Blog Arşivleri

A Tale of Two Sisters: psikolojik gerilim sevenlere..

bol güneşli güzel bir perşembe gününden herkese selamlar.. öncelikle her zamanki gibi kısaca gündemimi paylaşmak istiyorum. sonra esas konuya geçeriz 🙂 geçen cuma itibariyle mezun oldum. tuhaf bir duygu gerçekten, insan okula başlarken hiç bitmeyeceğini düşünüyor. ama öyle değilmiş.. neyse konuyu değiştirelim.. Jang Geun Suk’un yeni filmi “You Are My Pet”in çekimlerine başlandı sonunda. bir ara bu film hiç çekilmeyecek sanmıştım. Jang saçlarını kestirmemiş evet, ama malesef yapacak bir şey yok 😦


sonraa, “You Have Fallen For Me”nin 5. bölümü yayınlandı. konusu gidişatı hakkında pek bir bilgim yok ama biter bitmez izleyeceğim.. “Muscle Girl”ün ise son üç bölümünün çevrilmesini bekliyorum yoksa Japonca izlemek zorunda kalacağım ve kötü olacak 🙂 son olarak Ft Island’ın Japonya konserinin biletleri tam 10 dakikada tükenmiş 😦 Japonlar’ın bu Koreli ünlü takıntısı hiç bitmeyecek sanırım. Hallyu Wave en çok oraya vurmuş. kıskançlığımı daha fazla ortaya çıkarmadan konuyu kapatayım en iyisi 🙂 ama 10 dakika da kısa bir süre gerçekten, helal olsun 🙂 haa unutmadan, Oldboy’un Hollywood yapımının yönetmeninin Spike Lee olacağı söyleniyormuş.. bu filmin çekimi de yılan hikayesine döndü, bitse de görsek nasıl bir şey çıkacak ortaya 🙂

“A Tale of Two Sisters” sık sık adını duyduğum, listemdeki filmlerden biriydi. psikolojik gerilim hastası olduğumu söylemiştim zaten.. forumlarda genellikle “hiçbir şey anlamadım, neler oluyor, nasıl film bu” gibi yorumlarla karşılaşsam da izlemekten vazgeçmedim ve kesinlikle bayıldım.. işte size başı sonu abartılmamış, saçma korku filmi öğeleriyle donatılmamış, Hollywood özentisi olmayan harika bir Güney Kore korku filmi..

 

film adından da belli olduğu gibi iki kız kardeşin öyküsünü anlatıyor aslında. kız kardeşler rollerinde Im Soo Jung ve Moon Geun Young var. abla Su mi (ISJ) bir akıl hastanesinde tedavi gördükten sonra evine döner. evde onu kız kardeşi Su Yeon, babası ve üvey annesi beklemektedir. Küçük kardeş içine kapanık, utangaç bir kız olduğu için ablası onu koruma görevini üstlenmiştir. üvey anne ise kızları pek sevmemekte, hatta Su Yeon’un kollarındaki yaralara bakılırsa dövmeye kalkmaktadır.. ve kadının bu olumsuz tavrı kızları çok kötü etkilemektedir..

 

kadın üstüne üstük kızların babalarına, kızlar eve geldikten sonra tuhaf şeylerin yaşanmaya başladığını söylemektedir. aslında kadın haksız da değildir. kapalı kapılar ardında  varlığı hissedilen bir hayalet evdekileri oldukça rahatsız etmektedir..

daha fazla bir şey anlatmayayım, bu filmi izleyip tadını doya doya çıkarın diyorum sadece.. zaten her şey bu anlattıklarımdan sonra başlıyor. yalnız tavsiyem filmi çok dikkatli izlemelisiniz, her replik ayrı bir anlam taşıyor filme dair.. bu arada filmin yönetmenini de ayrıca tebrik etmek istiyorum, serim düğüm çözüm bölümleri ancak bu kadar yerinde ve sırasıyla verilebilir izleyiciye.. tam kararında şaşırıyorsunuz yani, ne 1 dakika önce ne de 1 dakika sonra..

filmin bir de Hollywood yapımı var: the Uninvited. ben bunu izlemedim, birkaç kötü yorumla karşılaştığım için içimden izlemek gelmedi. My Sassy Girl’ün yeniden yapımını izlemiştim ve tüm komedi unsurlarını nasıl yok ettiklerini görüp üzülmüştüm. yine de merak edenler izlemeli, orijinalini de izlemiş olanlardan yorumları beklerim 🙂

son olarak filmin Japonya’daki tanıtımında Sertap Erener’in Here I Am şarkısı kullanılmış.. tabi yıl 2004.. Eurovision zaferimizden hemen sonra.. yine de çok hoş bir ayrıntı.. uzak doğu milletlerinin bizi biraz olsun tanıyıp sevebilmeleri hepimizin istediği bir şey.. son olarak herkese iyi seyirler diyorum. çok fazla yorum yapamadım, artık yorumları sizden bekliyorum 🙂

bir ara izlemiştim bu dizileri^^

Kore dizileri -Japon dizileri de dahil- iyiler hoşlar ama bazıları gerçekten bir yerden sonra gitmiyor, bırakılmak zorunda kalıyorlar.. bense ilk dizi izlediğim dönemlerde “yarıda bırakamama” gibi kötü bir huya sahipken, artık çatt diye bırakıyorum sıkılınca:) tabi kimi diziler de vize final haftalarına denk gelince yarıda kalıp sonra da unutuluveriyorlar malesef. işte bahsettiğim bu diziler:

1) AUTUMN TALE

ilk defa yarıda bıraktığım dizidir kendileri. bu diziye forumlarda bloglarda çok fazla tavsiye edildiği için başlamıştım. canım acayip bir biçimde dram izlemek istiyordu, herkes “çok ağladım, mahvoldum” deyince atladım bende. bir de “endless love” serisinden olduğunu öğrenince kaçırmayayım dedim. ama malesef çok klişe bir diziyle karşı karşıya geldim. zaten dizi 2000 yılına ait olduğu için kıyafetler, kadın oyuncuların makyajları falan aşırı demode. erkek oyuncuların da aynı şekilde kıyafetleri tarzları falan hiç çekici değil. her neyse ben bunları dikkate almadan izledim diziyi 6 bölüm boyunca. ama konu ve gidişat aşırı yavaş geldi bana. olaylar çok ağır ilerliyordu ve beni şaşırtacak hiç bir şeye rastlayamadım bu olayların içerisinde. kız klasik iyi ve her daim ağlayan kız, çocuk iyi çocuk, ikinci adam, ikinci kötü kız falan.. daha sonraki bölümlerde kızın kanser olacağını da öğrenince daha fazla izleyemedim, çünkü bu kanser içerikli diziler konusunda tez yazacak kadar çok dizi film izledim, bence bu kadarı yeterli..

“geri kalan 10 bölümde diziye belki heyecan hareket falan geliyordur, izlese miydim” diye düşünsem de hala öyle bir niyetim yok malesef:)

2)CAIN AND ABEL

bu diziye de So Ji Sub nedeniyle başlayıp 4. bölümden sonra bırakmış ve bir daha da başlamamıştım. sanırım vizelerim başlamıştı ve” sonra devam ederim” fikri vardı aklımda, ama olmadı. içimden gelmedi.. nedeni ise ilk bölümlerden dizinin beni kendine çekememesi oldu. özellikle ilk bir iki bölümde kullanılan tıbbi terimlerin bolluğu, sahnelerin sürekli ameliyathanelerde geçmesi falan beni biraz sıkmıştı. ama diğer blogger arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla sanırım en heyecanlı yerde bırakmışım diziyi -küçük kardeş Lee Cho In -So Ji Sub- çölde yaralanmıştı, hafızasını kaybetmişti bıraktığım yerde-. bu diziyi tamamlamadığıma pişmanım denebilir, bir ara yeniden izlemeyi düşünüyorum.. bu arada söylemeden geçmeyeyim, dizinin müzikleri bir harikaydı, özellikle şu şarkısını çok beğenmiştim:

3) CINDERELLA SISTER

bu dizi de benim ilginç Kore dizisi deneyimlerimden birisidir. geçen yaz başlamıştım bu diziye, başlama sebebim ise tamamen ratinglerinin yüksek olmasıydı. ilk beş bölümü gerçekten bir harikaydı..  zaten masal adaptasyonlarını çok severim, bu dizide de Cinderella masalına bambaşka bir açıdan bakmamız sağlanıyor. Cinderella’nın üvey kardeşi neden kötüydü, o daha önceden neler yaşamıştı, Cinderella ve babası ile tanışmadan önce nasıl bir hayatı vardı? bu gibi bugüne kadar masalı okuyup ta hiç aklımıza gelmemiş olan sorular cevaplandırılıyordu Cinderella Sister’da. üvey kardeş evet kötüydü, aksiydi ama bunlarun hepsinin bir sebebi vardı, hayat onu bu hale getirmişti. diziyi güzelleştiren diğer faktörlerden biri ise başrol oyuncumuz Hong Ki Hoon -Cheon Jeong Myeong- idi.

bu çocuğa “Hansel and Gretel” filminde zaten bayılmıştım, o şaşkın ifadesi, sempatikliği insanı kendine hayran bırakıyordu. bu dizide de aynı tatlılıkla ve masumlulukla karşıma çıktı kendisi. Cinderella’nın üvey kardeşi nam-ı diğer Eun Jo -Moon Geun Young- ne kadar aksi ve suratsızsa bu çocuk da o kadar tatlı ve güleryüzlüydü.. hele İspanyolca bilmediği halde kıza İspanyolca öğretmek zorunda kaldığı sahneler bir harikaydı. çocukcağız ilk ders hazırlığı olarak o kadar çalışıp İspanyolca alfabeyi ezberliyor, Eun Jo ise ders başlangıcında ne dese beğenirsiniz: “ben alfabeyi ezberledim, sonraki konuya geçelim”:) çocuk kalakalıyor tabi.. ve kendisi şaşkınlık mimiklerinin en çok yakıştığı oyunculardan birisi..

diziyi güzelleştiren faktörler demiştim, Ki Hoon’a daldım gittim:) diğer faktör ise tabiki yakışıklı, kaslı, kısaca taş gibi çocuk lakabını hakeden güzel insan Taecyeon..

her diziye böyle bir yakışıklı koyuyorlar, insan bırakamıyor sonra diziyi ya hayret bir şey:) neyse, kendisi burada küçükken Eun Jo’nun ablalık ettiği bir çocuk olan ve  çocukluktan beri Eun Jo’yu seven, Han Jeong Woo karakterini canlandırıyor. dizi içerisinde çok acayip, değişik bir role sahip diyemem ama çekiciliğiyle insanı kendine hayran bırakıyor, insan onun çıktığı sahnelerde çat diye kalakalıyor resmen:)

tamam erkek oyuncularımız iyi hoş ama başrol kızımızın da hakkını yemeyelim şimdi. Moon Geun Young’u her ne kadar sevmesem de bu dizideki, özellikle dizinin başlarındaki oyunculuğu tartışılmaz harikaydı. soğuk ve kötü kızı çok başarılı bir biçimde yansıtabilmişti kendisi. ayrıca upuzun, siyah saçları da kendisine çok yakışmıştı. daha sonraki dizisi “mary stayed out all night”daki paçoz halini görünce bu güzel hallerini anımsar olmuştum.. kısaca tebrikler diyorum kendisine de:)

uff amma anlatmışım diziyi.. peki ben bu diziyi böylesine sevmişken neden yarım bıraktım? aslında tam anlamıyla yarım bıraktım da sayılmaz, 12 bölümünü -artı merak edip son bölümünü- izlemişliğim var.. her neyse, şöyle izah edeyim, en başta da belirttiğim gibi bu dizinin ilk beş bölümü gerçekten bir harika. ama daha sonra dizide yıl atlanıyor ve tüm dizi tamamen değişiyor. o heyecan, romantizm, insanı hem gülümseten hem duygulandıran sahneler bir anda yok oluveriyor. ilk beş bölümünün hatrına 12 bölüm izlemiş olsam da gerçekten çok sıkıldığımı itiraf etmeliyim. bu şekilde bir dizinin seyrinin aniden değişmesi olayını Boys Over Flowers’un 13. bölümünden itibaren yaşamıştım.. ama bu dizinin değişimi daha keskin oldu.  daha sonra dizinin çekimleri sırasında yönetmeninin değişmiş olduğunu öğrendim. dizideki değişimin de bu sebepten kaynaklandığını düşünüyorum ben.

son olarak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. görmüş olduğunuz gibi dizinin afişi bir harika. yanlız dizide afişte görülen sahnelerin hiçbiri yok. bu beni çok şaşırrttı, “herhalde yarım diziyi  bıraktım, o yüzden göremedim bu sahneleri” dedim. ama daha sonra öğrendim ki, dizinin yönetmeni değişince afişteki çekilmiş sahneler diziden çıkarılmış. çok yazık olmuş bence.. afişten anladığım kadarıyla Eun Jo Ki Hoon’un peşinden Seul’e falan gitmiş. çok heyecanlı harika bölümler ortaya çıkabilirdi..

yukarıda görülen sahne de diziye konmayan sahnelerden. burada da tahmin ettiğim kadarıyla Ki Hoon Seul’de, dizinin cinderellası Hyo Sun’u -Seo Woo- ziyaret etmiş..


bu sahne de aynı şekilde çıkarılanlardan.. burada da Eun Jo’nun Seul’e Ki Hoon’un yanına geldiğini düşünmekteyim. doğru mu düşünüyorum bilmiyorum tabi:)

sonuç olarak bu dizi hem çok sevdiğim hem de sevmediğim diziler kategorisine girerek beni şaşırtmayı başardı:)

4) A LITRE OF TEARS

pek fazla Japon dizisi izlediğim söylenemez aslında. Hana Yori Dango serisiyle epey ısınmıştım bu minik sempatik insanlara da:) daha sonra Hana Kimi falan derken takipçileri olmaya başladım. bu diziye de yine blogger arkadaşlarımın tavsiyeleriyle başladım. dramatik dizileri seviyorum, hele ki misadan sonra her yerde güzel dram arayışı içerisindeyim denebilir.. bu şekilde başladım bu diziye de. ama kısaca bana ağır geldi.. bu kadar saf, katışıksız dram beni gerçekten boğdu. çok çok etkilendim diziden. mesela başroldeki kız ellerini hareket ettiremiyor, sanki benim de ellerime bir şeyler oluyor falan.. hatta birkaç kez rüyama bile girdi bu kızcağız, rüyamda o spinocerebellar bilmem ne hastalığına yakalanıyordum falan! (ayy Allah korusun!) yalnız hastalığın adını da kısmen unutmamışım:) her neyse, işte kızın safha safha hastalığının ilerlemesi falan insanı çok sarsıyor, her dakika “iyiki sağlıklıyım” diye dua etmeye başlıyor insan:) hele başroldeki kadar iyi, güzel bir kızın o yaşta böylesine kötü bir hastalıkla boğuşması beni gerçekten sarstı. misada bile arada sırada eğlenceli sahneler, ufak komedi unsurları olurdu. bu dizi daha önce de belirttiğim gibi katışıksız bir trajedi.. ben 5 bölüm izleyebildim. “ben dayanıklıyım izlerim” diyenler izlemeli, ama sonra değişik bir ruh hali içerisine girerseniz korkmayın, sorun sizde değil:)

5) THE SNOW QUEEN

yahu ben Hyun Bin’i bu kadar seveceğimi bilseydim hiç bırakır mıydım bu diziyi aah ah.. yine bir final haftama denk gelmişti hatırladığım kadarıyla, sonra da erteledim durdum devamını izlemeyi.. her neyse, aslında bu diziyi sevmedim diyemem, zaten sadece 4 bölümünü izleyebilmiştim. bu dizide de “Karlar Kraliçesi” masalına atıfta bulunuluyordu, zaten Korelilerin Andersen masallarına olan düşkünlüğü malum:) dizinin ilk bölümü falan gayet güzeldi, karakterlerin hepsi henüz lisedeydi, başrol oyuncumuz Tae-woong -Hyun Bin- dehasıyla herkesin dikkatini çekiyordu. işin aslı daha fazla bir şey hatırlamıyorum:) daha sonra yine yıl atlanıyordu. dizinin hoşlanmadığım bir unsuru başroldeki çocuğun fazla çok fazla iyi olmasıydı. bence tuhaf, hatta bazen kötüleşebilen ana karakterler çok daha ilgi çekici oluyor.. dizide dikkatimi çeken bir bir diğer şey de bana Winter Sonata’yı anımsatmasıydı. şarkılarının tonu, yavaşlığı, sahne geçişleri falan birebir aynıydı. daha sonra yönetmenlerinin de aynı olduğunu öğrenip bu benzerliklerin sebebini anlamıştım:) kısaca bu diziyi de bırakıp tembelliğimden bir daha izlemedim. tamamlamayı düşünüyorum. sebebi de tabiki “HYUN BIN FOREVERR”:)

“Mary stayed out all night” en çok beklenen dizi^^

Jang Geun Suk bebeğimin yeni bir dizi çekeceğini duyduğum günden itibaren adeta günleri saydım denebilir. bunca zamandır hiçbir diziyi bu kadar beklememiştim. büyük bir Jang Geun Suk ve You are Beautiful hayranı olduğum için çok iyi bir haberdi bu benim için.. hele de uzun saçlı, tarz bir rockçı olacağını öğrendiğimde daha da heyecanlandım. eminim yine çok güzel bir dizi olacaktı bu da. ama.. partnerinin Moon GeunYoung olduğunu öğrendiğimde çok da sevindim denemez. bu kızdan pek hoşlanmıyorum, hatta en sevmediğim Koreli aktris denebilir kendisi için. bu antipatimin belirli bir sebebi yok. belki Cindrella Sister dizisinden dolayı soğumuş olabilirim kendisinden.. her neyse, olsun dedim Jang için izlenir, partneri farketmez benim için.. hele bir de ikinci adamın Kim Jae Wook olduğunu öğrendiğimde sevincim katlandı resmen. henüz Antique Bakery filmini yeni izlemiştim ve kendisine bayılmıştım. (şu an da Coffee Prince’ı izliyorum, kendisine hala bayılmaktayım:) ikisi bir arada harika olacak diyordum..

sonunda izledim diziyi.. izlemeyenler için konusundan kısaca bahsedeyim. bir üniversite öğrencisi olan Wi Mae Ri’yi -Moon GeunYoung- babası borçlarının ödenmesi karşılığında eski bir arkadaşının oğlu Byun Jung In -Kim Jae Wook- ile evlendirmek ister ve kağıt üzerinde evlendirir de. fakat tanımadığı biriyle evlenmek istemeyen  Mae Ri babasına bir kaza sonucu tanıştığı rockçı Kang Moo Kyul ile evlendiğini söyler ve sonuç olarak bu iki çocukla da bir süre evliymiş gibi yaşayarak aralarında bir seçim yapmak zorunda kalır..

konu her ne kadar klişe olsa da çok güzel işlenmiş. ben diziyi çok beğendim. Jang Geun Suk faktörü diziyi ne olursa olsun izlenebilir kılmış olsa da dizi de güzeldi gerçekten. dizideki hoşlanmadığım karakterler ise  Mae Ri ve Jung In oldu. bir türlü Mae Ri ve Moo Kyul’un sevgili olduğuna kendimi inandıramadım, ikisini yakıştıramadım hiçbir şekilde. Moo Kyul acayip yakışıklı, havalı, kızlar etrafında pervane falan.. Mae Ri ise silik, hiçbir çekiciliği olmayan adeta bir ortaokul öğrencisi.. 14 yaşından büyük göstermiyor. saçları bir felaket, benim saçlarım ancak banyodan çıkıp saçlarımı kuruttuğumda o hale gelebiliyor, bir kez olsun fön çekmedi saçına. artı kahküllerinin uzunluğundan yüzünü göremedim bir türlü. oysa Cindrella Sister’da kendisini çok beğenmiştim. hele ilk bölümlerdeki uzun saçlı halleri bir harikaydı. kısaca ikisi yanyana hiç ama hiç hoş bir görüntü ortaya koyamadılar. bu yüzden aşklarına da bir türlü inanamadım,  bunun bir dizi olduğu hiç aklımdan çıkamadı izlerken..

Jung In’e gelirsek, ne kadar büyük umutlarım vardı benim dizi başlamadan önce.. Antique Bakery’nin tatlı pastacısı Sun Woo’ma tekrar kavuşacaktım. öyle olmadı. feci bir karakterle karşıma çıktı kendisi. ilk bölümlerde acayip donuktu. hiçbir etkisi yoktu diziye. sonra esas kızdan hoşlanır gibi olsa da yine donukluğunu kaybedemedi ve o şekilde bitirdi diziyi. saçları da hiç hoş değildi, kendisi tam bir uzun saç insanı, saçlarını kestirince bütün havasını kaybetmiş.. malesef..

dizide ilgimi çekmiş olan karakterlerden biri de Mae Ri’nin babası oldu. ilk defa böyle bir Koreli ile karşılaştım. kendisi kesinlikle Türk olarak doğmalıymış, yanlış memlekette yaşıyor bence:) neden mi? ilk bölümde Moo Kyul’u görünce ” bu uzun saçlar da ne, kız mısın erkek misin” dediğinde gülme krizine girmiştim. adam Koreli erkeklerin kız güzelliğinde olmasına, kızlara benzer saçlarının olmasına falan alışamamış hala yazık:) bir bölümde de Moo Kyul’un annesinin kısa eteğine şöyle bir yorum yapmıştı: “şu giydiğin eteğe bak, boyun kadar oğlun var utanmıyor musun?” Kore’deki kadınları yaşlarının olmadığını, her yaşta istedikleri gibi giyinebildiklerini de bilmiyor sanki:) ve üstüne üstük bu adam Kore’deki nadir şişman erkekten birisi.. ee daha ne olsun?:)

dizinin en güzel yanı da bol şarkısının olması ve bu şarkıların çoğunu Jang’ın söylemesi:) başka bir şey istesem olacakmış yani.. bu çocuk her dizisinde filminde şarkıcı olsa, o kadife sesiyle şarkılar söylese heep:) özellikle “hello hello” ya bayıldım. bu şarkının dizinin son bölümlerinde ortaya çıkması ise yazık olmuş. main ost olacak kadar güzel.. yalnız ost konusunda çok ilginç bir şeyle karşılaştım dizide. dizinin “she is mine” adlı şarkısını ben 16 bölüm boyunca Jang söylüyor sandım ama “Sweet Sorrow” adlı bir grup söylüyormuş. özellikle şarkının nakarat kısmını söyleyen çocuğu çok merak ettim, inanılmaz bir şey, iki insanın sesi birbirine ancak bu kadar benzeyebilir.. şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz:

diziyi izledikten sonra bu şarkıyı başkasının söylemiş olduğunu öğrenince şoka girmiştim “hatta olamaz böyle bir şey yanlış yazıyor burada” demiştim:) -ki bahsettiğim yer de youtube:)- ama doğruymuş.. bu grubun birkaç şarkısını daha dinlemeliyim sanırım, ancak öyle ikna olacağım..

yukarıda görmekte olduğunuz kısım ise kesinlikle dizinin en komik sahnesi.. burada Mae Ri ve Moo Kyul zorunlu kelepçeleniyorlar ve Moo Kyul aynı gün bir barda iş bulabilmek için sahnede şarkı söylemek zorunda kalıyor. Mae Ri de bar sahibinin tuhaf bakışları karşısında Moo Kyul’un yanında dansetmek zorunda kalıyor, ama ne dans:) feci komikti kısacası.. kısa süreliğine ısındım kendisine bu sahneden sonra:)

şu gülüşe bakın ya, bir insan ancak bu kadar güzel gülebilir.. her neyse nerde kalmıştım, 14. bölümde Moo Kyul’un sahnede “hello hello”yu canlı olarak söylemesi de bir harikaydı. sanki sahnlerde şarkı söylemek için yaratılmış, bir insana şarkı söylemek bu kadar mı yakışır Allahımmm! hareketleri, kıyafetleri falan yıkılıyordu adeta, 10 numaraydı her zamanki gibi.. işte o performans:

bu diziyi 15. bölüme kadar büyük bir keyifle izledim. çünkü diğer dizilerdeki gibi çok fazla entrika yoktu, tam bir romantik komediydi, aşk dizisiydi kısacası. yanlız 15. bölümde tuhaf bir biçimde ikili ayrıldı ve sebepsiz yere karşı karşıya gelip konuşamadılar bile koca bölüm boyunca. hain senarist Jang’ın gülümseyeceği tek bir sahne bile yazmamış, çocuk adeta beton gibiydi. ama bu süreç yalnızca bir bölüm sürdü çok şükür, son bölümde yine yüzü gülebildi çocukcağızın:)

dizinin finaline gelirsek, sonunu çok fazla beğendiğim söylenemez aslında. en azından evlilikle bitmesini umardım. bu sonuçta bir dizi ve kendisini tamamlayıcı bir sonla bitmesi gerekliydi bence. yıl atladıktan sonra da hala sevgili olmaları ve Mae Ri’nin o yıllar zarfında defalarca ayrılıp barıştıklarını söylemesi olmadı bence. ancak dizilerde var olan böylesine imkansız, masalsı aşklara masalsı sonlar yakışır bence..

bu resmi de koyamadan edemedim. burada Moo Kyul Mae Ri’nin henüz yarısını örebilmiş olduğu eldivenleri takmış kızcağızı düşünmeye başlıyor ilk defa.. neyse, son olarak ben bu diziyi çok beğendim diyebilirim. sorunsuz, entrikasız rahat bir dizi izlemek isteyenler kaçırmamalı. bana da artık Jang’ın bir sonraki dizisini beklemek kaldı. o da ancak seneye dizi çeker sanırım, kendisi oldukça yavaş bu konuda.. neyse, sırada “You are My Pet” var. umarım o filmde de saçını kestirmez. bu kıvır kıvır saçlarını orada da görmek istiyorum ben!

%d blogcu bunu beğendi: