Blog Arşivleri

Haremimin Gözdeleri^^

An itibariyle tatlı cadı Oh Yoon Joo tarafından mimlenmiş bulunmaktayım 🙂 Hem de bayıldığımız bir konuda! Konumuz haremimizdeki oppalar.. Haremimizin kapılarını sonuna kadar açıp halka arz edeceğiz yani, ama.. 10 kişi kontenjanı var maalesef 😦 Bu kural iyi olmuş aslında, yoksa bu yazı sabaha kadar bitmezdi aman aman 🙂 Hazırsanız başlıyoruz!

1- Jang Geun Suk

Bence bu çocukta kesinlikle şeytan tüyü var, yoksa o şekilden şekile soktuğu saçlarıyla, insanı deli edecek kadar feminen kıyafetleriyle bu kadar hayran olunmak akıl kârı değil 🙂 Ama gerçek bu napalım, bir dizide ya da filmde sadece yoldan geçmesi bile konusuna bakmadan o filmi izlemem için yeterli.. Öyle bir fıstık işte Jang Geun Suk 🙂

Kuzuyla ilk Do Re Mi Fa Sol La Si Do‘da tanıştım ve pek de ilgimi çekmedi. Sonra Baby and Me‘de “Hımm iyi çocukmuş!” dedim. Ama You are Beautiful‘da kalbimi tamamen çalmayı başardı. Çünkü ne kadar yetenekli olduğunu da göstermiş oldu. “Bebek yüzlüyüm ama gıcık ukala birini de hakkıyla canlandırırım” dedi hepimize..

O zaman son olarak Fighting Asia Prince diyorum kendisine 🙂

2- Lee Min Hoo

Eminim her Kore severin ilk üçüne oynuyordur Lee Min Hoo, hatta çoğumuzu Kore sever yapan şahsiyettir kendisi.. Ama ne yapalım, insan hem yakışıklı, hem yetenekli, hem uzun, hem de kaslı olursa olacağı bu işte 🙂

Herkes gibi ben de Lee Min Ho ile Boys Over Flowers‘ta tanıştım ve bayıldım bittim.. O kıvırcık salata halleriyle bile insanı mest etmeyi başardı kuzu. Sonra Personal Taste‘de asıl afet olabilme potansiyelini ortaya koydu. O dizideki hallerini hala unutamıyorum 🙂 Ve son olarak City Hunter‘da da yeteneğini konuşturdu, saçları her ne kadar hallyu olduğu için beni dellendirse de ona her şey yakışır diyor ödülünü takdim ediyorum 🙂

3- Jung Yong Hwa

Bu çocuğu ne kadar sevdiğimi hikayemi okuyanlar bilir, onun olduğu kısımları yazarken ipin ucunu kaçırıp kendi hissetiklerimi falan yazmaya başlıyorum çünkü 🙂 Yong Hwa benim için her zaman mükemmel erkek olarak kalacak sanırım 🙂

You are Beautiful‘daki Kang Shin Woo karakterini herkes benim gibi çok sevmiştir eminim, sevilmemesi imkansız derecede nazik, iyi, yardımsever birini oynamıştı çünkü kendisi.. Orada tüm hayranlığı üzerine çekmeyi başardı.. Sonra Heartstrings‘te o etkiyi bırakamadı maalesef, donuk, sıradan bir karakterdi Lee Shin. Yine de Shin Woo’nun ve güzel sesinin hatrına haremimin gözdesisin Yong Hwa-ssi 🙂

4- Lee Hong Gi

Sıra geldi benim kadife sesli kuzumaa.. Başım ağrıdığında ağrı kesicim olduğu için, üzgün olduğumda sesiyle huzur bulduğum için, şarkılarını söylemekle yetinmeyip yaşadığı, dinleyenlerine de yaşattığı için seviyorum onu.. Sesine ve şarkıcılığına aşığım aslında.. Yoksa oppa olmak için çok fazla bir özelliğe sahip değil kendisi. Uzun değil, kaslı değil, dans etmiyor, soyunmuyor vs.. Ama insanın onu sevmesi için bir kez canlı performansını dinlemesi yeterli. Anlatmakla olmaz dinleyin diyorum sadece..

5- Lee Dong Wook

Daha dün Scent of a Woman‘ı izlediğim için pek de objektif şeyler yazamayacağım şu an sanırım 🙂 Romantik, nazik, düşünceli oppa karakteri ancak bu kadar güzel yerine getirilebilir.. My Girl benim ilk romantik komedi dizimdi, orada kendisini ne kadar sevdiğimi söylememe gerek bile yok.. Ama SOAW’da ayrı bir havası vardı, başka yönlerden vurdu beni yani.. Ayrıca askerlik yaramış kuzuya, duş sahnesi mi böyle düşünmeme neden oldu bilmiyorum ama askerlik sonrası  daha bir hoş olmuş sanki 🙂

6- Bae Yong Joon

Ahh gece yarısı saati kurup yarı uykulu gözlerle izlediğim tek insandır kendisi. Winter Sonata’nın tatlı Min Hyung’u, o günlerde taktığım lakabıyla Koreli Kıvanç’ım benim 🙂 Yerin ayrıdır, dolmaz da.. Ama neden dizi çekmiyorsun diye çemkirmek istiyorum sana!! Dream High’ın 4 bölümünde oynadın sonra yine ortadan kayboldun! Bence en acilinden uzuuun ve güzel bir diziyle dönüş yapman lazım.. İnsanlar ajusshi görsün yau 🙂

7- Kim Hyun Joong

Şu an çoğu kişi “Neden amaa?” der gözlerle bakıyor yazıya biliyorum ama ne yapayım elimde değil 😦 Çocuk gerçekten çook tatlı yaa, biraz çabalasa iyi bir oyuncu olma potansiyeli de var onda biliyorum. BOF’taki rolü zaten soğuk nevale anormal çocuk rolüydü, Playful Kiss’te de aynı saçma sapan bir karaktere büründü. Şöyle güzel bir romantik komedide durumu kurtaracağına inanıyorum ben.. Zaten pek bir sesi yok müzik piyasasında fazla dayanamaz. Umarım güzel bir diziyle sahalara döner de kaybettiği karizmasını kurtarır. Bu boya, posa, kasa yazık ama değil mi 🙂

8- Lee Seung Gi

Çoğu kişi My Girlfriend is a Gumiho‘da da sevmiştir kendisini ama benim için her zaman şımarık Hwan olarak kalacak bu kuzu. Oradaki karakterini o kadar sevmiştim ki hala adı geçtiğinde hemen oradaki halleri geliyor aklıma. Bir insanın yavaş yavaş nasıl dönüşebileceğini gösteren en güzel örneklerden biriydi kendisi.. O soğuk nevale kız için yaptıkları, gözyaşları falan ayy..

Bir de yanaklı bu çocuk yaa 🙂 Daha ilk gördüğümde “Ayy tombiş yanaklı buu!!” demiştim, hala geyiği dönüyor onu her gördüğümüzde 🙂 Tatlı, şirin oppa kategorisinde ilk sıralarda Lee Seung Gi 🙂

9- Kwon Sang Woo

Ahh ah evli mutlu çocuklu olsa da oppa kategorisinden asla çıkamayan güzel insan Kwon Sang Woo.. Gamzeleri yeter dedirtiyor insana her gördüğünde.. Hem yakışıklı hem yetenekli üstüne üstük.. Dizileri kadar filmleri de çok başarılı.. Üstelik de başkaları gibi tembellik yapmıyor, tüm dizilerini izleyemedim ben mesela, iyi çalışmış valla 🙂 Onca filmini dizisini izledim ama benim o  için hala Stairway To Heaven‘ın Song Joo oppası.. Hep de öyle kalacak sanırım 🙂

10- So Ji Sub

Ahh Misa’mın Moo Hyuk ajusshisi, karakteriyle beni günlerce ağlatmayı başaran, oyunculuk konusunda sınır tanımayan, öyle ki karakterini oynamayan yaşayan ajusshim So Ji Sub.. Şu yazımda So Ji’nin üzerimdeki etkilerinden bahsetmiştim zaten başka bir şey söylememe yok bence.. Yalnızz.. Hep üzülen, acı çeken, fedakar ajusshi olması beni biraz isyan ettirdi. Yazık değil mi kuzuya yaa, bir kere de kötü adam olsun mesela, kendini beğenmiş topstar olsun! Iyy kendi söylediğime kendim inanamadım olmaz yaa ben onu böyle seviyorum, nasıl Takeshi hep romantik olmalı o da öyle işte.. Ji Sub-ssi aynen yola devam, fighting!!

Sıra geldi mimin paslanmasına..  The mim goes tooo Secret and Sevgili Günlük şak şak şak!!! Kolay gelsin bacılar, harem kuran elleriniz dert görmesin 🙂

 

 

Reklamlar

Only You: Sadece Sen Mi Be Ajusshi??

Selamlarr^^ Evet sonunda “Only You”yu izledim ben de 🙂 Bu sene beklediğim iki film vardı zaten. Biri “You are My Pet”, diğeri de “Only You”.. Malum Jang Geun Suk ve So Ji Sub kuzuları başrollerde, e izlemeyip de ne yapacağız şimdi 🙂

Önce filmin konusundan bahsedeyim sonra yorumlara geçerim.. Chul Min yani uri Ji Sub eski bir boksördür. Şimdilerde bir otoparkta bekçilik yapmaktadır. İnsanlarla fazla bir iletişim kurmamakta, karanlık geçmişine takılı kaldığı için kendi halinde yaşamaktadır.. Jung Hwa (Han Hyo Joo) ise Chul Min’in tam tersine hayat dolu, neşeli bir kızcağızdır. Fakat kendisi 4 yıl önce geçirdiği bir trafik kazası yüzünden kör olmuştur. Bu ikili tanışacak ve bir anda hayatlarının tüm seyri değişecektir..

Son olarak filmi şu linkten indirdim. Herkese iyi seyirler 🙂

!!!SPOILER!!!

Öncelikle yazımın başlığımı açıklayayım..” Sadece sen mi be ajusshi” şeklindeki serzenişim hem Ji Sub’a hem de ona hep böyle roller yazan senaristlere.. Yau bu adamcağız hep sevdiği kız için fedakarlık yapan, acı çeken, ağlayan ajusshi olmak zorunda?? Tamam romantik erkek rollerini hakkıyla yerine getiriyor orası ayrı ama hep ona hüsran hep ona hasret aaa!!! Neyse daha fazla sinirlenmeden konuyu değiştireyim ben.. Ama bu mesele kapanmayacak 🙂

Filmin ilk yarısı çok tatlıydı. İkilinin dizi izledikleri sahneler, sonra Chul Min’in o sonsuza uzanan merdivenler boyunca kızı sırtında taşıması!! Burası gerçekten filmin en tatlı kısmıydı herhalde.. Adam boşuna kas yapmamış ama yaa onların hakkını verdi bu sahne ile 🙂 Hele kızın o şerefsiz patronunu patakladığı sahne yok mu uuu eridim bittim yaa!! O ne güzel bir sevgi, ne güzel bir sahiplenişti öyle.. Sonra ikilinin sevgili oldukları, aynı evde yaşadıkları kısımları falan suratımda kocaman bi gülümseme ile izledim.. Çocuk masaların sivri yerlerini zımparaladı, kapı eşiklerini çıkarttı kız için, böyle bir erkek var olabilir mi yaa?? Bu düşünceli tatlı halleri bana Moo Hyuk’u hatırlattı elimde olmadan.. O da yetimdi, o da hayatının bir döneminde kötü şeyler yapmak zorunda kalmıştı, o da hayattan soyutlamıştı kendisini falan filan.. Her şeye rağmen ikili ne güzel bir aşk yaşıyorlardı, taa ki Jung Hwa ameliyat olana kadar..

Zaten film boyunca “Aman bu çocuklar ayrılacak, aman kesin çocuğa şurada bir şey olacak” stresini yaşıyorken Chul Min’in Tayvan’a gönderilmesiyle endişelerimin haklı olduğu ortaya çıktı.. Henüz birkaç Kore filmi izlemiş olan ablam “Bu film Türk filmleri gibi yaa çocuk ölecek sonunda görürsün” deyip durdu bir de yanımda:/ Halimi düşünün 🙂

Chul Min ile o lanet boksörün dövüştükleri sahnenin tek bir karesine bile bakamadım.. Old Boy’daki diş sökme sahnelerini bile izleyen ben Ji Sub’un yerden yere vurulduğu sahneleri izleyemedim 😦 Bir de yönetmenin sağ gösterip sol vurmasına ne demeli? Çocuk hakkıyla kazandı maçı işte, kavuştursana artık kuzuları? Yok yani dram hat safhaya ulaşsın, biz ağlayalım istiyor adamlar anladım ben.. Filmin sonu gerçekten hayal kırıklığına uğrattı beni..

Bir kez daha fark ettiğim bir şeyi de yazmadan geçmeyeyim, Han Hyo Joo ne güzel bir kadındır öyle yaa, bu filmde hele nasıl doğaldı, hep gülümsüyordu bir de.. Kadın on numara gerçekten.. Gelelim şu evlilik meselesine.. Şu an yazımı okuyanlar editlenmiş halini okuyorlar bildireyim şimdiden 🙂 Ben Jung Hwa “evliyim” dediğinde gerçekten evlenmiş olabileceğini düşünmüştüm çünkü o iş arkadaşıyla evli bir çift imajı vermişlerdi bana. Ama daha sonra Makino’dan öğrendiğim kadarıyla kız evli değilmiş, sadece “kalbim dolu” anlamında söylemiş o sözü. Böylesi çok güzel oldu, diğer türlü çok buruk bir son olacaktı benim için.. Aklımdaki tüm soru işaretleri yok oldu 🙂 (Yalnız filmin sonunda Chul Min dilsiz mi kaldı? Ben buna inanmak istemiyorum ki TT 😦 En son bi saranghae dedi ama muhtemelen içinden söylemişti onu da..)

Vee So Ji’nin dövüş sahnelerinden bahsetmeden de gitmeyeyim.. Çocuk deli kas yapmış yaa, öyle böyle değil.. Bütün dövmelerini ayrı ayrı inceleyebilirsiniz, bu film bi fırsat gençler 🙂 Hele de Tayvan’daki dövüş sahnesinde benim gibi gözlerinizi kapatmazsanız 🙂 Film arşivde dursun kısaca döndürüp döndürüp izlenir o antrenmanlar falan 🙂

Sonuç olarak acil So Ji Sub’un romantik komedi tarzında bir dizisini ya da filmini izlemeliyim yoksa bu filmin etkisinden kurtulamayacağım sanırım 🙂 Yazımı bitirmeden filmin posterlerinden fragmanlarına, basın toplantılarından film festivallerine kadar her şekilde güzel yazılarıyla bizi bilgilendiren, güldüren, düşündüren Makinosev‘e buradan teşekkür etmek istiyorum.. Sağ ol var ol 🙂 Herkese iyi günler diliyorum.. Çalgaaa^^

 

Lütfen şimdi ağlama.. Benim için kan ağlayacaksın daha..

bugüne kadar sayısız dizi film izledim, ama arkamı dönüp baktığımda hala kalbimi sızlatabilecek tek öykünün Mianhada Saranghanda olduğunu görüyorum.. yılar geçse de hala Moo Hyuk’un ne kadar yalnız olduğunu düşündüğümde kendi yalnızlığımın anlamsızlığını düşünüp “aman bee” diyebiliyorum.. hala onun sevgisi, hoşgörüsü aklıma geldiğinde kendi tahammülsüzlüğümden utanıyorum.. hala hala.. Misa hala beni ilk izlediğim gün gibi etkilemeyi başarıyor..

Misa’nın meşhur ramen sahnesini bilirsiniz.. işte o an kelimelerin kifayetsiz kaldığı, ellerin titrediği, gözyaşlarının tutulamadığı andır izleyenler için.. uzun süre her ramen gördüğümde gözlerimin dolmasına sebep olmuştur o sahne.. bir yerde okumuştum, o sahnenin çekileceği gün So Ji Sub sete geç gelmiş sanırım, çekime çok az bir süre kalmış. o da hemen eline senaryoyu alıp hızlı hızlı okumaya başlamış. daha senaryoyu okurken ağlamaya başlamış, rolüne hazırlanmak için değil ha, elinde olmadan.. dakikalarca gözyaşlarını tutamamış.. işte böyle bir samimiyet vardı Misa’da.. So Ji Sub rol yapmadı, yaşadı, Moo Hyuk oldu.. bu yüzden bu dizi hiç eskimiyor..  işin sırrı burada saklı..

bu diziyi izlemeyenler dakika kaybetmemeli diyorum tekrar.. daha dizi çekilmeden karakteri için ağlayan bir aktör var burada çünkü.. onun yalnızlığını, sevgiye olan açlığını gören herkes kendinden de bir şeyler bulacaktır emin olun..

son olarak Hong Gi söylesin biz dinleyelim diyorum.. bu diziye de ancak bu kadar güzel bir şarkı yakışırdı zaten..

bir ara izlemiştim bu dizileri^^

Kore dizileri -Japon dizileri de dahil- iyiler hoşlar ama bazıları gerçekten bir yerden sonra gitmiyor, bırakılmak zorunda kalıyorlar.. bense ilk dizi izlediğim dönemlerde “yarıda bırakamama” gibi kötü bir huya sahipken, artık çatt diye bırakıyorum sıkılınca:) tabi kimi diziler de vize final haftalarına denk gelince yarıda kalıp sonra da unutuluveriyorlar malesef. işte bahsettiğim bu diziler:

1) AUTUMN TALE

ilk defa yarıda bıraktığım dizidir kendileri. bu diziye forumlarda bloglarda çok fazla tavsiye edildiği için başlamıştım. canım acayip bir biçimde dram izlemek istiyordu, herkes “çok ağladım, mahvoldum” deyince atladım bende. bir de “endless love” serisinden olduğunu öğrenince kaçırmayayım dedim. ama malesef çok klişe bir diziyle karşı karşıya geldim. zaten dizi 2000 yılına ait olduğu için kıyafetler, kadın oyuncuların makyajları falan aşırı demode. erkek oyuncuların da aynı şekilde kıyafetleri tarzları falan hiç çekici değil. her neyse ben bunları dikkate almadan izledim diziyi 6 bölüm boyunca. ama konu ve gidişat aşırı yavaş geldi bana. olaylar çok ağır ilerliyordu ve beni şaşırtacak hiç bir şeye rastlayamadım bu olayların içerisinde. kız klasik iyi ve her daim ağlayan kız, çocuk iyi çocuk, ikinci adam, ikinci kötü kız falan.. daha sonraki bölümlerde kızın kanser olacağını da öğrenince daha fazla izleyemedim, çünkü bu kanser içerikli diziler konusunda tez yazacak kadar çok dizi film izledim, bence bu kadarı yeterli..

“geri kalan 10 bölümde diziye belki heyecan hareket falan geliyordur, izlese miydim” diye düşünsem de hala öyle bir niyetim yok malesef:)

2)CAIN AND ABEL

bu diziye de So Ji Sub nedeniyle başlayıp 4. bölümden sonra bırakmış ve bir daha da başlamamıştım. sanırım vizelerim başlamıştı ve” sonra devam ederim” fikri vardı aklımda, ama olmadı. içimden gelmedi.. nedeni ise ilk bölümlerden dizinin beni kendine çekememesi oldu. özellikle ilk bir iki bölümde kullanılan tıbbi terimlerin bolluğu, sahnelerin sürekli ameliyathanelerde geçmesi falan beni biraz sıkmıştı. ama diğer blogger arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla sanırım en heyecanlı yerde bırakmışım diziyi -küçük kardeş Lee Cho In -So Ji Sub- çölde yaralanmıştı, hafızasını kaybetmişti bıraktığım yerde-. bu diziyi tamamlamadığıma pişmanım denebilir, bir ara yeniden izlemeyi düşünüyorum.. bu arada söylemeden geçmeyeyim, dizinin müzikleri bir harikaydı, özellikle şu şarkısını çok beğenmiştim:

3) CINDERELLA SISTER

bu dizi de benim ilginç Kore dizisi deneyimlerimden birisidir. geçen yaz başlamıştım bu diziye, başlama sebebim ise tamamen ratinglerinin yüksek olmasıydı. ilk beş bölümü gerçekten bir harikaydı..  zaten masal adaptasyonlarını çok severim, bu dizide de Cinderella masalına bambaşka bir açıdan bakmamız sağlanıyor. Cinderella’nın üvey kardeşi neden kötüydü, o daha önceden neler yaşamıştı, Cinderella ve babası ile tanışmadan önce nasıl bir hayatı vardı? bu gibi bugüne kadar masalı okuyup ta hiç aklımıza gelmemiş olan sorular cevaplandırılıyordu Cinderella Sister’da. üvey kardeş evet kötüydü, aksiydi ama bunlarun hepsinin bir sebebi vardı, hayat onu bu hale getirmişti. diziyi güzelleştiren diğer faktörlerden biri ise başrol oyuncumuz Hong Ki Hoon -Cheon Jeong Myeong- idi.

bu çocuğa “Hansel and Gretel” filminde zaten bayılmıştım, o şaşkın ifadesi, sempatikliği insanı kendine hayran bırakıyordu. bu dizide de aynı tatlılıkla ve masumlulukla karşıma çıktı kendisi. Cinderella’nın üvey kardeşi nam-ı diğer Eun Jo -Moon Geun Young- ne kadar aksi ve suratsızsa bu çocuk da o kadar tatlı ve güleryüzlüydü.. hele İspanyolca bilmediği halde kıza İspanyolca öğretmek zorunda kaldığı sahneler bir harikaydı. çocukcağız ilk ders hazırlığı olarak o kadar çalışıp İspanyolca alfabeyi ezberliyor, Eun Jo ise ders başlangıcında ne dese beğenirsiniz: “ben alfabeyi ezberledim, sonraki konuya geçelim”:) çocuk kalakalıyor tabi.. ve kendisi şaşkınlık mimiklerinin en çok yakıştığı oyunculardan birisi..

diziyi güzelleştiren faktörler demiştim, Ki Hoon’a daldım gittim:) diğer faktör ise tabiki yakışıklı, kaslı, kısaca taş gibi çocuk lakabını hakeden güzel insan Taecyeon..

her diziye böyle bir yakışıklı koyuyorlar, insan bırakamıyor sonra diziyi ya hayret bir şey:) neyse, kendisi burada küçükken Eun Jo’nun ablalık ettiği bir çocuk olan ve  çocukluktan beri Eun Jo’yu seven, Han Jeong Woo karakterini canlandırıyor. dizi içerisinde çok acayip, değişik bir role sahip diyemem ama çekiciliğiyle insanı kendine hayran bırakıyor, insan onun çıktığı sahnelerde çat diye kalakalıyor resmen:)

tamam erkek oyuncularımız iyi hoş ama başrol kızımızın da hakkını yemeyelim şimdi. Moon Geun Young’u her ne kadar sevmesem de bu dizideki, özellikle dizinin başlarındaki oyunculuğu tartışılmaz harikaydı. soğuk ve kötü kızı çok başarılı bir biçimde yansıtabilmişti kendisi. ayrıca upuzun, siyah saçları da kendisine çok yakışmıştı. daha sonraki dizisi “mary stayed out all night”daki paçoz halini görünce bu güzel hallerini anımsar olmuştum.. kısaca tebrikler diyorum kendisine de:)

uff amma anlatmışım diziyi.. peki ben bu diziyi böylesine sevmişken neden yarım bıraktım? aslında tam anlamıyla yarım bıraktım da sayılmaz, 12 bölümünü -artı merak edip son bölümünü- izlemişliğim var.. her neyse, şöyle izah edeyim, en başta da belirttiğim gibi bu dizinin ilk beş bölümü gerçekten bir harika. ama daha sonra dizide yıl atlanıyor ve tüm dizi tamamen değişiyor. o heyecan, romantizm, insanı hem gülümseten hem duygulandıran sahneler bir anda yok oluveriyor. ilk beş bölümünün hatrına 12 bölüm izlemiş olsam da gerçekten çok sıkıldığımı itiraf etmeliyim. bu şekilde bir dizinin seyrinin aniden değişmesi olayını Boys Over Flowers’un 13. bölümünden itibaren yaşamıştım.. ama bu dizinin değişimi daha keskin oldu.  daha sonra dizinin çekimleri sırasında yönetmeninin değişmiş olduğunu öğrendim. dizideki değişimin de bu sebepten kaynaklandığını düşünüyorum ben.

son olarak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. görmüş olduğunuz gibi dizinin afişi bir harika. yanlız dizide afişte görülen sahnelerin hiçbiri yok. bu beni çok şaşırrttı, “herhalde yarım diziyi  bıraktım, o yüzden göremedim bu sahneleri” dedim. ama daha sonra öğrendim ki, dizinin yönetmeni değişince afişteki çekilmiş sahneler diziden çıkarılmış. çok yazık olmuş bence.. afişten anladığım kadarıyla Eun Jo Ki Hoon’un peşinden Seul’e falan gitmiş. çok heyecanlı harika bölümler ortaya çıkabilirdi..

yukarıda görülen sahne de diziye konmayan sahnelerden. burada da tahmin ettiğim kadarıyla Ki Hoon Seul’de, dizinin cinderellası Hyo Sun’u -Seo Woo- ziyaret etmiş..


bu sahne de aynı şekilde çıkarılanlardan.. burada da Eun Jo’nun Seul’e Ki Hoon’un yanına geldiğini düşünmekteyim. doğru mu düşünüyorum bilmiyorum tabi:)

sonuç olarak bu dizi hem çok sevdiğim hem de sevmediğim diziler kategorisine girerek beni şaşırtmayı başardı:)

4) A LITRE OF TEARS

pek fazla Japon dizisi izlediğim söylenemez aslında. Hana Yori Dango serisiyle epey ısınmıştım bu minik sempatik insanlara da:) daha sonra Hana Kimi falan derken takipçileri olmaya başladım. bu diziye de yine blogger arkadaşlarımın tavsiyeleriyle başladım. dramatik dizileri seviyorum, hele ki misadan sonra her yerde güzel dram arayışı içerisindeyim denebilir.. bu şekilde başladım bu diziye de. ama kısaca bana ağır geldi.. bu kadar saf, katışıksız dram beni gerçekten boğdu. çok çok etkilendim diziden. mesela başroldeki kız ellerini hareket ettiremiyor, sanki benim de ellerime bir şeyler oluyor falan.. hatta birkaç kez rüyama bile girdi bu kızcağız, rüyamda o spinocerebellar bilmem ne hastalığına yakalanıyordum falan! (ayy Allah korusun!) yalnız hastalığın adını da kısmen unutmamışım:) her neyse, işte kızın safha safha hastalığının ilerlemesi falan insanı çok sarsıyor, her dakika “iyiki sağlıklıyım” diye dua etmeye başlıyor insan:) hele başroldeki kadar iyi, güzel bir kızın o yaşta böylesine kötü bir hastalıkla boğuşması beni gerçekten sarstı. misada bile arada sırada eğlenceli sahneler, ufak komedi unsurları olurdu. bu dizi daha önce de belirttiğim gibi katışıksız bir trajedi.. ben 5 bölüm izleyebildim. “ben dayanıklıyım izlerim” diyenler izlemeli, ama sonra değişik bir ruh hali içerisine girerseniz korkmayın, sorun sizde değil:)

5) THE SNOW QUEEN

yahu ben Hyun Bin’i bu kadar seveceğimi bilseydim hiç bırakır mıydım bu diziyi aah ah.. yine bir final haftama denk gelmişti hatırladığım kadarıyla, sonra da erteledim durdum devamını izlemeyi.. her neyse, aslında bu diziyi sevmedim diyemem, zaten sadece 4 bölümünü izleyebilmiştim. bu dizide de “Karlar Kraliçesi” masalına atıfta bulunuluyordu, zaten Korelilerin Andersen masallarına olan düşkünlüğü malum:) dizinin ilk bölümü falan gayet güzeldi, karakterlerin hepsi henüz lisedeydi, başrol oyuncumuz Tae-woong -Hyun Bin- dehasıyla herkesin dikkatini çekiyordu. işin aslı daha fazla bir şey hatırlamıyorum:) daha sonra yine yıl atlanıyordu. dizinin hoşlanmadığım bir unsuru başroldeki çocuğun fazla çok fazla iyi olmasıydı. bence tuhaf, hatta bazen kötüleşebilen ana karakterler çok daha ilgi çekici oluyor.. dizide dikkatimi çeken bir bir diğer şey de bana Winter Sonata’yı anımsatmasıydı. şarkılarının tonu, yavaşlığı, sahne geçişleri falan birebir aynıydı. daha sonra yönetmenlerinin de aynı olduğunu öğrenip bu benzerliklerin sebebini anlamıştım:) kısaca bu diziyi de bırakıp tembelliğimden bir daha izlemedim. tamamlamayı düşünüyorum. sebebi de tabiki “HYUN BIN FOREVERR”:)

%d blogcu bunu beğendi: