cool güneş gözlükleriyle kaldı bu çocuk. Yeni tarzı da çok hoş ama, beğeniyorum ben. Bir de Hong Gi’ye öğretse azıcık giyinmeyi nolurduu 🙂

Şimdilik bu kadar. Belki bu yazının bir “Part II”sini de yapabilirim ama göz bebeklerim bunlar.. Hepinize iyi seyirler^^

Çok Yönlü Blogger Ödülleri..

Eveet yine çok eğlenceli bir mim gelmiş bloğuma, hem de tam üç yerden birden. Beni bu güzel ödüle layık gören Lee‘ye, Oh Yoon Joo‘ya, Hikaruivy‘e ve Madam Patapuff‘a çook teşekkür ediyorum 🙂 Mimin kurallarına gelince, kendim hakkında yedi şeyden bahsedeceğim ve çok yönlü blogger ödülünü alması için 10 blogger arkadaşımı seçeceğim.. İşim çok zor, 10 kişi sınırı olmasaydı ne güzel olurdu 😦

Neyse önce işin sohbet kısmını halledelim değil mi? Masalevi kapısını açtı girin içeri bakayım 🙂

1- Türkü dinlemeyi çok severim, en çok da hemşerim Neşet Ertaş’ın türküleri beni etkilemeyi başarır, en hassas yerimden vurur.. Bestelerine söyleyecek sözüm zaten olamaz ama onun bağlaması gibi bağlama çalan birine de henüz rastlamadım.. Farklı bir teknik kullanır kendisi, boşuna “Bozkırın Tezenesi” olmamış tabii.. Allah ona uzun ömürler versin diyorum.. En sevdiğim türküleri ise “Yalan Dünya”, “Ahirim sensin”, “Neredesin Sen”, “Kesik Çayır”, “Yazımı Kışa Çevirdin”… Daha da çok sayarım ben, en iyisi diğer maddeye geçeyim 🙂

2- Çoğu zaman şanssız olduğumu düşünüyorum.. Birçok insana olduğu gibi hayatta hiçbir şey önüme altın bir tepsi içerisinde sunulmadı. Hani bazı insanlar vardır, hiç düşünmeden önlerine bir sürü fırsatlar çıkar, kapılar açılıverir birden. Ben tam tersi o kapıları günlerce, aylarca çalmak zorunda kalanlardanım.. Önceleri bu yüzden çok söylensem, çok üzülsem de şimdi gülüp geçmeye başladım. Belki de henüz bazı şeylerin zamanı değildir, belki de daha fazla sabretmem gerekiyordur falan.. Bu Pollyanna denen küçük kız olmasa böyle şeyleri de düşünecek halimiz olmazdı ha, çok yaşasın kendileri 🙂 Neyse secret felsefesini düşünüp evrene olumsuz mesajlar yaymayalım şimdi 🙂

3- Öyle tarzım şudur budur diyemeyenlerdenim.. Kısaca moda olanı beğeniyorum. Bir sene sürekli elbise giyebilirken, başka bir dönem şort takıntısına yakalanıp şorttan başka bir şey giymiyorum. Bu konuda da arkadaşlarımdan da çok etkileniyorum denebilir, demek ki bana bir şeyi sevdirmek için onu sürekli empoze etmek gerekiyor 🙂 Yıllarca aynı tarz kıyafetleri giyenleri de hiç anlayamıyorum, ben neden her şeyden böyle çabuk sıkılıyorum ya 🙂

4- Beyoğlu’nu, özellikle İstiklal’i çok seviyorum. Bir süre gitmeyince hemen özlediğimi fark ediyorum. Hele de Mangal Keyfi’ne uzun zaman gitmeyince kebap kokuları burnumda tütüyor 🙂 (Bu arada bu mekanın üstüne kebapçı tanımam gidiniz, herkese tavsiye ediniz 🙂 ) Oradan çıkınca bir kaç mağaza gezmek, ara sokaklardaki kitapçılara uğramak, soğuk günlerde sokak satıcılarından kestane almak, sonra Galatasaray’dan dönüp Fransız Sokağı’nın güzel mekanlarında bir şeyler içip Tophane’ye inmek falan.. Bana mutluluk veriyor.. İstanbul güzel şehir kısacası, her türlü zorluğuna ve keşmekeşine rağmen..

5- Ayakkabı hastasıyım. Evdekiler bu konuda gerçek anlamda hasta olduğumu düşünseler de ben bunun kızlara özgü, doğal bir özellik olduğunu onlara anlatmaya çalışıyorum 🙂 Hele bir de insanın anne babası “İhtiyacın olandan fazlasını alma!” felsefesindeyse benim gibi işleri zor demektir 🙂 Aldığım ayakkabıları sakladığımı bilirim 🙂 Bu ara takıntım topuklu ayakkabılar.. Böyle bahsedince alışverişe gidesim geldi amaa 😦

6- En sevdiğim yemeklerden biri Arabaşı Çorbası’dır. Çoğunuz muhtelemen bu çorbayı bilmezsiniz, İç Anadolu yemeği kendisi. Köylerde kar yağınca yapılırmış sadece, hatta hamuru soğusun diye karın üzerine koyarlarmış. Ben yaz kış istiyorum annemden ama, kar yağmasını beklersek ohooo 🙂 Neyse yapımı kolay bir çorba bu, tadı da şahane. Tavuk, tavuk suyu ve kavrulmuş unla yapılıyor. Bir de hamuru var tabi, ben onu fazla yemiyorum, annem babam çok severler hamurunu da. Kısaca etrafınızda yapmayı bilen biri varsa hemen yaptırın deneyin, ya da tarifine bakıp yapmayı deneyin. Kış aylarında en şifalı yiyecek budur diyorum..

7- Çocukluk hayalim yazar olmaktı aslında. İlk hikayemi 10 yaşındayken yazmıştım. Dönme dolaptan düşüp ölen bir kızı anlatıyordu hatırladığım kadarıyla. (Tamam kulağa biraz psikopatça gelebilir ama ilk denememdi o benim 🙂 ) Sonra sürekli yazdım, gece gündüz aklımda konular birikiyordu. Ortaokulda dedektif hikayeleri yazarken lisede aşk hikayelerine döndüm. Hikaye dediysem 150 sayfalık kocaman defterler doluyordu ben yazdıkça 🙂 Ortaokulda ve lisede çok şiir yazdım bir de, sonra geçti o hevesim. Ama şiirlerimi hala seviyorum, okudukça neler neler hatırlatıyorlar bana.. Şimdi de Kore dizileri ve Ft Island sevgim sayesinde yazdığım bir hikayeyi senaryolaştırma çabası içine girdim. Hala yazmaya devam ediyorum kendimce ve bu hobimden inanılmaz zevk alıyorum. Yazmak iyidir, Allah herkese konuşup derdini anlatamayınca yazıp rahatlamayı nasip etsin..

Neyse amma konuştum ha, daha ödül vereceğim ben.. Buyrunuz ödül türenine 🙂

1- İlk ödülüm Makinosev‘e gidiyor. So Ji Sub hakkında başka kaynağa başvurmamıza gerek bırakmadan yazdığı güzel yazıları, kendine has mizah anlayışı, kahkaha garantili bloğuyla o bu ödülü hak etti.. Şak Şak Şak!!!

Not: Hikayesi Küçük Siren şiddetle tavsiye edilir; tansiyona, baş ağrısına, kalp sızısına birebir, ilaç gibi 🙂

2- Diğer ödülümüzün sahibi Bez Cadıları bloğunun sahibi Oh Yoon Joo!!! Bloğunu her açtığımda farklı bir yazısını görebilmek çok hoş.. Hep böyle çalışkan olman dileğiyle Yuncucum 🙂 Hikayemin yeni bölümlerini çabucak yazmam için de beni gaza getiren, hikayeme çok güzel de bir afiş hediye eden kişidir kendisi.. Kumavoyo çingu 🙂

3- Vee bu mimi bana ilk gönderen Lee. Her şeye aynı anda yetişebilen multi talented blogger 🙂 Her konuya değinen farklı yazılarını her daim görmek dileğiyle 🙂 Yeni hikayen de merakla bekleniyor biline 🙂

4- Hikaruivy, bir ödül de sana geliyor. İlk okuduğum yazın “You are Beautiful” yazısıydı ve karnıma ağrılar girene kadar gülmüştüm, dün gibi hatırlıyorum 🙂 My Lovely Roommate‘i, Güneş ve Ay‘ı okuyup gülme krizine girmelerim, sorunlarımı unutmalarım hep sayende oldu. Eğlenceli yazıların hiç bitmesin 🙂

5-Sevgili La Fea, bu ödül de senindir 🙂 Sayende Gong Yoo haberlerini, filmlerini, bir türlü çekemediği yeni dizilerini, reklam filmlerini, ona asılan aktrisleri falan tek bir adresten, hem de en eğlenceli yorumlarınla okuyoruz 🙂 She loves YOO!!! diyorum diğer maddeye geçmeden 🙂

6- Diğer bir ödülümüz Aslı‘ya gidiyor. Hiçbir millet ayırmaksızın yakışıklı keşifleri yaparak bizleri mutlu eden, her konuda, her alanda yazarak ufkumuzu açan yetenekli insan. Çoğumuz gibi bir Kıvançsever.. Ödülünü havaya kaldırabilirsin 🙂

7- Vee Blogger Band, bir ödül de size gidiyor 🙂 Sevgili Günlük adlı, 4 arkadaş birlikte yazdıkları bloglarıyla sizi her gün farklı bir yere götürebilir bu kızlar. Gerçekten çok yönlü bir blog bu kısacası 🙂 Elleriniz dert görmesin kızlar 🙂

8- Winpohu-ssi! Koş gel bir ödül de sana geliyor 🙂 Kitap kurdu, anime manyağı, Tumbler fotolarıyla da sizi içine hapsedebilecek bir blogger kendisi.. Benim gibi İngiliz aksanına aşık o da.. Çok yönlü blogger ödülünü hak ediyor kısacası 🙂

9- Bir diğer ödül Madam Patapuff‘a gidiyor 🙂 Kendisinin ilk önce hikayelerini okumuştum ben. Hatta “Bu Aşk Değil Müzik” adlı hikayesini tatildeyken okumuştum, hala yaz günleri geliyor aklıma hatırlayınca 🙂 Bol bol yazılarını ve hikayelerini okumak dileğiyle..

10- Son ödülümü de My Destiny‘e gönderiyorum. 🙂 Kendisinin tüm photoshop çalışmalarına hastayım, bu konuda bir üstat O 🙂 Hikayem için yaptığı afiş de çok çok güzel, tekrar teşekkür ediyorum kendisine 🙂 Güzel dizi, film yorumlarınla yazmaya devam etmen dileğiyle..

Keşke hala yazıyor olsaydı da, yazılarını dönüp dönüp tekrar okuduğum blogger arkadaşım Kendisi‘ne de ödülünü gönderebilseydim 😦 Neyse, umarım en yakın zamanda aramıza dönüp yazmaya devam eder.. Buradan kendisine sesleniyorum: “Yay Pandaa!!!” 🙂

Ödül törenimiz burada bitti. Bir başka törende görüşmek dileğiyle esen kalınız, hoşçakalınız 🙂

A Love To Kill: My Mistake!

A Love To Kill denince iki şey gelir benim aklıma. Birincisi “Hep sen mutlu olursan bu hiç eğlenceli olmaz değil mi?” repliği.. Aklımda derin yer etmiş repliklerden biri oldu bu. İntikamını alan, adaleti sağladığını düşünen Bok Gu kendisini rahatlatmıştır bunu söylerken, ya da öyle olduğunu düşünmektedir. Çoğu zaman hepimiz bu cümleyi söyleyebilmek istiyoruz ama değil mi? Bize haksızlık eden birini pişman edip “Hep sen mutlu olacak değilsin ya!” demek, ne kadar da güzeldir kim bilir 🙂 Diğeri ise başlığımdaki “My mistake!” repliği.. Bok Gu intikam falan alamadığını, sadece kendisini aldattığını anladığında, pişmanlıktan gebererek bu kelimeleri sayıklar.. O tatlı ötesi Kore aksanlı İngilizcesiyle hatalı olduğunu haykırır.. Ve insanı ağlatmayı başarır..

Sevdiğim, özlediğim aktörlerin dizilerini tekrar izlediğimi yazmıştım. Rain’i tekrar izleyebilmek içinse bu diziyi seçtim. Full House dizisini de Rain’in oradaki rolünü de fazla sevmemiştim zaten. Ama bu dizide.. O öyle farklıydı ki..

Neyse Rain demişken önce ondan bahsedelim azıcık. Hem bol bol eklediğim Rain resimlerine de haksızlık olmasın 🙂 Çocuk bir kere insan değil yau, bir erkekte olması gereken her şey onda toplanmış adeta. Uzun boylu, omuzlarının genişliği kadraja sığmıyor, kaslı erkek konusunda bir rol model, iyi oyuncu, dans edip şarkı söyleyebilmesi apayrı konular zaten, ses tonu çok etkileyici falaan filan.. Daha da yazabilirim ama başka şeylerden de bahsetmek lazım 🙂 Bir de gerçek bir erkek gibi görünüyor. Ne kadar çok sevsem de Koreli aktörlerin %90’ının yüzündeki estetik müdahaleler yüzünden hepsi kusursuz, porselen bebek gibi görünüyorlar. Ama o öyle değil.. Estetikli mi değil mi bilmiyorum ama bence çok doğal, olması gerektiği kadar sert bir yüzü var..

Biraz da diziden bahsedeyim. A Love To Kill çok güzel bir aşk-intikam hikayesi. Abisinin intikamını almak için topstar Cha Eun Suk’un koruması olan Bok Gu ile kızımızın aşk hikayesi anlatılıyor dizide. Bi kere dizinin içerisinde çok güzel bir Misa havası var ve o bile diziyi izlemek için yeterli.. Misavari şarkılar, Misavari mekanlar.. Shin Min Ah’nın oyunculuğu çok çok iyiydi bir de. Çoğu kimse onu Gumiho rolüyle sevdi ama burada çok daha iyi bir oyunculuk sergilemiş bence. Ama çok ağladı yau, gözyaşları hiç dinmedi.. Bana bile fenalık geldi artık, insan ağlamaktan da yorulmaz mı? Bir de fazla saftı kızımız, yahu sen koskoca topstar olmuşsun, ne ortamlar görmüşsün azıcık gözünü açsana! Herkese inanıyor, kim ne dese kanıyor zavallıcık! Dizinin mağduru Min Gu değil bu kızdı kesinlikle..

Dizi 11. bölüme kadar çok güzel gidiyor, ama sonra tüm gidişat değişiyor birden, olaylar Min Gu üzerinden dönmeye başlıyor, ana konu bambaşka yerlere gidiyor, aşkın yerini pişmanlık, üzüntü, vicdan falan alıyor derken dizi çok yavaşlıyor. Ben o yüzden ilk 11 bölümünü çok sevdim bu dizinin, sonrası bizim sakız dizilerimiz gibi gereksiz olmuş..

Sevdiğim sahnelerden de bahsetmek istiyorum şimdi.. Gerçi çok fazla var ama birkaçını anlatmazsam olmaz şimdi 🙂

Bi Rain dizisinden bahsediyorsak bir öpüşme sahnesini beğenmemek olmaz şimdi. Adam bu işi biliyor kısacası.. Keşke gidip diğer meslektaşlarına da öğretse azıcık. O yapay öpüşmeler falan nedir yau 🙂 Neyse kumsaldaki öpüşmeden bahsediyorum tabii ki.. Kızımız hıçkırıklarıyla boğuşurken dünyanın en cool hareketiyle onu çekip öpmesi gerçekten çok karizmatikti.. Hıçkırık böyle kesilecekse insan her daim hıçkırmayı göze alır dimi ama 🙂

Kızı otel odasında kurtardığı sahne de çok güzeldi.. Bizim efendi çocuk Joon Sung bir kadeh sojuyla Nuri Alço’ya dönüşüp Eun Suk’u odasına götürmeye kalkınca koruması güzel insan odaya dalıp onu kucakladığı gibi götürür. Bu hareketi süperdi.. Buradaki amacını çok anlayamasam da sevdim.. Zaten bu çocuğun hiçbir amacı anlaşılamıyordu ki dizide, kapalı bir kutu sanki, ağzından sözcükler zor dökülüyor..

Kızı kurtarışlarından bahsetmiyorum bile.. Sanki koruma olmak için doğmuş, Whitney Houston görse kıskanırdı neredeyse 🙂

Ve elbette ramen sahnesi.. “Seni sevmiyorum, seninle oynadım zaten..” diyerek kuzumuzu terk etme çabasına giren Eun Suk iki kase ramen yeyip her hassas bünyeli çekik kızımız gibi kusar. Tüm bunlara rağmen Bok Gu peşinden gider bu kıza yardımcı olur, sonra da “Gözlerin seni seviyorum diyor ama..” diyerek onu öper! (Kızın 10 saniye önce kusmuş olması bile bu sahnenin romantizmini öldürememişti 🙂 ) Tabi bu hareketin amacı da sonradan anlaşılıyor ama yine de çok karizmatikti yau ne yapayım ben şimdi 🙂 Bir de daha sonra yine oraya gidip ramen yiyen kızın hıçkırıklarını duyuyordu Bok Gu 😦 Bu dizinin her sahnesi anlatılır yau en iyisi burada keseyim ben 🙂

Son olarak dizinin müzikleri de şahane diyorum.. Hüzünlü, kalp burkan şarkılar hepsi de. Yıllardır aklıma geldikçe bıkmadan dinlerim ben de.. Yazıyı bitirirken bir de “Gel teskere!” türküsünü söylemekten başka bir şey düşmüyor bana. Rain bir an önce gelmeli ama değil mi sayın okuyucular 🙂

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi

Üst üste yaşadığım hayal kırıklıklarından sonra bir daha Türk filmi izlemek için sinemaya gitmem demiştim. İnsanların ayılıp bayıldığı, günlerce televizyonlarda reklamları dönen filmlerin ucuz melodramlardan ibaret olduğunu görünce bu işi üstatlarına bırakmanın en iyisi olduğunu düşünmeye başlamıştım. Ama insanın onu kolundan tutup sinema salonuna sokabilen bir arkadaşı olunca öyle sözler işe yaramıyor 🙂 Yine kendimi Beyoğlu AFM’de buldum tabii ki, bu sefer gideceğimiz film “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi” idi, filmin yönetmeni de Leyla ile Mecnun’un yönetmeni Onur Ünlü olduğundan çok da kötü değildir dedim içimden. Ve film bitip de salondan çıktığımda yüzümdeki o aptal sırıtma geçmek bilmedi bir türlü. Tramvayda, yatağımda vs. her yerde sırıtıp durdum. Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim, bu film bana ilaç gibi geldi.

Filmin konusu şu şekilde; Celal Tan, bir taşra şehrinde ailesiyle birlikte yaşayan saygın bir anayasa profesörüdür. İlk eşinin ölümünden yıllar yıllar sonra, bir şekilde hayatını kurtardığı ve kendisinden çok genç olan bir üniversite öğrencisi kızla evlenir. Sonra kötü şeyler olmaya başlar..

Sevdiğim birkaç sahneden de bahsedeyim gitmeden;

– Ezgi Mola bu filmde gerçekten çok iyiydi, sanırım en çok onun olduğu sahnelerde eğlendim ben. Tam Türk işi hatun, klasik müzik eşliğinde göbek atabilecek kadar hem de 🙂 O tuhaf sevgilisiyle ikisi güzel bir çift olmuşlar.

– Filmin başında ailenin hiçbir şey olmamış gibi eve girmesi de çok matraktı, daha ilk dakikadan ne kadar tuhaf olduklarını anlıyor insan onları görünce 🙂

– Celal Tan’ın kanser hastası arkadaşı da ayrı bir alemdi. “imamın şartları” esprisi aklıma geldikçe hala gülüyorum. Onur Ünlü bu kara mizah işini iyi biliyor, insanların sadece ölmeden önce bir şeylerin farkına vardıkları nasıl da doğru!

– Tenorun bıçaklandığı sahnede absürtlük tavan yapmıştı artık, bu kadarına da pes dedim:)

– Babaannenin balkondan atladığı sahnede de çok güldüm, kadın önce antene takıldı sonra da alt balkona düştü 😀

– Filmde biraz fazla küfür vardı evet. Ben çok da rahatsız olmadım ama o küçük çocuk için üzüldüm sadece, sonunda o bile dayanamadı yani 🙂 Kötü etkilenmemiştir umarım..

Ben de Türk filmlerini sevebilirmişim çok mutluyum 🙂 Leyla ile Mecnun sevenler kaçırmasın diyorum, herkese iyi günler^^

%d blogcu bunu beğendi: