Blog Arşivleri

2011′den Geriye Kalanlar..

Selamlar^^ Yine yeni ve şahane bir mim yazısıyla daha bloğuma giriş yapmış bulunmaktayım :) Sevgili Hikaru şu yazısında beni mimlemişti, ben de bu tembellikle anca yazabildim :) Neyse başlamak bitirmenin yarısıdır diyor ve yazıya başlıyorum.. Öncelikle konumuz 2011′in enleri.. Bakalım geçen seneden aklımızda neler kalmış :)

Yılın Amerikan Dizisi: Çok fazla Amerikan dizisi takip ettiğimi söyleyemem aslında, ama bu yıl da severek izlediğim, her bölümünde katıla katıla güldüğüm “Two and a Half Men”i es geçemeyeceğim. Bu sezon Charlie öldüğü için dizinin tadı kaçar diye düşünmüştüm ama hiç öyle olmadı. Tabi bunda Ashton Kutcher‘ın payı büyük elbette :) Öyle tatlı, saf, sempatik bir karakterle girdi ki diziye onu sevmemek mümkün değil..

Yılın Uzakdoğu Dizisi: Kesinlikle “Secret Garden”.. Oyunculuklar, konu, mekanlar, Hyun Bin, uri Oska.. Ve daha bir  sürü şey bu diziye bağımlı yapabilir insanı.. Bir de şarkıları yok mu? Oyy dinledikçe tekrar izleme isteği uyandırıyor insanda..

Yılın Amerikan Filmi: Bu sene iyi filmler çıktı gerçekten, şimdi düşündüğümde çoğu aklıma gelmiyor hatta.. Harry Potter, The Limitless, Pirates of the Caribbean, The Help gibi şahane filmlerdi hepsi de.. Tabi Super 8 gibi saçma sapan filmler de olmadı değil.. (Bu filme nasıl para verip de gittim hala anlamıyorum, yarısına kadar zor dayanmıştım:/ ) Ben yılın filmi olarak “Sherlock Holmes: A Game of Shadows“u seçiyorum. Konusu düşündüğüm kadar ilgi çekici olmasa da tam bir görsel şölendi bu film benim için.. Ortaçağ Avrupası’nı baştan sona gezmek, o gotik havayı tatmak istiyorsanız bu filmi kaçırmayın derim..

Yılın En İyi Erkek Oyuncusu: 2010 yılının en iyi erkek oyuncusundan bahsetseydik kesinlikle Leonardo Di Caprio derdim.. Shutter Island‘dan sonra Inception ile ona olan hayranlığın kat ve kat arttı.. Ama daha yakın dönemden bir aktör seçmem gerektiği için Asya kıtasına rotamı çevirip ödülümü Hyun Bin‘e veriyorum!! İşin aslı Hyun Bin’in seyrettiğim tek dizisi Secret Garden ama sadece orada bile beni kendisine hayran bırakmayı başardı.. Gel tezkeree!! diye bağırarak diğer kategoriye geçiyorum :)

Yılın En İyi Kadın Oyuncusu: Han Hyo Joo diyorum.. Only You‘daki oyunculuğuna bittim, üstelik de çok hoş hatun.. Tü tü maşallah :) Shining Inheritance‘da her ne kadar beni deli etmiş olsa da ajusshimizin filminde kendisini affettirdi :)

Yılın Kitabı: Bu mim vasıtasıyla son zamanlarda okuduğum en güzel kitabı sizlerle paylaşmak istiyorum. Kitap 2011 yılının değil ama o kadar güzel ki anlatmadan geçemeceğim.. Kate Ross imzalı Müzik Şeytanı‘nın konusu şöyle:

İtalya’da Como Gölü kıyısında, sislerle kaplı bir villada, İtalyan bir soylu beyefendi, genç bir İngiliz tenoru eğiterek sahnelere hazırlamaktadır. Villadaki kısa birliktelikleri, içlerinden birinin vahşice öldürülmesi ötekisinin de ortadan kaybolmasıyla sona erer.

Ve sahneye, Kate Ross’un ünlü dedektif karakteri Julian Kestrel girer. Eskiden kapkaççılık yapan yardımcısı Dipper ile Avrupa turu yapan Julian Kestrel, bu cinayet olayı ile yakından ilgilenir. Şüpheliler arasında eşini aşığıyla terk etmiş bir kadın, İtalya’daki Avusturya yanlısı yetkililere tepki duyan liberal bir soylu, alaycı bir Fransız beyefendi ve Kestrel’in düşlerini de süsleyen güzel ve çekici bir kadın bulunmaktadır. Kestrel kendisini kısa bir sürede, Avusturya karşıtı gizli Carbonari ajanları ve onların karşısında duran Avusturya polislerinin arasında bulur. Fakat tüm bu anlaşılmaz olayların ortasında, yalnızca ‘Orfeo’ olarak bilinen gizemli bir tenor bulunmaktadır. Orfeo gizli bir ajan mıydı? Gözüpek bir serüven tutkunu muydu? Yoksa kıskanç bir aşık mı?

(Alıntı: http://www.idefix.com)

Kısaca bu kitap okuduğum en iyi dedektif romanlarından biri, üstelik de anlattığı dönemi harika bir biçimde betimliyor.. Şatolar , derebeyleri, tenorlar.. Uff uf :)

Vazgeçilmezler: Benim için bu yılın ilk vazgeçilmezi bilin nedir? Tabii ki Ft Island!! 2011 yılında da onları dinlemekten vazgeçmedim, onlar da kaliteli müzik yapmaktan vazgeçmediler.. Özellikle Return albümleri ve o albümün çıkış parçası Hello Hello bu yılın favorisiydi benim için.. Kısaca Lee Hong Gi denen kadife sesli varlık bu sene de ağrılarımı dindirdi, dertlerime ortak oldu falan filan işte :) Tatlı şey^^

- Bu senenin vazgeçilmez aktörü de Lee Dong Wook oldu benim için.. “Scent of a Woman”ı daha yeni izledim ve diziyi, Wookie’yi, tatlı karakterini çok sevdim. Bu adam daha uzun yıllar vazgeçilmezim olacak biliyorum..

-Kitap dünyasının vazgeçilmezi de yine Joanne Harris oldu benim için.. En son “Kıyıdakiler” isimli kitabını aldım ve okumak için sabırsızlanıyorum.. En sevdiğim kitabı olan “Beş Dilim Portakal” yazım için buyrunuz..

-Profesyonel isimli şahane tiyatro oyunu 2011′de de tek favorim oldu.. Bu oyunu defalarca kez izledim ve her izlememde aynı zevki aldım.. Açılay gibi: “Oyunculuğuna, yüreğine, mizahına sağlık Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler” demek istiyorum.. Ayrıca oyunun yazarı Duşan Kovaçeviç‘in “Bir İntiharın Genel Provası” isimli oyunu da en az Profesyonel kadar güzeldi, tavsiyemdir..

Tutunamayanlar: Tutunamayanlar konusunda Hikaru ile birebir aynı fikirlere sahibim. “Heartstrings” benim için yılın tutunamayanıydı. Haremimin ilk 3′ünde olan, bi tanecik Yong Hwa için anca izleyebildim, böyle acemi, böyle amatör bir senaryo ile daha önce çok az karşılaşmıştım.. Neyse sıradaki dizisi böyle olmayacak, ben inanıyorum :)

- “Flower Boy Ramyun Shop” da benim için pek tutunamayanlardan oldu.. Her türlü sosyal paylaşım sitesindeki ölümüne övgülerden sonra izlemeye başladığım için böyle düşünüyor olabilirim. İlk 6-7 bölümü oldukça iyiydi ama sonrası beni çok sıktı, oyuncular için izlenir ama.. Hele direk oyy direk :)

Benden bu kadar.. Birkaç gün sonra Mart ayına gireceğimiz için bu mimi burada sonlandırıyorum, artık 2012 yılının unutulmazlarına odaklanalım değil mi :) Umarım sıkmamışımdır, herkese mutlu günler diliyorum..

bir ara izlemiştim bu dizileri^^

Kore dizileri -Japon dizileri de dahil- iyiler hoşlar ama bazıları gerçekten bir yerden sonra gitmiyor, bırakılmak zorunda kalıyorlar.. bense ilk dizi izlediğim dönemlerde “yarıda bırakamama” gibi kötü bir huya sahipken, artık çatt diye bırakıyorum sıkılınca:) tabi kimi diziler de vize final haftalarına denk gelince yarıda kalıp sonra da unutuluveriyorlar malesef. işte bahsettiğim bu diziler:

1) AUTUMN TALE

ilk defa yarıda bıraktığım dizidir kendileri. bu diziye forumlarda bloglarda çok fazla tavsiye edildiği için başlamıştım. canım acayip bir biçimde dram izlemek istiyordu, herkes “çok ağladım, mahvoldum” deyince atladım bende. bir de “endless love” serisinden olduğunu öğrenince kaçırmayayım dedim. ama malesef çok klişe bir diziyle karşı karşıya geldim. zaten dizi 2000 yılına ait olduğu için kıyafetler, kadın oyuncuların makyajları falan aşırı demode. erkek oyuncuların da aynı şekilde kıyafetleri tarzları falan hiç çekici değil. her neyse ben bunları dikkate almadan izledim diziyi 6 bölüm boyunca. ama konu ve gidişat aşırı yavaş geldi bana. olaylar çok ağır ilerliyordu ve beni şaşırtacak hiç bir şeye rastlayamadım bu olayların içerisinde. kız klasik iyi ve her daim ağlayan kız, çocuk iyi çocuk, ikinci adam, ikinci kötü kız falan.. daha sonraki bölümlerde kızın kanser olacağını da öğrenince daha fazla izleyemedim, çünkü bu kanser içerikli diziler konusunda tez yazacak kadar çok dizi film izledim, bence bu kadarı yeterli..

“geri kalan 10 bölümde diziye belki heyecan hareket falan geliyordur, izlese miydim” diye düşünsem de hala öyle bir niyetim yok malesef:)

2)CAIN AND ABEL

bu diziye de So Ji Sub nedeniyle başlayıp 4. bölümden sonra bırakmış ve bir daha da başlamamıştım. sanırım vizelerim başlamıştı ve” sonra devam ederim” fikri vardı aklımda, ama olmadı. içimden gelmedi.. nedeni ise ilk bölümlerden dizinin beni kendine çekememesi oldu. özellikle ilk bir iki bölümde kullanılan tıbbi terimlerin bolluğu, sahnelerin sürekli ameliyathanelerde geçmesi falan beni biraz sıkmıştı. ama diğer blogger arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla sanırım en heyecanlı yerde bırakmışım diziyi -küçük kardeş Lee Cho In -So Ji Sub- çölde yaralanmıştı, hafızasını kaybetmişti bıraktığım yerde-. bu diziyi tamamlamadığıma pişmanım denebilir, bir ara yeniden izlemeyi düşünüyorum.. bu arada söylemeden geçmeyeyim, dizinin müzikleri bir harikaydı, özellikle şu şarkısını çok beğenmiştim:

3) CINDERELLA SISTER

bu dizi de benim ilginç Kore dizisi deneyimlerimden birisidir. geçen yaz başlamıştım bu diziye, başlama sebebim ise tamamen ratinglerinin yüksek olmasıydı. ilk beş bölümü gerçekten bir harikaydı..  zaten masal adaptasyonlarını çok severim, bu dizide de Cinderella masalına bambaşka bir açıdan bakmamız sağlanıyor. Cinderella’nın üvey kardeşi neden kötüydü, o daha önceden neler yaşamıştı, Cinderella ve babası ile tanışmadan önce nasıl bir hayatı vardı? bu gibi bugüne kadar masalı okuyup ta hiç aklımıza gelmemiş olan sorular cevaplandırılıyordu Cinderella Sister’da. üvey kardeş evet kötüydü, aksiydi ama bunlarun hepsinin bir sebebi vardı, hayat onu bu hale getirmişti. diziyi güzelleştiren diğer faktörlerden biri ise başrol oyuncumuz Hong Ki Hoon -Cheon Jeong Myeong- idi.

bu çocuğa “Hansel and Gretel” filminde zaten bayılmıştım, o şaşkın ifadesi, sempatikliği insanı kendine hayran bırakıyordu. bu dizide de aynı tatlılıkla ve masumlulukla karşıma çıktı kendisi. Cinderella’nın üvey kardeşi nam-ı diğer Eun Jo -Moon Geun Young- ne kadar aksi ve suratsızsa bu çocuk da o kadar tatlı ve güleryüzlüydü.. hele İspanyolca bilmediği halde kıza İspanyolca öğretmek zorunda kaldığı sahneler bir harikaydı. çocukcağız ilk ders hazırlığı olarak o kadar çalışıp İspanyolca alfabeyi ezberliyor, Eun Jo ise ders başlangıcında ne dese beğenirsiniz: “ben alfabeyi ezberledim, sonraki konuya geçelim”:) çocuk kalakalıyor tabi.. ve kendisi şaşkınlık mimiklerinin en çok yakıştığı oyunculardan birisi..

diziyi güzelleştiren faktörler demiştim, Ki Hoon’a daldım gittim:) diğer faktör ise tabiki yakışıklı, kaslı, kısaca taş gibi çocuk lakabını hakeden güzel insan Taecyeon..

her diziye böyle bir yakışıklı koyuyorlar, insan bırakamıyor sonra diziyi ya hayret bir şey:) neyse, kendisi burada küçükken Eun Jo’nun ablalık ettiği bir çocuk olan ve  çocukluktan beri Eun Jo’yu seven, Han Jeong Woo karakterini canlandırıyor. dizi içerisinde çok acayip, değişik bir role sahip diyemem ama çekiciliğiyle insanı kendine hayran bırakıyor, insan onun çıktığı sahnelerde çat diye kalakalıyor resmen:)

tamam erkek oyuncularımız iyi hoş ama başrol kızımızın da hakkını yemeyelim şimdi. Moon Geun Young’u her ne kadar sevmesem de bu dizideki, özellikle dizinin başlarındaki oyunculuğu tartışılmaz harikaydı. soğuk ve kötü kızı çok başarılı bir biçimde yansıtabilmişti kendisi. ayrıca upuzun, siyah saçları da kendisine çok yakışmıştı. daha sonraki dizisi “mary stayed out all night”daki paçoz halini görünce bu güzel hallerini anımsar olmuştum.. kısaca tebrikler diyorum kendisine de:)

uff amma anlatmışım diziyi.. peki ben bu diziyi böylesine sevmişken neden yarım bıraktım? aslında tam anlamıyla yarım bıraktım da sayılmaz, 12 bölümünü -artı merak edip son bölümünü- izlemişliğim var.. her neyse, şöyle izah edeyim, en başta da belirttiğim gibi bu dizinin ilk beş bölümü gerçekten bir harika. ama daha sonra dizide yıl atlanıyor ve tüm dizi tamamen değişiyor. o heyecan, romantizm, insanı hem gülümseten hem duygulandıran sahneler bir anda yok oluveriyor. ilk beş bölümünün hatrına 12 bölüm izlemiş olsam da gerçekten çok sıkıldığımı itiraf etmeliyim. bu şekilde bir dizinin seyrinin aniden değişmesi olayını Boys Over Flowers’un 13. bölümünden itibaren yaşamıştım.. ama bu dizinin değişimi daha keskin oldu.  daha sonra dizinin çekimleri sırasında yönetmeninin değişmiş olduğunu öğrendim. dizideki değişimin de bu sebepten kaynaklandığını düşünüyorum ben.

son olarak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. görmüş olduğunuz gibi dizinin afişi bir harika. yanlız dizide afişte görülen sahnelerin hiçbiri yok. bu beni çok şaşırrttı, “herhalde yarım diziyi  bıraktım, o yüzden göremedim bu sahneleri” dedim. ama daha sonra öğrendim ki, dizinin yönetmeni değişince afişteki çekilmiş sahneler diziden çıkarılmış. çok yazık olmuş bence.. afişten anladığım kadarıyla Eun Jo Ki Hoon’un peşinden Seul’e falan gitmiş. çok heyecanlı harika bölümler ortaya çıkabilirdi..

yukarıda görülen sahne de diziye konmayan sahnelerden. burada da tahmin ettiğim kadarıyla Ki Hoon Seul’de, dizinin cinderellası Hyo Sun’u -Seo Woo- ziyaret etmiş..


bu sahne de aynı şekilde çıkarılanlardan.. burada da Eun Jo’nun Seul’e Ki Hoon’un yanına geldiğini düşünmekteyim. doğru mu düşünüyorum bilmiyorum tabi:)

sonuç olarak bu dizi hem çok sevdiğim hem de sevmediğim diziler kategorisine girerek beni şaşırtmayı başardı:)

4) A LITRE OF TEARS

pek fazla Japon dizisi izlediğim söylenemez aslında. Hana Yori Dango serisiyle epey ısınmıştım bu minik sempatik insanlara da:) daha sonra Hana Kimi falan derken takipçileri olmaya başladım. bu diziye de yine blogger arkadaşlarımın tavsiyeleriyle başladım. dramatik dizileri seviyorum, hele ki misadan sonra her yerde güzel dram arayışı içerisindeyim denebilir.. bu şekilde başladım bu diziye de. ama kısaca bana ağır geldi.. bu kadar saf, katışıksız dram beni gerçekten boğdu. çok çok etkilendim diziden. mesela başroldeki kız ellerini hareket ettiremiyor, sanki benim de ellerime bir şeyler oluyor falan.. hatta birkaç kez rüyama bile girdi bu kızcağız, rüyamda o spinocerebellar bilmem ne hastalığına yakalanıyordum falan! (ayy Allah korusun!) yalnız hastalığın adını da kısmen unutmamışım:) her neyse, işte kızın safha safha hastalığının ilerlemesi falan insanı çok sarsıyor, her dakika “iyiki sağlıklıyım” diye dua etmeye başlıyor insan:) hele başroldeki kadar iyi, güzel bir kızın o yaşta böylesine kötü bir hastalıkla boğuşması beni gerçekten sarstı. misada bile arada sırada eğlenceli sahneler, ufak komedi unsurları olurdu. bu dizi daha önce de belirttiğim gibi katışıksız bir trajedi.. ben 5 bölüm izleyebildim. “ben dayanıklıyım izlerim” diyenler izlemeli, ama sonra değişik bir ruh hali içerisine girerseniz korkmayın, sorun sizde değil:)

5) THE SNOW QUEEN

yahu ben Hyun Bin’i bu kadar seveceğimi bilseydim hiç bırakır mıydım bu diziyi aah ah.. yine bir final haftama denk gelmişti hatırladığım kadarıyla, sonra da erteledim durdum devamını izlemeyi.. her neyse, aslında bu diziyi sevmedim diyemem, zaten sadece 4 bölümünü izleyebilmiştim. bu dizide de “Karlar Kraliçesi” masalına atıfta bulunuluyordu, zaten Korelilerin Andersen masallarına olan düşkünlüğü malum:) dizinin ilk bölümü falan gayet güzeldi, karakterlerin hepsi henüz lisedeydi, başrol oyuncumuz Tae-woong -Hyun Bin- dehasıyla herkesin dikkatini çekiyordu. işin aslı daha fazla bir şey hatırlamıyorum:) daha sonra yine yıl atlanıyordu. dizinin hoşlanmadığım bir unsuru başroldeki çocuğun fazla çok fazla iyi olmasıydı. bence tuhaf, hatta bazen kötüleşebilen ana karakterler çok daha ilgi çekici oluyor.. dizide dikkatimi çeken bir bir diğer şey de bana Winter Sonata’yı anımsatmasıydı. şarkılarının tonu, yavaşlığı, sahne geçişleri falan birebir aynıydı. daha sonra yönetmenlerinin de aynı olduğunu öğrenip bu benzerliklerin sebebini anlamıştım:) kısaca bu diziyi de bırakıp tembelliğimden bir daha izlemedim. tamamlamayı düşünüyorum. sebebi de tabiki “HYUN BIN FOREVERR”:)

neler izledim, neler yaptım?

“Neden Koreliler, ne var bu insanlarda” diye soruyor herkes. şimdi en azından Türkiye’de bir “Kore dalgası” var yayılmakta olan. 3-5 yıl önce herkes hepten uzaylı gibi bakıyordu “ben bayılıyorum onlara” deyince:) neyse ben nasıl başladım peki? çoook önceden Türkiye’de de yayınlanmış olan “winter sonata” dizisiyle başlamış olduğum söylenebilir. onları tanıdım sevdim falan filan işte.. sonra ise yine choi ji woo’nun – ki o var diye izlemiştim- “stairway to heaven” dizisini izledim ve izleme sürecim de epey sancılı olmuştu çünkü o günlerde bu dizileri İngilizce alt yazı ile bulmak bile imkansız gibi bir şeydi. şimdi her yer Türkçe altyazılı dizilerle dolu:) bu diziyi izledikten sonra günlerce etkisinden kurtulamadığımı hatırlarım. herkese de tavsiye ederim. gerçi bilmiyorum şimdi izlesem yine bu kadar severmiyim ama bende etkisi çok fazladır, yeri de çok farklıdır..

daha sonra da onlarca dizi izledim hepsini tek tek saymayayım şimdi, onlara ayrı sayfa açarım. bende en derin etkiyi bırakan, 3 kez izlediğim ve dördüncüyü de izlemeyi düşündüğüm dizi elbette ki misadır yani daha çok bilinen adıyla “i am sorry i love you”. günlerce etkisinden kurtulamamıştım ki hala bende etkileri kalmıştır. ne zaman yol kenarında mendil satan kimsesiz bir çocuk görsem, ne zaman bir hastanede genç bir hasta görsem aklıma hemen moo hyuk gelir.. o bir dizi değil hayatın ta kendisidir belki de..

kısaca ben Koreseverleri ikiye ayırırım, misayı izleyenler ve izlemeyenler.. ve her zaman şunu söylerim: her canlı ölmeden önce bir kez olsun onu izlemelidir…

beni kore dünyasına daha da bağlayan, çok ama çok sevdiğim bir diğer dizi de bof yani biricik f4ümüzü bizlere bağışlayan “boys over flowers” tır. defalarca izledim yine izlerim. gu jun pyo yu bu aralar feci özledim mesela artık çıkıp gelse bir yerlerden fena olmaz değil mi?:) her ne kadar playful kiss teki oyunculuğundan nefret etmiş olsam da kim hyun jung’u ve onun eşsiz gülümsemesini de bu dizide çok sevmiştim ne yalan söyleyeyim. son olarak küçük afet kim bum’da beni bağlamıştı resmen kendine.. aah ah böyle bir f4 göremedim hiç bir okulda malesef, dizilerde kaldı güzelim çocuklar:) bu dizide sevmediğim tek unsur ise itici hareketleri, gıcıklıkları ve hiç bir şeyi beğenmeyen prenses edalarıyla dizideki çocukları parmağında oynatan geum jan di oldu. hana yori dango daki o tatlı makino nun yerine nasıl bu kızı koymuşlar hala anlamadım. kesinlikle dizideki karakteri anlamında yanından bile geçemez bence.. neyse kısaca sevdim ben bu çocuklarııı:))

hmmm, düşünüyorum neler izledim diye çünkü o kadar çok şey vardı ki aklımda yazmadan önce.. buldumm, birçok bloger arkadaşımın kesinlikle sevmediği, benimse çok ama çok sevdiğim, bitince çok üzüldüğüm “bu dizi 20 bölüm olmalıydı” şeklinde isyan ettiğim güzel dizim “you are beautiful” da favoriler listemdedir her zaman.. zaten iflah olmaz bir jang geun suk hayranı olduğum için başlamadan aylarca önce beklemeye başlamıştım bu diziyi. beklediğime de değdi. konu biraz saçma, tutarsızlıklar çok ama karakterler, espriler konu o kadar hoş ki es geçiyor insan tüm olumsuzlukları. dünyanın en sorunlu insanı tae kyung birden sevgilisi olabiliyor insanın.. o ki deniz ürünü alerjisi, klostrofobi, kendisine dokundurmama, simetri takıntısı, gece körlüğü vb. bir sürü tuhaf rahatsızlığa sahip, ama en büyük hastalığı herkesin sadece kendisini sevmesini istemesi.. bunun için de her şeyi yapıyor zaten.. ilginç saç modelleriyle de bu tuhaflıklarına tuhaflık katıyor.. kısaca ben bu dizide harika bir oyunculuk gördüm jang geun suk’ta. mary stayed out all night dizisini de biter bitmez izlemiş olsam da bu dizi you are beautifuldaki güzelliği veremedi bana. olsun ben yine beklerim, ama kendisi çok bekletiyor insanı, yılda bir dizi ancak çekebiliyor ama ne yapalım.. sırada “you are my pet” filmi var. bekleyişe devam:)

bu anlattığım dizilerin arasında da onlarca dizi ve film  izledim ama onları aklıma geldikçe yazacağım. şimdi ise son gözdem “secret garden” dan bahsetmek istiyorum. şimdiden nasıl özledim ya resmen hyun bin de gitti bir tuhaf oldum.. neyse duygusala bağlamadan devam edeyim.. ben bu diziyi çook sevdim. tatlı kim ju won’u, bi tanecik oska’yı, yakışıklı çıtır tae sun’u.. hatta ju won un annesini bile o kadar yani anlayın.. korede insanlar o parlak mavi eşofmanla  geziyorlar şimdi sokaklarda ne güzel, burada da satılsa da alsak.. hatta oska çorapları da satılsa.. neyse imkansız şeyler işte.. bu kadar komik, sıcak, samimi bir dizi ancak 3-5 yılda bir çekilir bence.. ilk bölümlerdeki ruh değişimi sahnelerindeki o komediyi hiç bir yerde görmedim desem yeridir. katıla katıla güldüm yarıldım yıkıldım hatta:) hele ju won’un oska ona dokundukça ciyak ciyak bağırması, ra im yönetmene sorry deyince ju won’un şokla ve o tiz ötesi sesiyle ra im’e çıkışması.. tam bir komediydi.. henüz izlemeyen varsa kesinlikle kaçırmasın derim. son bölümlerdeki o duygusal sahneler ise abartılmadan, dozunda öyle güzel ayarlanmış ki insan tamam işte diyor dizi böyle olmalı.. neyse hyun bin çabuk gelsin de böyle hoş bir dizi daha çeksin diye umuyorum şimdilik..

şimdilik benden bu kadar. daha ilk postumda yoruldum resmen:) anlatacak çook şeyim var.. daha sonra ayrıntılı olarak yazacağım hepsini.. dersler ödevler beni bekliyor.. malesef..

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 145 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: