Blog Arşivleri

A Love To Kill: My Mistake!

A Love To Kill denince iki şey gelir benim aklıma. Birincisi “Hep sen mutlu olursan bu hiç eğlenceli olmaz değil mi?” repliği.. Aklımda derin yer etmiş repliklerden biri oldu bu. İntikamını alan, adaleti sağladığını düşünen Bok Gu kendisini rahatlatmıştır bunu söylerken, ya da öyle olduğunu düşünmektedir. Çoğu zaman hepimiz bu cümleyi söyleyebilmek istiyoruz ama değil mi? Bize haksızlık eden birini pişman edip “Hep sen mutlu olacak değilsin ya!” demek, ne kadar da güzeldir kim bilir 🙂 Diğeri ise başlığımdaki “My mistake!” repliği.. Bok Gu intikam falan alamadığını, sadece kendisini aldattığını anladığında, pişmanlıktan gebererek bu kelimeleri sayıklar.. O tatlı ötesi Kore aksanlı İngilizcesiyle hatalı olduğunu haykırır.. Ve insanı ağlatmayı başarır..

Sevdiğim, özlediğim aktörlerin dizilerini tekrar izlediğimi yazmıştım. Rain’i tekrar izleyebilmek içinse bu diziyi seçtim. Full House dizisini de Rain’in oradaki rolünü de fazla sevmemiştim zaten. Ama bu dizide.. O öyle farklıydı ki..

Neyse Rain demişken önce ondan bahsedelim azıcık. Hem bol bol eklediğim Rain resimlerine de haksızlık olmasın 🙂 Çocuk bir kere insan değil yau, bir erkekte olması gereken her şey onda toplanmış adeta. Uzun boylu, omuzlarının genişliği kadraja sığmıyor, kaslı erkek konusunda bir rol model, iyi oyuncu, dans edip şarkı söyleyebilmesi apayrı konular zaten, ses tonu çok etkileyici falaan filan.. Daha da yazabilirim ama başka şeylerden de bahsetmek lazım 🙂 Bir de gerçek bir erkek gibi görünüyor. Ne kadar çok sevsem de Koreli aktörlerin %90’ının yüzündeki estetik müdahaleler yüzünden hepsi kusursuz, porselen bebek gibi görünüyorlar. Ama o öyle değil.. Estetikli mi değil mi bilmiyorum ama bence çok doğal, olması gerektiği kadar sert bir yüzü var..

Biraz da diziden bahsedeyim. A Love To Kill çok güzel bir aşk-intikam hikayesi. Abisinin intikamını almak için topstar Cha Eun Suk’un koruması olan Bok Gu ile kızımızın aşk hikayesi anlatılıyor dizide. Bi kere dizinin içerisinde çok güzel bir Misa havası var ve o bile diziyi izlemek için yeterli.. Misavari şarkılar, Misavari mekanlar.. Shin Min Ah’nın oyunculuğu çok çok iyiydi bir de. Çoğu kimse onu Gumiho rolüyle sevdi ama burada çok daha iyi bir oyunculuk sergilemiş bence. Ama çok ağladı yau, gözyaşları hiç dinmedi.. Bana bile fenalık geldi artık, insan ağlamaktan da yorulmaz mı? Bir de fazla saftı kızımız, yahu sen koskoca topstar olmuşsun, ne ortamlar görmüşsün azıcık gözünü açsana! Herkese inanıyor, kim ne dese kanıyor zavallıcık! Dizinin mağduru Min Gu değil bu kızdı kesinlikle..

Dizi 11. bölüme kadar çok güzel gidiyor, ama sonra tüm gidişat değişiyor birden, olaylar Min Gu üzerinden dönmeye başlıyor, ana konu bambaşka yerlere gidiyor, aşkın yerini pişmanlık, üzüntü, vicdan falan alıyor derken dizi çok yavaşlıyor. Ben o yüzden ilk 11 bölümünü çok sevdim bu dizinin, sonrası bizim sakız dizilerimiz gibi gereksiz olmuş..

Sevdiğim sahnelerden de bahsetmek istiyorum şimdi.. Gerçi çok fazla var ama birkaçını anlatmazsam olmaz şimdi 🙂

Bi Rain dizisinden bahsediyorsak bir öpüşme sahnesini beğenmemek olmaz şimdi. Adam bu işi biliyor kısacası.. Keşke gidip diğer meslektaşlarına da öğretse azıcık. O yapay öpüşmeler falan nedir yau 🙂 Neyse kumsaldaki öpüşmeden bahsediyorum tabii ki.. Kızımız hıçkırıklarıyla boğuşurken dünyanın en cool hareketiyle onu çekip öpmesi gerçekten çok karizmatikti.. Hıçkırık böyle kesilecekse insan her daim hıçkırmayı göze alır dimi ama 🙂

Kızı otel odasında kurtardığı sahne de çok güzeldi.. Bizim efendi çocuk Joon Sung bir kadeh sojuyla Nuri Alço’ya dönüşüp Eun Suk’u odasına götürmeye kalkınca koruması güzel insan odaya dalıp onu kucakladığı gibi götürür. Bu hareketi süperdi.. Buradaki amacını çok anlayamasam da sevdim.. Zaten bu çocuğun hiçbir amacı anlaşılamıyordu ki dizide, kapalı bir kutu sanki, ağzından sözcükler zor dökülüyor..

Kızı kurtarışlarından bahsetmiyorum bile.. Sanki koruma olmak için doğmuş, Whitney Houston görse kıskanırdı neredeyse 🙂

Ve elbette ramen sahnesi.. “Seni sevmiyorum, seninle oynadım zaten..” diyerek kuzumuzu terk etme çabasına giren Eun Suk iki kase ramen yeyip her hassas bünyeli çekik kızımız gibi kusar. Tüm bunlara rağmen Bok Gu peşinden gider bu kıza yardımcı olur, sonra da “Gözlerin seni seviyorum diyor ama..” diyerek onu öper! (Kızın 10 saniye önce kusmuş olması bile bu sahnenin romantizmini öldürememişti 🙂 ) Tabi bu hareketin amacı da sonradan anlaşılıyor ama yine de çok karizmatikti yau ne yapayım ben şimdi 🙂 Bir de daha sonra yine oraya gidip ramen yiyen kızın hıçkırıklarını duyuyordu Bok Gu 😦 Bu dizinin her sahnesi anlatılır yau en iyisi burada keseyim ben 🙂

Son olarak dizinin müzikleri de şahane diyorum.. Hüzünlü, kalp burkan şarkılar hepsi de. Yıllardır aklıma geldikçe bıkmadan dinlerim ben de.. Yazıyı bitirirken bir de “Gel teskere!” türküsünü söylemekten başka bir şey düşmüyor bana. Rain bir an önce gelmeli ama değil mi sayın okuyucular 🙂

“izlemez olaydım” dediğim filmler..

bugüne kadar sayısız film izledim, son 5 yıldır ise Güney Kore sineması ile oldukça haşır neşir oldum denebilir. izleyip sevdiğim bir diziden sonra, dizinin aktör ve aktrislerinin filmlerini izlemek büyük bir zevk oluyor benim için.. Kore sineması aslında kendini sürekli geliştirmekte, oldukça büyük mesafeler katetmekte denebilir. fakat şunu da söylemeliyim ki Hollywood sineması ile aşık atmak hatta onlardan çok farklı işlere imza atmak için kimi zaman sınırları aşan, “bu kadarı da olmaz” dedirten filmleri de çekmiyorlar değil. dikkat çekmek adına çok fazla şiddet, kan, cinsellik göze çarpabiliyor filmlerde.. bazı filmleri de “gizemli” olmak adına hiçbir şey anlatamadan sonlanabiliyor. insan “sorun bende mi acaba” dese de araştırdıktan sonra görüyor ki o filmi anlayan yokmuş meğerse:)

her neyse, kısacası benim de izledikten sonra pişman olduğum, “izlemez olaydım” dediğim, hatta ilk dakikalarında dayanamayıp bıraktığım filmler oldu. şimdi bunları aşağıda görüldüğü üzere sıralayacağım:

1). I SAW THE DEVIL

bu filmi tek başıma izleseydim eminim ilk dakikalarında bırakırdım ama topluca izleyince insan bırakamıyor istediği zaman malesef. tüm rekorlarımı kırdı denebilir kısacası. Choi Min Sik ve Lee Byung Hun gibi iki büyük oyuncu var diye izlemek istemiştim bu filmi. fakat hayatımda bu kadar kan, şiddet ve cinsellik dolu bir film görmedim. küçük kızları kaçırıp tecavüz ettikten sonra öldüren bir sapığı canlandıran Choi Min Sik adeta tüylerimi diken diken etti. adamın yaptığı her eylem detaylı bir biçimde gösteriliyor filmde. bu psikopat daha sonra bir polis memurunu canlandıran Lee Byung Hun’un kız arkadaşını da kaçırıp öldürüyor, hem de kız hamile olduğunu söylemesine rağmen ve polis katilden intikam almaya yemin ediyor, alıyor da.. hem de ne biçim.. gerçi filmin %80’ine bakamadığım için detayları hatırlayamıyorum ama feci sahneler vardı bakabildiğim kısımlarda. tüm bu vahşeti bir kenara bıraktım, konu daha güzel, daha ilginç bir biçimde sonlanabilirdi. klasik bir intikam filmi oldu sonuçta. ben acaip bir plan beklemiştim polisten. o da olmadı.. üstüne üstük psikolojim de bozuldu.. keşke üzerinde +25 yazsaydılar da almasaydım. kısaca birinciliği bu nadide filme layık gördüm:)

2) THIRST

sinemaya gidip bir türlü izleyemediğim bu filmi en sonunda bilgisayarıma indirip izleme fırsatı bulabilmiştim. fakat  sadece başını izleyebildim. devamını izlemeyi midem kaldıramadı. filmin konusunu hatırlamaya çalışırsam, ölümcül bir hastalığa yakalandıktan sonra vücudunda feci yaralar çıkan bir papaz sonunda ölüyor, daha sonra kendisine kan nakli yapılıyor ve rahip mucizevi bir şekilde yeniden hayata dönüyor. Fakat  bu kan onu bir vampire dönüştürüyor. sonra iyileşen papaz eski bir arkadaşının evinde kalmaya başlıyor ve arkadaşının karısıyla arasında tuhaf bir ilişki başlıyor.. izlediğim kadarıyla bu kadarını anlayabildim filmden . konu fena değil ama adamın hastalığı zarfında insani olmayacak bir biçimde kan kusması, vücudundaki korkunç yaralar, daha sonra arkadaşının karısıyla yaşadığı tuhaf ilişki, üstüne üstük arkadaşıyla karısının daha da iğrenç olan ilişkisi ve tüm bunların aşırıya kaçacak bir detayla gösterilmesi.. aman dedim evlerden uzak, fragmanını bile görmek istemiyorum şu an.. bu arada sevgili Nilü’nün bu filmle ilgili postunu da çok severek okumuştum, hem de tesadüfen  filmi izlemeye çalışmamdan bir gün sonra 🙂 merak edenler buyrunuz:  Thirst ^^ izlemez olaydım!

3). BREATH

yine bir Kim Ki Duk faciası.. çok denedim ama gerçekten olmuyor, ben bu adamın filmlerini izleyemiyorum, belki de sanat filmleri bana göre değil, zorlamamam gerek demek ki:)

yine hiçbir konuşma içermeyen bir film “breath” nam-ı diğer “nefes”. sadece bir iki cümle duyabiliyoruz karakterlerden. hele baş roldeki adam tek kelime etmiyor, kendisi Çinliymiş, sanırım Korece bilmiyor. gerçi bilse de pek konuşmayacaktı muhtemelen.. hatırladığım kadarıyla filmin konusu ise şöyleydi; evli ve bir çocuk sahibi Yeon haberlerde izlediği bir idam mahkumundan çok etkilenir ve onu ziyaret etmeye başlar. bu kadar.. tüm film boyunca kadın adamı ziyaret ediyor, şarkı söylüyorlar, kadın adama bazı aksesuarlar falan getiriyor -yine konuşma yok-. birbirlerinde etkileniyorlar da sanırım, öpüşüyorlar birkaç kez hatırladığım kadarıyla. sonra öyle bitiyor, “ne oldu şimdi” diye kalıyor insan ekran başında. kısacası bu yönetmenin filmleri bana göre değil, bunu bir kez daha anladım. ama “film dediğin anlaşılmaz olacak, daha gizemli olur” falan diyeniniz varsa izleyebilir.

4). I AM A CYBORG BUT THAT IS OK

bu filmi izleyeli yıllar oldu ama hala hatırlarım zaman zaman. tuhaflığıyla insana kendini hatırlatıyor demek ki.. çok çok değişikti, ama yine ne anlatmak istediğini tam olarak kavrayamadığım için sıkıldım, bitsin istedim hemen. filmde kendisini robot sanan bir kızla anti sosyal olduğu iddia edildiği için maskelerle dolaşan bir çocuğun akıl hastanesinde yaşadıkları tuhaf şeyler anlatılıyor. film öylesine çocuksu ki, gerçekle ilgili hiç bir şey yok içerisinde. fakat filmin seveni çok, hatta bu kadar hayranının olduğunu görünce “acaba ben mi anlamadım” dedim bir ara. hele ki yönetmeninin Park Chan Wook olduğunu öğrenince durup bir daha düşündüm. ama yok, ben sevmedim zevk meselesi demek ki.. filmin benim için tek artısı Bi Rain’i tanımış olmamdı. kendisiyle ilk burada tanıştık ve o tuhaf kahkülleriyle bile bana kendini sevdirdi. “vay anasını taş gibi çocuk” demiştim kendisine:) kısaca, yine tuhaf ve anlaşılmaz film sevenler izleyebilir bu filmi..

şu an aklıma gelenler bunlar.. özellikle ilk iki filmden uzak durmanızı önemle tavsiye ediyorum.. boşuna psikolojinizi bozup bir de üzerine hayatınızdan iki saat çalmayın:)

%d blogcu bunu beğendi: